| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bilgi Deposu

Jeu de Paume Andı nedir?

 

“JEU DE PAUME” ANDI

Jeu de Paume kelime anlamı olarak reketle veya labutla oynanan bir top oyunu anlamına gelir.

Kralın meclisi kapatma kararından sonra “Millet Meclisi” üyeleri 20 Haziranda Jeu de paume” salonunda toplandılar. “Hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmamaya, Anayasayı tamamlayıncaya kadar her nerede olursa olsun toplanmaya bir teki dışında and içtiler.

And içme töreninden önce Meclis üyelerinden Manuier, Meclis kürsüsünden halkları çiğnenen ve onuru yaralanan milletin temsilcileri, kralı meşum kararları almaya iten entrikaların farkındadır.” diyordu.

Sieyes’in Tiers Etat’ın millet demek olduğunu iddia eden düşünceleri, artık Tiers Etat üyeleri tarafından da benimsenmişti. Bundan böyle vekiller bir bölge adına değil, Millet adına konuşacaklardı.

Etats Generauxların 17 Haziranda ortadan kalkması ve milletin temsilcileri haline gelmesi, kralın egemenliğinin tanınmaması demektir.

Meclis, kralın vergi toplamak için Etats Generauxlara danışmakla yetinmesi geleneğini bozmuş, vergi toplama yetkisini tamamen kendine almıştır. Böylece danışma organı olmaktan çıkıp, yasama organı haline gelmiştir.

Vekiller, bir anayasa yapmadan, vergi namına beş para vermemek için seçmenlerinden vekalet almış olduklarına inanıyorlardı.

Milleti temsil ettiğini iddia eden meclisin direnmesi karşısında kral, 27 Haziran da öbür sınıflara da Millet Meclisi’ne katılmalarını emretti. Bu zorunlu bir tavizden başka bir şey değildi. Kral bir yandan boyun eğmiş gibi görünüyor, diğer yandan millet meclisini ve üyelerini yok etmek için sınırdan asker getirmeye çalışıyordu. Diğer yandan meclis içinde otuz kişilik bir Anayasa komisyonu çalışmalara başlamıştır.

Hazırlanan programa göre;

Bir hukuk beyannamesi ilan edilecek;

Krallığın temel kanununu teşkil eden esasların açıklanması yoluyla Milletin ve Kralın hukukuna açıklık kazandıracaktır.

Bu çalışmalar sırasında krallın askerleri Meclisi kuşatmıştı. Kral, meclisin askerlerin uzaklaştırılması isteğini red etmiştir.

Artık savaş başlamıştır. Bir yandan imtiyazlara dayanan kral, diğer yanda milleti temsil eden meclis vardı.

Anayasayı hazırlayacak olan meclis, 9 temmuz 1789’da “Kurucu Millet Meclisi” adını aldı. Kendilerini milletin temsilcileri ilan edenler. Yasama gücünü ele geçirmekle birlikte iktidarı kralla paylaşmaktan vazgeçmiş değillerdi. Bu dönemlerde halk arasında cumhuriyetçi fikirler henüz yaygınlaşmamıştı. Hatta başlarda böyle bir fikir yok gibiydi. Şimdilik amaç, anayasalı bir monarşiyi gerçekleştirmek, yasama gücünü kralın elinden almaktı.

Burada önemli olan, yasama gücünün kralın elinden alındıktan sonra kimin tarafından kullanılacağı idi. Bu gücü kullanacak hazır bir organ vardı. Bu organ ise “Kurucu Millet Meclisi” adını alan Tiers Etat’tı.

Üçüncü sınıf yada halk sınıfı dediğimiz Tiers Etat’ın içinde, burjuvalar arasında muhafazakar bir grup vardı. Bunlar kendilerine katılan fakir rahip temsilcileri ve asillerin liberal koluyla birlikte uzlaşmaya taraftar bir kanat meydana getiriyordu. Burjuvazinin dışında kalan yoksul halk çoğunluğunun iktisadi bunalımın etkisiyle kıpırdanmaya başlaması üzerine, Haziran sonlarında bu kanat daha da güçlendi. Bu kanadı Monuier temsil ediyordu.

Bütün uzlaşma isteklerinin yanında, feodal düzenden arta kalan, toplumun gelişmesini önleyen, üretim ilişkileri dikiliyordu. İhtilalci burjuvazinin ve ezilen halkların birleştiği nokta, bu feodal düzenin artık son bulması gerektiği idi. Oysa başka birçok tavizler vermeye yanaşan asiller, feodal hakların kaldırılmasına karşıydılar.

İktisadi bunalımın etkisiyle 28 Nisanda itibaren yer yer ayaklanan halk, bazı işyerlerini, tahıl depolarını ve konvoyları talan etmeye başladı. Diğer taraftan Krallın Kurucu Millet meclisine üyelerine karşı zor kullanmaya yeltenmesi, Paris çevresine çoğu yabancılardan oluşan yirmi bin kişilik bir birliğin yerleştirilmesi bardağı taşıran son damla olmuştur.

Fransız ihtilalini hazırlayan Nedenler - Fransız İhtilali nedir

 

FRANSIZ İHTİLALİ NEDİR?

Fransız ihtilali kısa 1789’da güçlenen Burjuvazi’nin Soylulara ve krallık yönetimine başkaldırarak yönetimi ele geçirmesi ve kapitalist burjuva toplumu kurmasıdır. Bu ihtilal klasik burjuva ihtilalinin klasik bir modelidir.

Fransız ihtilalinin amacı, orta çağ kalıntısı toplumsal kurumları ortadan kaldırmaktır. Orta çağ kalıntılarını toplumdan silen devrin, çeşitli dönemlerinden sonra Fransa’da liberal bir demokrasinin kurumasına yol açmıştır.

İHTİLALİ HAZIRLAYAN NEDENLER

İHTİLAL ÖNCESİ FRANSIZ TOPLUMU

İhtilal öncesi Fransız toplumu hukuk önünde üç bölüme ayrılmıştı. Bu üç bölüm sırasıyla rahipler, asiller ve üçüncü sınıf yani halktı.

Rahipler ülkede başta gelen imtiyazlı sınıfı oluşturuyordu. Bu kimseler ancak özel mahkemelerde yargılanabiliyorlardı. İhtilal öncesi Fransa’daki toprakların yüzde onundan fazlası kiliseye aitti. Aynı zamanda kilise tarım ürünlerinden vergi almaya yetkili idi.

Fransa’da ikinci sınıfı oluşturan toplum asiller olarak adlandırılır. Devletin bütün yüksek memuriyeti ve ordunun kumandası asillerin elinde idi. Asillerin de bazı imtiyazları vardı. Kılıç taşımak, kilisede özel bir yere sahip olmak, vergiden muaf olmak, ordu, kilise ve adliyede en üst mevkilere sahip olmak, halkın yüzde bir buçuğunu oluşturan asillere tanınmış imtiyazlılardı.

Fransız ihtilali öncesi üçüncü sınıfın rolünü oynayan ve ihtilali birinci derecede etkileyen Emmanuel Sieyes’in “Üçüncü Sınıf” adlı broşürünün kapağında yer alan üç soru ve cevabı şöyledir.

Üçüncü sınıf nedir? : Her şey

Yürürlükteki siyasi düzen bu güne kadar neydi?: Hiç

Dileği nedir? : Siyasi düzende bir yer edinmek.

Fransa’da ihtilal öncesi dönemde üçüncü sınıfı oluşturan yaklaşık yirmi dört milyon kişi yoksulluk ve cehalet içinde yaşıyordu.

İHTİLALİ HAZIRLAYAN FİKRİ GELİŞME

Feodal düzen içinde yavaş yavaş gelişen ve üstünlüğü ele geçiren sınıf burjuva sınıfıdır. İşte maddi temellere dayanan olay, yani bir sosyal sınıfın ortaya çıkarak yönetime adaylığını koyması, her zaman olduğu gibi, yeni bir dünya görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir iktisadi ve sosyal doktrini beraberinde getirmiştir. İşte burjuvaziye özgü bu genel dünya görüşüne “Aydınlanma Felsefesi” denir.

Burjuvazi geliştiği ülkelerde ortaya attığı farklı iktisadi görüşler olsa bile; aydınlanma felsefenin temel ilkelerini aşağı yukarı benimsemiştir. On sekizinci yüzyılda Fransız burjuvazisi aydınlanma felsefesi adını verdiğimiz bu dünya görüşüne dayanarak eski rejimi sıkı bir eleştiri süzgecinden geçiriyor, kendi amaç ve isteklerine uygun olarak biçimlenmiş bir dünya görüşünü, bütün Fransızlara, bunun da üstünde ona evrensel bir nitelik kazandırarak bütün insanlara seslenen bir nitelik haline getirmeyi başarıyordu.

Aydınlanma felsefesinin dayandığı ilkeler, yalnızca burjuvaziyi değil, bütün insanları kapsayan, eski düzenden yana olanlar dahil bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş görünen ilkelerdir.

On sekizinci yüzyıl aydınlanma felsefesinin görünüşteki amacı, evrensel olarak insanların mutluluğunu sağlamaktır. 1789 tarihli insan ve yurttaş hakları bildirgesinin evrensel niteliği, bu tutumu açıkça gösterilir.

Aydınlanma felsefesine göre insanların yönetimi artık gökyüzünden yeryüzüne indirilmiştir.

İktisaden güçlü fakat hukuki imtiyazlardan yoksun bir sınıfın mensupları olarak burjuvaların çıkarları, hukuki imtiyazlara karşı savaş açmak, mensubu bulundukları üçüncü sınıfın bütününün savaşa takılmasını sağlamaktır.

On sekizinci yüzyıl felsefesi (yani aydınlanma felsefesi) atılgan veya ihtiyatlı, dindar yada dinsiz, her ne şekilde görülürse görülsün, bir burjuva felsefesidir.

Aydınlanma felsefesinin amacı insanları baskı altında tutan tüm boyunduruklara karşı çıkmaktır. Bu boyundurukları tek kelime ili dile getirmek mümkün. Aydınlanma felsefesinin amacı, peşin yargıları yıkmaktadır. Bu felsefe akla, doğaya, insanın mutluluğuna aykırı tüm peşin yargılara, hoş inançlara karşıdır.

Peşin yargı; karanlık, içgüdüsel ve akıldışı alanlara dayanmak zorunluluğunu duyuran fikir ve iddialara denir.

Aydınlanma felsefesi her şeyden önce Katolik dinin getirdiği peşin yargılara karşı çıkıyordu. On dördüncü Louis oğluna şu satırları yazıyordu:

“Bizim tanrıya bağlılığımız uyruklarımız için bir örnek, bir kuraldır. Eğer herkes bizimle aynı haklara sahip olduğuna inanır, kendinden üstün ve bizim de bir parçasını teşkil ettiğimiz bir güce saygı göstermezse, bizim bu taht üzerinde oturmamızı ne ordu, nede herhangi bir tedbir kendi başına sağlayamaz.”

Görülüyor ki dinin getirdiği peşin yargıları kaldırmak, otomatik olarak siyasi alandaki peşin yargıları da söz konusu etmek, zayıflatmak anlamına geliyordu. Bu peşin yargılara karşı çıkışın kökleri Reform ve Rönesans’a dayanır.

İHTİLALİ HAZIRLAYAN OLAYLAR

FRANSA’DAKİ FİYAT ARTIŞLARI

Fransa’da fiyatlar on sekizinci yüzyıl boyunca süre giden, aşağı yukarı 1733 yılında 1817 yılına kadar devam eden bir artış göstermiştir. 1758 yılına kadar nispeten yavaş olan bu artış, 1758-1770 yılları arasında şiddetlenmiş, daha sonra nispeten durmuştur.

1733’de ki fiyatlar üzerinden 1771-1785 yıllarında yüzde 45 olan artış 1785-1789 yılları arasında yüzde 65 daha yükselmiştir. Bu fiyat artışları her üründe eşit oranda olmamıştır. En fazla fiyat artışı yiyecek maddelerinde görülmektedir. Budayın yıllık ortalama yüzde 127, çavdarın ortalama yüzde 136 pahalandığı görülür.

1788 yılında az ürün alınması, 1788-1789 yıllarında yoksul halk arasında açlığın baş göstermesine ve halk kütlelerinin burjuva ihtilalinin hizmetine girmesine yol açmıştır.

FRANSIZ İHTİLALİNİN BAŞLAMASI

HUKUK ALANINDA İHTİLAL

ETATS GENERAUX (ÜÇÜNCÜ SINIF)

Fransa’da Etats Generauxlar merkezi devletin toplum içinde sivrilen sınıflara danışmasından ve mali destek aramasından doğmuştur. Etats Generaux’ların kötü feodaliteye dayanır. Fransa Kralı Philippe Bel ilk defa 10 Nisan 1302 tarihinde o zamana kadar Curia Regis (Sadece rahiplerin ve üst düzey devlet memurlarının katılabildiği kralın karar yetkisini kısıtlayan ve devlet yönetimine ortak olan kurum)’lara katılan asillerle kilise büyüklerinden başka imtiyazlı kentlerin temsilcilerini de Paris’te ünlü Notre Dame kilisesinde yapılacak olan toplantılara çağırarak “Etats Generaux’ların kurulmasını sağlamıştır. Böylece yavaş yavaş zenginleşen burjuvazinin kent halkı tarafından seçilen Etats Generauxlar temsili meclisler niteliğini kazanmışlardır.

Etats Generauxlarda seçmenle temsilciler arasındaki hukuki ilişkiyi bugünkü seçmen ve milletvekili arasındaki ilişkiden ayrılabilmek için birincisine emredici vekalet diyoruz. Burada seçmenler oy verdikleri kişilere “Etats Generauxlara git, kararlaştırdığımız ve bizim sana söylediğimiz hususların dışına çıkmadan, bizim yerimize konuş.” Demektedirler. Etats Generauxlara seçilen vekil, seçmenlerin kendine bildirdiği yönde konuşmak, oy kullanmak ve mütaala da bulunmak zorundadır. Vekil bu talimatların dışına çıkamaz; kendi dilediğince oy kullanamaz veya mütaala da bulunamaz. Aksi halde bölge halkı kendini azledebiliriz.

Etats Generaux’larda bütün olarak bir milletin değil sınıfların ve bölgelerin temsil edilmesi, vekillerin doğrudan doğruya seçmenlerden talimat almalarını kolaylaştırıyordu.

On sekizinci yüzyılın sonuna doğru Fransa’da baş gösteren iktisadi sıkıntılar; bir yandan halkın gittikçe yoksullaşarak vergi ödeyemez hale gelişi, öte yandan Kralın bütçe açığını kapatabilmek için yeni vergiler koyması ve asilerin bu vergilere karşı çıkmaları 1614 yılından beri hiç toplanmamış olan Etats Generaux’ların Kral tarafından yeniden toplanmaya çağırılmalarını yol açtı.

İktisadi ve sosyal alandaki gelişme, toplanacak olan Etats Generauxlarda Tiers Etat (imtiyazlı sınıf) vekillerinin sayısının ne olacağı ortaya çıkarıyordu. Sonuç olarak Etats Generauxun çıkardığı vekil sayısı diğer iki imtiyazlı sınıfın vekil sayısının toplamı kadardır.

Etats Generauxları meydana getirecek olan 1155 vekilden 578’i halk halk tarafından seçilecektir. Başka bir önemli nokta ise vatandaşların büyük çoğunluğuna seçmen olma imkanı verilmiş olmasıydı. Yirmi beş yaşını bitirmiş ve vergi veren herkes seçimlere katılabilecekti.

Seçimler meclis halinde toplanmış olan korporasyon, mahalle, kent yada “tollage” denilen seçim bölgelerinde yapılıyordu. Nitekim sayıları 578 olan halk vekillerinin 200’ü avukat geriside tüccar bankacı ve sanayiciydi. Buna karşılık köylü ve esnaftan seçilmiş vekil yoktu.

1789 yılı seçimleri için listelerde yer alan dileklerden birisi çok önemliydi. Bu istek şöyle idi.

Monarşiyi muhafaza etmekle birlikte bir anayasayla sınırlamak defterlerin birçoğunda mali meselelere geçilmeden önce bu şartın gerçekleşmesi ön şart olarak ileriye sürülmekteydi.

Ancak bu dilek listelerinden çıkan sonuçlara göre, bütün bu anlaşmazlıkların yanında kesin olan bir şey varsa oda bir kurucu meclis olarak toplantıya çağrılamadıkları halde Etats Generauxların bir anayasa hazırlamak zorunda kaldıklarıdır.

Mutlak monarşiyi sınırlamakta birleşen üç sınıfın vekilleri, geri kalan birçok okunda birleşmiyor tersine çelişiyordu ve anlaşmaktan uzaktılar. Bu antlaşmazlıklar, 5 mayıs 1789 tarihinde açılış oturumunda ortaya çıkmaya başlamıştır.

Kral meclisi Etats Generauxlarda görüşülecek konuları karar altına alırken toplantılarda uygulanacak olan müzakere şekli üzerinde ayrıca durmamıştı.

Müzakere şeklinin bile düşünülüp düzenlenmemişti, böylece kral meclisinin Etats Generauxlara bağlanan umutları kendiliğinden suya düşmüştü.

İkinci anlaşmazlık da sınıf esasına göre mi, şahıs esasına göre mi oy verileceği idi. Şahıs esasına göre verilecek olursa, yukarıdaki sorunda çözülmüş olacaktı. Çünkü bu durumda bütün sınıfların vekillerinin görüşme ve oylamayı birlikte yapacakları kesinleşmiştir.

Sınıf esasına göre oy verilecek olursa, asiller ve rahipler sınıfları birleşerek ikiye bir halkın isteklerini geriye çevirebilecektir. Oysa şahıs başına oy verilecek olursa 1155 üyeliğin 578’ine sahip olan Tiers Etat kendi aleyhinde karar alınmasını engelleyebilecektir.

Kral meclisinin bu hususu düzenlememiş olması ne şekilde oy verileceğine Etats Generauxlardaki vekiller karar vereceklerdi; daha doğrusu karar vermeyecekler, anlaşmazlığa düşecekler, bu anlaşmazlık Etats Generauxların ortadan kalkmasına, yeni bir meclisin kurulmasına ve yeni bir temsil esasının uygulanmasına yol açacaktır.

6 Mayıs 1989 tarihinde, Tiers Etat’ın vekilleri, her sınıfın vekillerinin eskiden olduğu gibi ayrı ayrı toplanmalarını red ederek, imtiyazlı sınıfların Etats Generaux içindeki varlığını tanımadıklarını ilan ettiler.

Konüm delegeleri adını alan Tiers Etat vekilleri Sieyes’in teklifi üzerine, öteki sınıfların vekillerini yetkilerinin birlikte incelenmesi için ayın salondan toplanmaya çağırdılar.

Rahipler sınıfı vekillerinin bu konuda kararsız kalışı ve teklifin asiller tarafından reddedilmesi karşısında Tiers Etat’ın vekilleri kendi kendilerine toplanarak göreve başladılar. Bu karar üzerine imtiyazlı sınıflar kendi içlerinde fireler vermeye başladılar. 13,14,ve 16 Haziranda toplam 18 rahip Tiers Etat’ın çağrısına uyarak onlara katıldı.

Tiers Etat vekilleri artık bütün Fransızları temsil ettikleri bilincine vardıklarını gerekirse tek başlarına Fransız milletin cesaretle temsil edebileceklerini gösteren davranışlar içindeydiler.

15 Haziranda Sieyes, Tiers Etat’ın vakit kaybetmeden bir “anayasa2 hazırlamaları gerektiğini söyledi. Sieyes’e göre ülke nüfusunun yüzde doksan altısını temsil eden bir meclis, milletin kendisinden beklediği görevi yerine getirmeli idi. Ayrıca Sieyes artık hiçbir anlamı kalmayan “üçüncü sınıf” bırakarak “Fransız milletinin onaylanmış meşru meclisi” adını almayı önerdi. Meclisin adı konusunda ki diğer vekillerin önerilerinden sonra, Sieyes Vekil Legnard’ın teklifini benimseyerek “Milletin Meclisi” adının alınmasını ortaya koydu. 88 red oyuna karşı 490 oyla, 17 Haziran 1789 tarihinde Tiers Etat vekillerinden meydana gelen kurum “^Milletin Meclisi” ismini aldı.

Millet meclisi adını alır olmaz da vergilerin kesin olarak millet tarafından onaylanması gerektiğine karar verdimler. Bu kendine güvenli, kararlı tutum neticesinde rahipler sınıfının direnci kırıldı ve 19 Haziran da 137 red oyuna karşı 149 oyla millet meclisine katılmaya karar verdi.

Eski Türklerde Bilim ve din nedir?

ESKİ TÜRKLERDE BİLİM VE DİN

 

Birçok tarih kitaplarında eski Türkler’in şaman Dini’ne sahip oldukları söylenir.Aslında türkler’İn kendilerine ait bir dinleri vardı,Şamanlık sonradan bu dinle karışmıştır.”Şaman”kelimesi Tanguzca’dır.Şamanlık da Sibirya da ortaya çıkmıştır.Türkler “şaman yerine “kam” derler.Kam tabiat üstü kuvvetlerle temasa geçebilen insandır.Bunlar kendilerine göre bir takım usüllerletrans haline girer, yani kendilerinden geçer ve normal insanların görüp işitemediği şeylerden haber verirdi.Bu halleriyle kam veya şamanlar din adamı olmaktan ziyade bir er kabile büyücüsü durumunda idiler. Gelecekten haber verirler,hastaları iyileştirirler,ruhlar aleminde neler olup bittiğini bilirlerdi. Halbuki din deyince her şeyden önce evren ve insan hakkında,en uzak geçmişi ve en uzak geleceği de için de almak üzere,belli bir açıklama getiren inanç sitemi anlıyoruz.

 

Türkler’in bir dinleri vardı. Bu din herşeyden önce bir tanrı inancı ihtiva ediyordu. Eski Türkler’in tek tanrıya mı,yoksa bir çok tanrılaramı inandıgı konusunda tartışmalar yapılmıştır.Bugunkü bilgimize göre Türkler”Tengri”dedikleri bir yaratıcıya inanıyorlardı.Tengri,bugün kullandıgımız tanrı kelimesinin eski şeklidir.Onlara göre dünyayı ve herşeyi tanrı yaratmıştır. O göğün dokuzuncu katanda otururdu. Gök dokuz kat oldugu gibi,yerde dokuz kattır.İnsanlar bunları orta yerinde bulunuyorlardı.Yukarı göge dogru ruhlar,üstün varlıklar;aşağı yere dogru da aşağı ve kötü mahluklar otururdu.Tanrı’dan başka kutsal olan şeylerde vardır,ama bunlar tanrı degildir.Tanrı tekti.

Tabiat kuvvetlerinin ve tabiata dahil olan bir çok şeylerin birer ruhları bulunduguna inanılırdı.Bu ruhların bir kısmından iyilik,bir kısmından kötülük gelir.Tabiat ruhları için at ve koyun kurban edilirdi.Göge ve güneşe saygı gösterirler selam verirlerdi,ama onlara tapmazlardı.

 

İnsan ölünce ruhu bedenden çıkıp giderdi.İyi insanların ruhları uçmağ denilen bir çeşit cennete gider,kötüler cehennemlik olurlardı.

Tanrı’nın irdesinin üstünlüğüne inanır,her işte onun rızasını almaya çalışırlardı.Kaza ve kadere inanırlar,tanrı öyle istedigi için bir işin öyle oldugunu kabul ederlerdi.Gök-Tanrı bütün dünyanın yaratıcısı olmak la birlikte,o zaman zaman “Türk Tanrısı”dedikleride oluyordu,çünkü onlar tanrının istedigi gibi yaşayan insanlardı.Tanrı onları düşmanlarına karşı zafere kavuşturuyordu.Hatta dünyanın nizamını türkler’e vermişti,çünkü Türkler’in başında kutsal bir sülalenin temsilcileri bulunmaktaydı.

Böyle bir inanışının Türkler’in yaşadıkları hayat gibi onların cihangirlik,fatihlik ruhlarına da uygun düştüğü görülmektedir. Nitekim karşılaştıkları başka dinler onları hareketli ve savaşçı tabiatlarına uygun gelmediği için kabul etmediler. Göktürler’in ilk yıllarında Budistler onların ülkelerin de tapınaklar kuruyorlar,taraftar topluyorlardı. Mukan Kağan’ın ölümü üzerine onun yerine geçen Tabo kağan budist rahiblerini ve onların tapınaklarının korumaya kalktığı zaman beyleri bu işe karşı çıktı. Aynı şekilde bilge kağan Tao Dini’nin ve budizm’in Türkler arasında yayılmasına göz yumunca,bilge Tonyukuk buna karşı çıkmış,bu dinlerin Türk milleti’ni uyuşturacagını söyleyerek engellemişti.

İlk defa uygur kağanı Bögü kağan tibet seferi sırasında Mani Dini’ni kabul etti ve halkı bu dine çevirmeleri için yanında Mani rahipleri getirirdi.Uygur devleti böylece resmen Mani Dini’ne girmişti. Daha sonra uygurların bir kısmı budist oldular. Avrupa’ya giden Türkler’in dinleri,karşılaştıkları kavimlerin dinlerine göre, oldukça basitti. Türkler yerleşik hayata doğru geçtikçe bu gelişmiş dinler onlara cazip geliyordu. Bu yüzden hangi yabancı kültürle karşılaşmışlarsa oranın dini inançlarını kolayca benimsemişlerdir. Böylece kimi Taoist,kimi budist,kimi maniheist,kimi yahudi ve kimi hırıstiyan olarak diger Türk topluluklarından ayrı düşüyorlar,zamanla budist veya hırıstiyan kitle içinde eriyip gidiyorlardı. Tarihte ilk defa İslam Dini bütün Türkler’i birleştiren bir din olmuştur.

Evliya Çelebi kimdir - Seyahatname eseri hakkında

Evliya Çelebi

Asil adi Dervis Mehmed Zillî olan Evliya Çelebi'dir 1611 yilinda Istanbul Unkapani'nda dogdu. Babasi Dervis Mehmed Zillî, sarayda kuyumcubasiydi. Evliya Çelebi'nin ailesi Kütahya'dan gelip Istanbul'un Unkapani yöresine yerlesmisti. Ilkögrenimini özel olarak gördükten sonra bir süre medresede okudu, babasindan tezhip, hat ve nakis ögrendi. Musiki ile ilgilendi. Kuran'i ezberleyerek "hafiz" oldu. Enderuna alindi, dayisi Melek Ahmed Pasa'nin araciligiyla Sultan IV. Murad'in hizmetine girdi.

Evliya Çelebi Seyahatname’nin girisinde seyahate duydugu ilgiyi anlatirken bir gece rüyasinda Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed'i gördügünü, ondan "sefaat ya Resulallah" diyerek sefaat isteyecek yerde, sasirip "seyahat ya Resulallah" dedigini, bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz'in ona gönlünün uyarinca gezme, uzak ülkeleri görme imkani verdigini yazar.

Evliya Çelebi bu rüya üzerine 1635'te, önce Istanbul'u dolasmaya, gördüklerini, duyduklarini yazmaya basladi. 1640’larda Bursa, Izmit ve Trabzon’u gezdi, 1645'te Kirim'a Bahadir Giray'in yanina gitti. Yakinlik kurdugu kimi devlet büyükleriyle uzak yolculuklara çikti, savaslara, mektup götürüp getirme göreviyle, ulak olarak katildi.

1645'te Yanya'nin alinmasiyla sonuçlanan savasta, Yusuf Pasa'nin yaninda görevli bulundu.1646'da Erzurum Beylerbeyi Defterdarzade Mehmed Pasa'nin muhasibi oldu. Dogu illerini, Azerbaycan'in, Gürcistan'in kimi bölgelerini gezdi. Bir ara Revan Hani'na mektup götürüp getirmekle görevlendirildi, bu sebeple Gümüshane, Tortum yörelerini dolasti. 1648'te Istanbul'a dönerek Mustafa Pasa ile Sam'a gitti, üç yil bölgeyi gezdi. 1651'den sonra Rumeli'yi dolasmaya basladi, bir süre Sofya'da bulundu. 1667-1670 arasinda Avusturya, Arnavutluk, Teselya, Kandiye, Gümülcine, Selanik yörelerini gezdi.

Seyahatname

Evliya Çelebi 50 yili kapsayan bir zaman dilimi içinde gezdigi yerlerde toplumlarin yasama düzenini ve özelliklerini yansitan gözlemler yapmistir. Bu geziler yalniz gözlemlere dayali aktarmalari, anlatilari içermez, arastiricilar için önemli inceleme ve yorumlara da olanak saglar. Seyahatname'nin içerdigi konular, belli bir çalisma alanini degil, insanla ilgili olan her seyi kapsar. Üslup bakimindan ele alindiginda, Evliya Çelebi'nin, o dönemdeki Osmanli toplumunda, özellikle divan edebiyatinda yaygin olan düzyaziya bagli kalmadigi görülür.

Divan edebiyatinda düzyazi ayri bir marifet ürünü sayilir, agdali bir biçimle ortaya konurdu. Evliya Çelebi, bir yazar olarak, bu gelenege uymadi, daha çok günlük konusma diline yakin, kolay söylenip yazilan bir dil benimsedi. Bu dil akicidir, sürükleyicidir, yer yer eglenceli ve alaycidir. Evliya Çelebi gezdigi yerlerde gördüklerini, duyduklarini yalniz aktarmakla kalmamis, onlara kendi yorumlarini, düsüncelerini de katarak gezi yazisina yeni bir içerik kazandirmistir. Burada yazarin anlatim bakimindan gösterdigi basari uyguladigi yazma yönteminden kaynaklanir. Anlatim belli bir zaman süresiyle sinirlanmaz, geçmisle gelecek, simdiki zamanla geçmis iç içedir. Bu özellik anlatilan hikayelerden, söylencelerden dolayi yazarin zamanla istedigi gibi oynamasi sonucudur.

Evliya Çelebi belli bir süre içinde, özdes zamanda geçen iki olayi, yerinde görmüs gibi anlatir, böylece zaman kavramini ortadan kaldirir. Seyahatname'de, yazarin gezdigi, gördügü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, basli basina birer arastirma konusu olabilecek bilgiler, belgeler ortaya konur. Bunlar arasinda öyküler, türküler, halk siirleri, söylenceler, masal, mani, agiz ayriliklari, halk oyunlari, giyim-kusam, dügün, eglence, inançlar, komsuluk baglantilari, toplumsal davranislar, sanat ve zanaat varliklari önemli bir yer tutar.

Evliya Çelebi insanlara ilgili bilgiler yaninda, yörenin evlerinden, cami, mescid, çesme, han, saray, konak, hamam, kilise, manastir, kule, kale, sur, yol, havra gibi degisik yapilarindan da söz eder. Bunlarin yapilis yillarini, onarimlarini, yapani, yaptirani, onarani anlatir. Yapinin çevresinden, çevrenin havasindan, suyundan sözeder. Böylece konuya bir canlilik getirerek çevreyle bütünlük kazandirir. Seyahatname'nin bir özelligi de degisik yöre insanlarinin yasama biçimlerine, davranislarina, tarimla ilgili çalismalarindan, süs takilarina, çalgilarina dek ayrintilariyla genis yer vermesidir. Eserin bazi bölümlerinde, gezilen bölgenin yönetiminden, eski ailelerinden, ileri gelen kisilerinden, sairlerinden, oyuncularindan, çesitli kademelerdeki görevlilerinden ayrintili biçimde söz edilir. Evliya Çelebi'nin eseri dil bakimindan da önemlidir.

Yazar, gezdigi yerlerde geçen olaylari, onlarla ilgili gözlemlerini aktarirken orada kullanilan kelimelerden de örnekler verir. Bu örnekler, dil arastirmalarinda, kelimelerin kullanim ve yayilma alanini belirleme bakimindan yararli olmustur. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si çok ün kazanmasina ragmen, ilmi bakimdan, genis bir inceleme ve çalisma konusu yapilmamistir.1682'de Misir'dan dönerken yolda ya da Istanbul'da öldügü sanilmaktadir.

Ebu Reyhan El Biruni kimdir?

 

Ebu Reyhan El Biruni

Lotfi Hermi,
Ingilizceden çeviren Özcan Özbilge

Stephen Humpreys, ulema sinifinin Islam tarihindeki rolü ve yerinden söz ederken, söyle yazar [d1] :

Ulema nedir ve kimlere denir? Ulemanin ne olmadigi daha kolaylikla söylenebilir, zira onlar ne bir toplumsal-iktisadi sinif, ne açiklikla tanimlanmis ayricalikli bir tabaka, ne soya dayali bir kast, ne bir temsili güç [d1a], ne de bir mesleki zümre olustururlar. Metinlerimizde yari-okumus köy imamlari ve alim kadilar, sokak tahrikçileri ve sultanlarin özel danismanlari, ruhani meclis üyeleri ve kelbi siyasetçiler olarak ortaya çikarlar. Bazilari zengin ve etkili ailelerin evlatlaridir, diger bazilariysa irak köylerden gelme yoksul göçmenler ... Kisacasi, ulema, Islam toplumunda siniflandirilmasi olanakli tüm öbekleri keserek geçer ve bir siyasi, toplumsal, kültürel roller çoklugunu üstlenir görünmektedir. Fakat bu belirsizlige ragmen, bunlarin, Islam toplumunun can alici bir unsuru olduklari asikardir - gerçekte toplumu digerlerinden ayirdedici bir sekilde Islami kilan ulemadir ve nereye baksak onlarla karsilasiriz.

Humpreys, ulemanin çogunun (eger tümünün degilse) ortaçagin de facto bilim dili Arapça konusup yazdiklarini, pek çogunun aslen Arap olmadiklarini ve tümünün de dini edebiyatin üstadlari olmadiklarini eklemis olmaliydi [d2].

Ebu Reyhan el-Biruni'nin demir aldigi liman ve adinin kapsaminda anilmasi gereken soylu miras, iste bu siniftir.

1 Ebu Reyhan el-Biruni Kimdir?

Çok sayida Islam vakanüvisleri el-Biruni'de, bilimsel arastirmacilikta hakiki Islam ruhunun temsilcisini görürler. Matematikçi olarak yetistirilmis olan El Biruni, daha sonralari kimya, gökbilim, tarih, cografya ve eczacilik alanlarina atilmis ve ortaçag Islam bilgisinde, par excellence, yetke oldugunu kanitlamistir. Arapça, Farsça, Sanskritçe ve Yunanca'ya hakimiyeti, kadim uygarliklarin hazinelerine erismesini saglamis ve bunlarin hakikatlerini kavramasina vesile olmustur.

E. Sachau'nun sözleri üstüne fikir belirtirken, Alman oryantalist F. Krenkow (1872-1953) söyle yazar [d3]:

Biruni'yi yeryüzünde yasamis en büyük zeka olarak niteledigi ifade edilen Profesör Sachau kadar bir hayranlik içersinde olmasam da, ben de digerleri gibi, onun son derece müstesna bir insan ve zamaninin ötesinde oldugunu, hemen kabul ederim.

Bilim tarihçisi George Sarton (1884-1956), 11. yüzyilin ilk yarisini Biruni yüzyili olarak adlandirmisti [d4].

Ebu Reyhan Muhammed Ibni Ahmed el-Biruni el-Harezmi (yapiti El-Asar-el-Bakiyye'de [d4a] yazan ismiyle), Harezm (bugünkü Özbekistan'da modern Hive ya da kadim Hurazma) sehri disinda (birun Farsçada dis, disindan anlamlarinda) hicri 362 (miladi 972 ya da 973) yilinda dogdu [d5] [d6] [d6a].

Semsi, Biruni'nin dogum yerine dair 14 ayri rivayet oldugunu ve kökeni üstüne degisik uluslar arasinda anlasmazliklar bulundugunu kaydeder. En güvenilir ya da en azindan en çok kabul gören rivayet, Hakim el-Samani'nin Kitab-ül-Ensab'ta aktardigidir. ``SSCB Biruni'nin Özbek ulusunun bir temsilcisi oldugunu savlar. Iran, hayatinin çogunu orada geçirmis oldugundan, üstünde hak iddia eder. Türkiye, onun sahsinda Orta Asya Türklügünün bir numunesini görür." ... bunlar ``Biruni'nin insanligin bütününe açik ruhuyla" çelisen tutumlardir. ``O degil miydi, belirli Hindu mezheplerini, dünyanin kendilerine ait, insan türünün kendi irklariyla sinirli, kendi sultanlarininsa dünyanin efendileri oldugunu ve kendilerinkinden baska bilim olmadigini düsündüklerinden dolayi ayiplayan." [d7]

Biruni'nin ilk egitimini nasil aldigina dair kesinlikli kayitlar yoktur. Bununla birlikte, uzmanlari, kendi de Ebu'l Vefa'nin bir ögrencisi olan ve Menelaos'un Kürebilimi üstüne yazdigi serhle taninan gökbilimci ve matematikçi Ebu Nasr el-Mansur'dan ders aldigini bildirirler. Yine Isa Ibni Yahya el-Mesihi, bir diger hocasidir. Ebu Reyhan isyanlarin ve siyasi entrikalarin belirledigi kargasali bir dünyada yetisti. O, ama, dünyasini biçimlendiren olaylarin etkin bir oyuncusu olarak kivançtan ve utançtan yana payina düseni aldi.

Ebu Reyhan'in hayatinin ilk dönemleri Harezmli Memunogullari'nin idaresi altinda geçti. Iran'in diger bölgelerini dolasti ve Curcan'da 14 yil kadar Sems ül-Maali Kabus'un himayesinde kaldi. Kadim Milletlerin Vakayinamesi'ni bu dönemde yazmistir. Selçuklu hanedani Alparslan'in ölümü ve genç Meliksah'in tahta geçmesiyle sarsilmistir. Hashasinler tüm Iran bölgesinde siyasi suikastlar ve intihar saldirilari düzenlemekte ve doguda yeni bir yildiz yükselmektedir. Sultan Gazneli Mahmud, Orta Asya'nin büyük bölümünü ve çevredeki Iran kent devletlerini fethederek, bu dönemde ün kazanmistir. Harezm de hedefleri arasindaydi. Miladi 1017'de Mahmud Harezm eyaletini ele geçirdi ve siyasi hasmi Ebu Reyhan'i Gazne'ye götürdü [d8].

Ebu Reyhan'in Gazneli Mahmud'a karsi tavri ve onunla iliskisine dair kayitlar çeliskilidir. Ebu Reyhan konusunda, en azindan E.G. Browne'in gözünde çok güvenilir bir yetke olan El Semerkandi, Mahmud'un Ebu Nasr el-Mansur'u, Ebu'l Hayr'i, el-Biruni'yi, Ebu Seyl el-Mesih'i ve Ibni Sina'yi (tüm filozof ve bilim adamlarini) himayesine davet ettigini, ``ilk üçünün daveti kabul ettiklerini, son ikisinin ise aksine Curcan'a gittiklerini" bildirir. Bu nedenle, Harezm hakimi Memunoglu Ebu'l Abbas, hicri 407'de sakiler tarafindan öldürülmesi üzerine sefere çikarak eyaleti ele geçiren Mahmud, ``Harezm sarayi sakinlerinin hemen hepsini hicri 408 baslarinda Gazne'ye tasimistir." Kesinlikle bildigimiz, ancak, Biruni'nin tutsak düsmesinden pek az bir zaman sonra Kabul ve çevresinde gökbilimsel ölçümler yapmakta oldugudur. Mahmud'un divaninda gökbilimcisi ve yildiz falcisi olarak yer alan Biruni, sultanin, övülen Hindistan fethi de dahil olmak üzere, seferlerine katildi.

Hicri 422'de, Hindistan'da 14 yil geçirdikten sonra dönmüs oldugu Gazne'de, en önemli çalismalari olan Kitab el-Hind'i ve Kitab el-Tefhim'i (Anlatilar) bitirdi.

Mahmud'un 421'de ölümünü ogullari arasinda baslayan taht kavgasi izledi. Biruni'nin Mahmud'un oglu Mesud'a Herat'a kaçisinda eslik ettigi bildirilir. Orada öldürülen isyankar kardes, Biruni'nin gökbilim derlemesi El Kanun el-Mesudi'yi ithaf ettigi kisidir.

2 Eserleri

Biruni'nin ilgisi ilk egitimini almis oldugu matematikten tarih ve tarih dizimine, gökbilim ve cografyaya, tibba, mineralbilime ve eczaciliga kaymistir. Gerek doguda, gerekse batida, önemli dini Hint eserlerinden yaptigi çeviriler, en büyük katkisi olarak görülür.

Arapçada Hint uygarligi üstüne ilk derleme olan Kitab el-Hind'te, seylerin yaratilisi ve türleri üstüne Sakaya adli bir kitabi ve yine bedeni terkeden ruha ne oldugunu konu edinen Patancali adli bir diger kitabi, Sanskirtçeden çevirmis oldugunu belirtir [d9a]. Patancali, bu yüzyilin baslarinda Fransiz oryantalist L. Massignon tarafindan Istanbul'da bulunmustur [d10]. Eukleides'in ``Ogeler" ve Ptolemaios'un ``Almagest" eserlerini Sanskritçeye çevirmis oldugu bildirilir.

Yakut, Mücem ül-Alem'de Biruni'nin 180 eserini siralar. El Biruni, bizzat kendi de, Fi-Fihrist Kütub Muhammed Ibni Zekeriya el-Razi'de, 114 eserini siralar.

Eserlerinin çogunu Arapça ve bir kaçini da Farsça yazmistir, ``anadilinin bunlardan biri olmamasina ragmen". Arapçaya özel bir tutkunlugu vardi [d11].

Dünyanin bilimleri Araplarin diline bahsedilmistir. Böylelikle güzelleserek kalplere islediler. Dilin güzelligi toplar ve atar damarlarda dolasti.

Aristoteles karsiti felsefeye hakimdi ve Muhammed Ibni Zekeriya el-Razi'nin bir elestirisini yazmisti. El Biruni, karsilikli bir saygi ve dostlugu hissettiren el-Feta el-Fazil (bilge genç) adiyla hitap ettigi Ibni Sina'yla yazismalarinin kaydedildigi ``Sorular ve Cevaplar" dizisinde Yunan felsefesinin çesitli yönlerini reddetmistir.

Bir dostu için yazdigi El-Fihrist'te söyle der: ``Ebu Zekeriya'nin (el-Razi) gördügüm ya da edindigim kitaplarini senin için siraliyorum. Bunu, sana derin saygim vesile olmasaydi, yapmazdim. Zira, korkarim, böyle bir seyi yapmakla, onun düsüncelerini onaylayan bir izleyicisi oldugumu düsünecek olan düsmanlarinin nefretini üzerime çekecegim." Ancak yine de, Razi'nin, dogru olmadigini düsündügü bir iddiasindan dolayi, kirk yili Mani'nin ``Gizler Kitabi"ni arayarak geçirmistir. Sonunda, kitabi Hamadan'da bir askerin elinde bularak aldiginda, kendi ifadesiyle ``kizgin çölde su bulmus biri gibi neseyle dolmustu".

Kitab ül-Cevahir'de, altinin agirlgini esas alarak dokuz madenin ve yine safirin agirligini esas alarak dokuz degerli tasin özgül agirliklarini, hidrostatik ilkeleri (Arkhimedes yöntemiyle) uygulayarak hesaplar. Örnegin, altin için 19.05-19.26 (gerçekte 19.29), bakir için 8.72-8.83 (gerçekte 8.85), civa için 12.74-13.59 (gerçekte 13.56) ve pirinç için 8.55-8.67 (gerçekte 8.40) degerlerini vermektedir. Kitap, ``mineralbilimde ortaçagda yazilmis en bütünlüklü metin" addedilmektedir [d12].

El Kanun el-Mesudi'de, zamanin gökbilimine hakimiyetini, önermelerini kuvvetli matematik kanitlamalarla açarak göstermistir. Yine, göksel cisimlerin, bunlarin devinimlerinin ve uzakliklarinin incelenmesi için gerekli geometrik ve cebirsel kavramlari vermistir [d13].

Yermerkezli (dünyanin evrenin merkezinde oldugu) bir evren görüsüne sadik kalmakla birlikte, günesmerkezli evren görüsünden de haberdardi. Bu ikincisinden, sonralari, geçerli kanit olmayisi nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmistir.

Cografya konulu kitabi Kitab Tahdid Nihayet el-Amakin'de (Kentlerin Koordinatlarinin Belirlenmesi) , degisik bölgelerin sadece hayvan ve bitki örtülerini degil, ayni zamanda haiz olduklari mineralleri de isleyerek, betimleyici cografya dalini baslatmistir. Dünya haritasi, günümüze ulasan en eski dünya haritalarindan biridir. Indüs vadisinin, çökelti ürünü oldugunu, dogru olarak, öne sürmüstür.


 El-Biruni'ye göre ``eski dünyanin" cografyasi. Güneyin nasil Kuzey kutbunda yer aldigina dikkat ediniz. Ebu Abdullah el-Idrisi'nin (1100-1166) ünlü ve günümüze ulasmis dünya haritasinda da durum aynidir. Haritayi kendi çevresinde döndürdügünüzde degisik ülkeleri ayirdedeceksiniz: Afrika, Arap yarimadasi, Italya, Ispanya ve Küçük Asya açiklikla görülüyorlar. (Nasr, s. 144)

Kitab fil-Usturlab'da, Biruni, dünyanin çevresini hesaplamak için kendi yöntemini tarif eder. El-kanun el-Mesudi'de, bunun ulastigi en basarili ölçümünü verir. Bir kez Curcan'da bir kez de Hindistan'da olmak üzere, iki kez deneye girismistir.


El-Biruni'den dünyanin çevresinin ölçümü. (Nasr. s. 129). Kullandigi söyle: , h = dagin yüksekligi, R = dünyanin çapi, daralma açisi.

Biruni, matematikte kendi sinüs cetvellerini gelistirmistir. Bir çemberin kenarlari içine oturtulmus düzgün bir çokgenin bir kenarinin uzunlugunu, çemberin yariçapi cinsinden bulmayi saglayan genel bir formül verir. Bu formülle, bir dokuzgen için üçüncü dereceden söyle bir denkleme ulasir: x3 - 3x +- 1 = 0. Bu denklem için üç ayri çözüm yöntemi önerir. Kullandigi yöntemlerden biri ardisik yaklasimlar yöntemidir. Örnegin, 40 derecenin sinüsü için 0.68404032 degerini elde etmistir. Yine pi sayisi için, takribi 3.1417466 degerini bulmustur. Schoy 1926'da American Mathematical Monthly'de ``El-Biruni'nin Chord 40'o Yaklasim Yöntemi" üstüne bir deneme yayinlamistir. Biruni'nin Gazne caminde kullanilmak üzere, Roma takvimini esas alan bir saat düzenegi icat ettigi, ancak imamin islami olmayan bir takvimi esas aldigi gerekçesiyle saati reddettigi bildirilmistir.

El-Biruni, eczacilik konusundaki kitabi Kitab el-Saydallah'i bitirdiginin ertesi yili, hicri 443'de (1051) 78 yasinda öldü. Hiç evlenmedi ve hayatini bekar olarak tamamladi. ``Denilir ki basini kitap okumaktan hiç kaldirmamis ve disariya yilda sadece iki kez, bayramlarda ihsan elde etmek amaciyla çikmistir" [d14].

Abdülkadir Geylani kimdir?

Abdülkadir Geylani 
 
 Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavsü'l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü'l-Hayr'dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077
 (H. 471)de İran'ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat'ta vefat etti. Kabri Bağdat'tadır.
 
 Önce doğduğu yer olan Geylan'da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya'la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer
 ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa'id Ali Mahzumi'den ve Ebü'l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas'tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis
 mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu. Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat'ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir
 kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat'ta defnedildi.

Ali Kuşçu kimdir - Eserleri nelerdir

 

ALİ KUŞÇU

        İslam aleminin büyük astronomu. Doğum yeri kesin olarak bilinmemekte; 15 yy.'ın başlarında Semerkant'ta doğduğu kabul edilmektedir. Ölümü ise 16 Aralık 1474 olup, mezarı Eyyüp Sultan Türbesi yanındadır.

      Uluğ Bey'in hükümdarlığı sırasında Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamladı. Küçük yaşta Matematik ve Astronomi'ye karşı aşırı bir ilgi duydu. Devrinin en büyük alimleri olan Uluğ Bey, Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Muniüd'den aldığı ilimlerle yetinmeyip, daha fazlasını öğrenme arzusu ve isteği ile kimseye haber vermeden, sinesinde ünlü alimlerin toplandığı Kirman'a gitti. Kirman'da bulunduğu sırada akli ve nakli ilimleri üzerinde çalışmalara devam edip, burada "Hall-ül Eşkalil Kamer" risalesini, "Şerh-i Tecrid" adlı eserini hazırladı.

      Kirman'dan tekrear Semerkant'a dönen Ali Kuşçu, Kazade Rumi'nin ölümü üzerine Uluğ Bey tarafından Semerkant Rasathanesi'ne müdür olarak tayin edildi.

      Uluğ Bey'in katledilmesinden sonra Semerkant Medresesi'ndeki dersleri ile rasathanedeki çalışmalarına son vererek, Semerkant'tan ayrılıp Tebriz'e, bir müddet sonra da İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'a geldiğinde II. Mehmet kendisini Ayasofya Medresesi'ne müderris olarak tayin etti. Bunun yanında kendi hususi kütüphanesinin müdürlük görevini de verdi. İstanbul Medreseleri'nde astronomi ve matematik ilimlerinde Ali Kuşçu'nun çalışmaları neticesinde büyük gelişmeler görüldü. Derslerine İstanbul'un meşhur alimleri de katılırdı. İlim sahasında hizmet ve adları il ün yapmış olan Hoca Sinan Paşa, Molla Lütfi ve Ali Kuşçu'nun oğlu Mirim Çelebi gibi alimler onun derslerinde yetiştiler. Ali Kuşçu yalnız telif eserleriyle değil, çalışma ve yol göstermesiyle devrini aşan büyük bir alimdir.

Eserleri:

Risale Fi'Hey'e: 1457 yılında, Semerkant'ta, Farsça olarak yazmıştır. Osmanlı Mühendishanesi'nde XIX. asır başlarında ders kitabı olarak okutuldu.

Risale Fi'l-Fethiye: Astronomiden bahseden bu eser, bir önceki eserin eklerle Arapça'ya çevrilmişidir. Bu eserde, ekliptiğin eğimini hesap eden Ali Kuşçu, "23 30 17 " olarak bulmuştur. Bugün bulunan değer ise, "23 27 00" dır. Bu iki değer arasındaki küçük fark, Ali Kuşçu'nun Astronomi'deki üstün bilgisini ortaya koyar.

Risale Fil Hesap: Matematik kitabıdır.

Risale Fil Muhammediye: Cebir ve hesap konularından bahseder. Eserin son sayfasında Ali Kuşçu'nun kendi el yazısı ile bir imzası ve eserin 1472 yılında bittiğini belirten bir kayıt vardır.

      Bunlardan başka Uluğ Bey Ziya'ine yazdığı şerh en mühim eseri olup, çok kıymetlidir.

Pertevniyal Lisesinin tarihçesi nedir?

PERTEVNİYAL LİSESİNİN TARİHÇESİ

Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan, kocası II. Mahmut için bir okul yaptırmak isteyerek Pertevniyal Lisesi’nin temelini 6/Nisan/1872 tarihinde atmıştır. Sübyan ve rüştiye okulları olarak öğretime başlayan okul 1911 tarihinde Aksaray yangınında yandı ve Sinekli Bakkal civarında bir konakta yine Mahmudiye Rüştiyesi olarak tedrisata devam etti. 1930’da mütevelli Osman Bey okulun birikmiş paraları ile bugünkü yerinde 17 odalı kısmı inşa ettirmiştir. İlkokul olarak yapılan bina çevrenin arzusu ile liseye çevrilmiş ve 15/Ekim/1930’dan itibaren lise ve ortaokul bir arada çalışmaya başlamıştır. Adı Vekiller Heyeti kararı ile Pertevniyal Lisesi olarak kabul edilmiştir. 1937 tarihinde ihtiyaca cevap vermeyen binaya bahçe bölümünde ilave yapılmış ve 1938/1939’ da hizmete girmiştir. 1949/1950 yılında lise Çapa’daki Öğretmen Okulu’na nakledilmiş ve bir yıl burada çalışarak 1950/1951 öğretim yılında bugünkü binaya taşınmıştır. 1952 yılında yalnız lise olarak kullanılmıştır. Öğrenci artışı karşısında 24/Eylül/1956 tarihinde Müdür Esat İnetaş zamanında 15 odalı ek inşaat yapılmış ve 1962/1963 öğretim yılından itibaren çift tedrisat uygulanmaya başlanmıştır. 1963/1964 yılında 52 sınıf haline getirilen Pertevniyal Lisesi’nin 8 sınıfı Oruçgazi İlkokulu’nda öğretime devam etmiştir. Öğretimin öğrenci izdihamı karşısında zorlaşması nedeniyle 1963’te müdürlük tarafından teşebbüse geçilerek Milli Eğitim ve Bayındırlık Müdürlerinin muvafakatı ile bahçedeki ilave inşaat ve ahşap binaların yıktırılması ile 1966 yılında inşasına başlanan ve 1968 yılında tamamlanan yeni bina 3/Mart/1969 tarihinde Vali Vefa Poyraz, Milli Eğitim Müdürü Ali Yalkın ve Müdür Ahmet Dinç zamanında törenle öğretime açılmıştır.

Uyuşturucu maddeyle mücadele - uyuşturucu madde kullanımı

 

UYUŞTURUCU MADDE KULANIMININ TARİHSEL SEYRİ

Madde kullanımına bağlı problemler genellikle modern hayatın getirdiği değişikliklere ve strese bağlı olduğu düşüncesi oldukça yaygındır. Geleneksel toplumdan modern ve seküler toplum yapısına geçişin, aile yapısının zayıflayışının, şehir hayatının sosyoekonomik baskısının bunda etkili olduğu üstünde durulur. Bu faktörler bazı psikoaktif madde epidemilerinde etkili olsa da problem oldukça karmaşıktır ve kökeni sanayi devriminden çok öncelere dayanır.

Alkol, opiyum, cannabis, koka yaprakları vb maddelerin tıp dışı amaçlarla kullanımı insanlık tarihinin başlangıcı kadar eskilere dayanmaktadır. Türkiye'de yapılan arkeolojik kazılarda binlerce yil öncesine ait afyon tohumları bulunmuştur. Bütün kıtalarda alkol üretmek için sayısız yol geliştirilmiştir. İnsanlar etil alkol elde etmek için deve ve at sütünden pirince, tahıllardan kaktüse, patatesten bala kadar pek çok değişik maddeyi karbonhidrat kaynağı olarak kullanmışlardır. İçki üretimi o kadar eskilere dayanır ki insanlığın mayayı ilk olarak ekmek yapmak için mi yoksa bira üretmek için mi kullandığı henüz anlaşılamamıştır. Madde bağımlılığı 2000 yıl önceki yazılarda tanımlanmıştır.

Sporadik madde kötüye kullanımı tarihin her döneminde görülmüşse de yaygın ya da epidemik madde bagımlılığı görece yeni bir olaydır. Bu gelişmede rol oynayan başlıca faktörler şunlardır:

1. Belli bölgelerde kullanılan maddelerin tüm dünyaya yayılması.

2. Aynı maddelerin daha saf ve dolayısıyla etkin derivelerinin üretilmesi.

3. Yeni sentetik psikotrop maddelerin üretilmesi.

4. Parenteral kullanım gibi yeni kullanım yollarının geliştirilmesi.

Birçok psikoaktif madde dinsel ve sosyal ritüellerde kullanılmştır. Örneğin sarabin Hiristiyan ve Yahudiler arasında kullanılışı, belli hallusinojenlerin Saman ayinlerinde kullanılışı, tütünün Amerikan yerlileri arasında ritüellerde kullanılışı gibi. Bu tür kullanımlar toplumlara belli maddeleri nasıl kullanacaklarını öğretmekte, muhtemel etkileri ile ilgili bilgilendirmekte ve bu maddelerin kullanımı ile ilgili sosyal sınırlar koymakta idiler. Örneğin alkolü dini törenlerinde kullanmalarına rağmen Yahudiler arasında alkol bağımlılığı oldukça seyrektir. Bunun nedeni Yahudiler arasında sarhoş olmanın çok ayıp karşılanmasıdır. Yani kültür alkolün ne zaman, nerede, ne ölçüde kullanılacağını öğretiyordu. Amerika yerlileri tütünü mukaddes saymakta ve ritüeller dışında kullanımını hoş karşılamamaktaydılar.

Dinler, kültürler ve devletler psikoaktif maddelerin kötüye kullanımı ile mücadele etmişler, bazan başarılı olmuşlar, bazen de olamamışlardır. Bağımlılık yapıcı madde türlerindeki yeni buluşlar, kullanım yollarındaki yenilikler, üretim ve dağıtım yollarındaki gelişmeler problemi çağımızda her zaman olduğundan daha karmaşık hale getirmiştir. Son beş yüzyılda madde üretim ve kullanım yolları bütün dünyaya yayılmıştır. Ulaşım ve ticaretin artması bunda önemli bir rol oynamıştır. Tütün ve daha sonra kokain Amerika kıtasından bütün dünyaya yayılmıştır. Afyon ve esrar da bunun tersine Avrupa'dan Amerika'ya yayılmıştır. Alkol üretimi çok eski çağlardan itibaren dünyanın hemen her yerinde bilinse de daha konsantre ve dolayısıyla etkin alkol üretim yolu olan distilizasyon (viski vb distile içkilerin üretim teknolojisi) Avrupa'dan dünyaya yayılmıştır. Yakarak dumanını içme Amerika kıtasından dünyaya yayılırken, enjeksiyon ile maddelerin beyne en hızlı en yüksek konsantrasyonda iletilmesi 19. yüzyildaki teknolojik gelişim ile oldu. Psikotropik etkisi için üretilmeyen pek çok endüstriyel madde bu amaçla kullanılmaya başlandı. Benzin, aerosoller, boya bileşimleri, temizlik maddeleri, tutkal bunlar arasında sayılabilir. Belki binlerce yıldır kendi kültürlerinde belli maddeleri, belli bir sosyokültürel çerçeve içinde kullanmayı bilen insanlar, bu sayılan gelişmeler sonucunda kültürlerinin nasıl kullanacaklarını kendilerine öğretmediği yeni maddelerle karşılaştılar, önceden bilmedikleri bu maddelerin beyni çok daha fazla etkilemesinin yollarını öğrendiler. Örneğin binlerce yıldır afyonu hap şeklinde alan insanlar son bir kaç yüzyılda sigara şeklinde içmeyi, son yüzyılda da enjekte etmeyi ögrendiler, afyondan en az 10 kat güçlü olan saf eroin ve sentetik opioid türevlerini üretmeye başladılar. Bu yeni kullanım tarzı bir çok yeni sağlık sorunlarına yol açarken bütün dünyada opioid bağımlılığının çığ gibi büyümesine neden oldu. Başka bir örnek de İngiltere'de 2 yüzyıl önce cin ilk üretilmeye başlandığında görülen "İngiliz Cin Epidemisi"dir.

Yeni karşılaılan bir maddeye sosyal bagışıklığın olmamasına örnek olarak, kendi toplumlarında alkolün yasak olduğu müslümanların alkolün kolayca bulundugu ve kullanımının serbest olduğu ülkelerde yaşamaya başlaması verilebilir. Kendi toplumlari içinde iken çok etkin korunmalarına rağmen örneğin göç ile değişik bir topluma girmeleri sonucunda bu kişiler alkolü nasıl kullanacaklarını çocukluklarından beri çevrelerinden öğrenmemiş olduklarından daha kolay alkol bağımlısı olabilirler.

Son 20-30 yılda çoğul madde kullanımıi belirginleşmiştir. Alkol, esrar, opiyat ve sentetik maddelerin 2 ya da daha fazlasının bir arada kullanımı anlamına gelen bu durum çok ciddi sonuçlara yol açmaktadır ve bir çok yerde özellikle gençler arasında yaygındır.

Bugün, Galen'in Roma'da 15 yüzyıl önce tanımladıgı alkol problemlerinin çoğu olurken yeni maddelerin üretilmesiyle yeni problemler ortaya çıkmakta yeni sosyal çalkantılarla yeni epidemiler görülmektedir. Modern teknoloji de tabloyu karmaşıklaştırmaktadır. Binek hayvanlarının tek ulaşım aracı oldugu devirlerde sarhoş bir sürücünün verebilecegi zarar oldukça kısıtlıydı. Yüksek hızlı endüstri ve tarım araçları, elektrikli aletler, sofistike cerrahi teknikler vb de kullanan kişilerin muhakemesi ve psikomotor koordinasyonunun tam olmaması halinde önemli zararlara yol açabilirler.

1940'lar öncesinde madde bağımlılığı farklı madde türlerine göre dünyanın belli yerlerine sınırlıydı. Hızlı ulaşım ve yüksek mobilite, kültürel difüzyon ve dünya çapında kozmopolitan gençlik kültürünün gelismesi ile madde kötüye kullanımının bütün çesitleri tüm dünyaya yayıldı. Afyon ve eroin kötüye kullanımı bir zamanlar yalnızca Asya ve Kuzey Amerika'da sınırlı iken bugün Avrupa'ya ve bütün gelişmekte olan ülkelere yayıldı. Kokain kullanımı bir zamanlar bir kaç Latin Amerika ülkesinde koka yaprağı çiğneme ve Kuzey Amerika'da sınırlı bir populasyonda ekstre halde kullanım ile sınırlı iken Amerika ve Avrupa'da geniş kitlelere yayıldı. Çin, Hindistan, Orta Doğu ve Afrika'da kullanılan esrar Avrupa, Amerika ve dünyanın diğer yerlerine yayıldı. Sentetik maddeler olan barbütratlar ve benzodiyazepinler bütün dünyada belki de en sık kötüye kullanılan maddeler haline geldiler..

Erkekler geleneksel olarak kadılardan daha fazla psikoaktif madde kullanmalarına rağmen, özellikle gelişmiş toplumlarda kadınlar her alanda eşitliğe ulaştıkça bu ara da kapanmaktadır. Benzer bir şekilde madde kullanmı geleneksel olarak yetişkinlere has iken gençler giderek daha fazla etkilenmektedirler. Başlangıçta bütün maddeler belli bir alt kültür içinde kullanılsa da zamanla toplumun bütün katmanlarına yayılabilirler.

 

 

UYUŞTURUCU MADDE BAĞIMLILIĞI

İnsanlarda sakinleştirici, keyif veren veya uyarıcı etkileri olan, giderek daha fazla alma isteği doğuran, bırakıldığında yoksunluk belirtileri doğuran kimyasal maddelere ve ilaçlara uyuşturucu madde adı verilir.Zararlı etkileri bilindiği halde uyşturucu maddelere karşı duyulan sürekli alma isteğinin engellenememesine uyuşturucu madde bağımlılığı denir.

Uyuşturucu maddelerin bir kısmı tedavi amacıyla kullanılır.Bir kısmı ise sadece keyif verici veya uyarıcıetkileri sebebiyle kullanılmaktadır.Tedevi amacıyla kullanılan maddeler de doktor kontrolü dışında sakinleştirtici veya keyif verici etkileri sebebiyle kötü kullanılmakta ve bağımlılığa yol açmaktadır.Uyuşturucu maddeler yıllardır ruhsal duruma olumsuz etkileri olduğu bilinen maddelerdir.Günümüzde en gelişmiş ülkelerden geri kalmış ülkelere kadar çok yaygın olarak uyuşturucu madde kullanılmaktadır.Bazı ülkeler uyuşturucu madde kullanımı ve taşınmasına ağır cezalar uygulamaktadır. Bazı ülkelerde ise bu serbest bırakılmıştır.

A) Uyuşturucu Maddeler Ve Etkileri:

Uyuşturucu olarak kullanılan birçok madde vardır. Bunların kimyasal yapıları birbirinden farklıdır. Kullanıldıklarında merkezi sinir sisteminin farklı bölümlerini etkileyerek değişik belirtilere yol açarlar. Uyuşturucu maddeleri ve özelliklerini aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz.

Afyon, morfin, eroin grubu uyuşturucular:Bu grup uyuşturucular afyon bitkisinden elde edilir. Güçlü ağrı kesici özelikleri vardır. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yaparlar. Bu maddeler kullanıldığında sakinleşme, neşelenme meydana gelir. Kaygılar ve sıkıntılar kaybolur.Düşünme yeteneği azalır, irade zayıflar.Kişilik bozukluğu, ilgisizlik, ruhsal çöküntü meydana gelir.Kan basıncı düşer, nabız ve solunum sayısı azalır.Göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, bulantı, kusma görülür. Çok kolay bağımlılık yapan maddelerdir. Yoksunluk durumunda burun akıntısı, titreme, terleme, kramplar, panik ve bilinç kaybı meydana gelir.

Esrar:Hint kenevirinden elde edilen bir uyuşturucudur. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etki yapar. Özellikleri ve yoksunluk tablosu afyon ve türevlerine benzer. Kullanıldığında rahatlama ve uyuşukluk meydana getirir. Kişi bir rüya alemine dalar, halisinasyon görür. Uzun süre kullanıma bağlı olarak karakter kaybı ve akli durumda bozukluklar meydana getirir.

Barbituratlar ve sakinleştiriciler:Barbituratlar, diazem benzeri sakinleştirici ilaçlar tıpta kullanılan maddelerdir. Bunların doktor kontrolü dışında kullanlması bağımlılığa yol açar. Merkezi sinir sisteminde yatıştırıcı etkisi olan bu maddeler kullanıldıklarında gevşeme, rahatlama ve uykuya eğilim meydana getirirler. Uzun süre kullanıldıklarında karaciğerde kanser, kan dokuda bozukluk meydana gelir.

LSD, Meskalin, PCP:Bu grupta yer alan maddeler hayal gördürücü maddelerdir. Kullanıldıklarında önce neşe, sevinç ve tatlı hayaller görülmesine yol açarlar. Daha sonra endişe, panik, kusma, hafıza kaybı meydana getirirler.Şiddet eğilimine ve ruh hastalıklarına yol açarlar.

Kokain:Koka bitkisi yapraklarından elde edilen bir maddedir. Uyarıcı bir özelliği vardır. Kullanıldığında yalancı bir kuvvet hissi, konuşma isteğinde artma, cinsel uyarı yaratır. Daha sonra ruhsalçöküntü, halisinasyonlar, kalp ve solunum yetmezliği durumlarına yol açarlar.

Amfetaminler:Uyarıcı özelliği olan ilaçlardır. Genellikle doping amacıyla kullanılırlar.Uykusuzluk, aşırı haretlilik ve halisinasyona yol açarlar. Karaciğer hasarına sebep olurlar.

İnhalanlar:Solunum yoluyla çekilen uyuşturucu maddeler, solventerler(çözücüler), yapıştırıcılar gibi maddelere inhalanlar denir.Bu maddeler baş ağrısı, görme bulanıklığı, uyuşukluk meydana getirir. Kısa sürede karaciğer ve böbrek hasarı, bilinç kaybı, kemik iliğinde baskılanma sonucu kansızlık meydana getirirler.

Bu maddelerin etkilerini bir bütün olarak ele alırsak;

FİZİKİ ETKİLERİ

Beyin ve Merkezi Sinir sisteminde : Sigaradan itibaren bütün uyuşturucuların en büyük zararı ve tahribatı beyin ve merkezi sinir sistemi üzerindedir.

Bu sebeple beynin mazrufu olan aklı ve iradeyi işlemez hale getirir. Kişiyi dengeden , normal yaşam ve davranışlardan uzaklaştırırlar.

Beyin ve akıl sağlığının en büyük düşmanı uyuşturuculardır. Bağımlılarda beliren ilk olgu; akıl ve sinir hastalıkları ve arızalarıdır. Delilik , erken bunama , şuur kaybı , uykusuzluk , felçler hezeyan (sayıklama , saçmalama , akıl dışı davranışlar ) hallüsinasyon (vehim , hayal görme , işitme vs. ) lar , zeka ve hafıza kayıpları.En kısa ifade ile: Akıl hastalıkları , zihni ve ruhi karmaşa ve kaoslar.

Sindirim Sisteminde: Bulantı , kusma , karın ağrıları , kabızlık , ishal , mide ve bağırsak spazmları , kanama ve yaraları , gastrit , ülser vs.

Karaciğer ve Böbreklerde: Bu zehirlerin organizmadan atılmasında en ağır görev bu organlara düşmekte olup , karaciğer ve böbreklerde büyük arıza ve tıkanmalara, karaciğerde yetersizlik , yağlanma ,sertleşme (siroz)...

Böbreklerde büyük tahribat , albümin , kan ve idrar çoğalması , tıkanmalar ,ağır böbrek hastalıkları.

Gözlerde: Işık ve mesafede uyumsuzluk , şaşılık gece körlüğü , göz bebeği büyümesi , küçülmesi , göz adele felci bilinen sonuçlar ve tezahürlerdir.

Solunum Sisteminde: nefes darlığı , öksürük , boğulma hissi , bu yolla kalp sıkışmaları , solunum felçleri ve ölümler bilinen olaylardır.

Kan organlarında: Kan ,insan hayatının en önemli organı olup, uyuşturuculardan büyük zararlar görür. Kansızlık ,kan zehirlenmeleri, kan hücrelerinde şekil ve miktar değişiklikleri , kanın korkulu arızası olan pıhtılaşma ve kangrenler başlıca arızalardır.

Zehirlenme: Uyuşturucuların başta gelen olumsuzluğu zehirlenmeler ve bu yolla gelen ölümlerdir. İlk defa olursa HAD , tekerrür ederse "Müzmin Zehirlenme" adını alır.

SOSYAL ve MADDİ ETKİLERİ

Sosyal bir varlık olan insanın çevresi ile uyum içinde olması, akıl ve zihin sağlığı ile mümkündür.

Bu sebeple akli ve zihni hayatın en büyük düşmanı olan uyuşturucular , insanın uyum gücünü zaafa ve iflasa götürmekle onu aileden , toplumdan ve çevresinden kopararak , yalnızlığa , bunalıma ve hemen ardından da sorumsuz, hipisel (hayvani) bir hayata mahkum eder. Bağımlıyı yaşayan bir ölü haline getirir. (Hip Kültür)

Bu sebeple , uyuşturucuların , bağımlıya , aile hayatına , doğacak çocuklara , iş hayatına , aile ve ülke ekonomisine , ferdi ne toplumsal ahlaka (namus ,iffet, şeref , haysiyet v.s.) verdiği zararlar ifadelere sığdırılamaz.

İntiharların , cinayetlerin , her türlü fuhşiyat , gasp ve anarşinin temelinde uyuşturucu vardır.

İç ve dış düşmanların en tahripkar silahı uyuşturucu ve uyuşturucu salgınlarının itici gücü olan uyuşturucu kültürü (hip kültür) dür. Cemiyetleri inkıraza götüren her türlü maddi ve manevi tahribatın temeldeki sebebidir. Bunlar, ayrıca

AİDS, frengi , verem , kanser , kangren ve benzeri bir çok ölümcül hastalığın yayılmasında da en büyük fail uyuşturucular ve bağımlılarıdır.

 

B) Uyuşturucu Madde Bağımlılığı: Uyuşturucu maddeler fiziksel ve psikolojik bağımlılık meydana getirirler.

Psikolojik bağımlılık:Keyif verici maddeyi belirli aralıklarla alma isteği duyulmasına denir.Kişi maddenin yokluğuna bağlı huzursuzluk duyar.

Fiziksel bağımlılık:Merkezi sinir sistemi hücrelerinin normal görevlerini yapabilmeleri için alışılan maddeye sürekli ihtiyaç duyulmasına denir.Alışılan maddenin alınmaması halinde vücutta ortaya çıkan belirtilere yoksunluk belirtisi adı verilir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk belirtileri ölüme yol açacak kadar şiddetli olabilir.

Maddenin kullanımıyla duyulan keyif ve mutluluk kişilerde tekrar kullanma isteği doğurmaktadır. Oluşan yalancı hayal dünyasına kavuşmak isteyen kişilerde psikolojik bağımlılık meydana gelmektedir.Uyuşturucu maddeler merkezi sinir sistemindeki reseptör(alıcı) hücreler tarafından alınarak etkilerini gösterirler. Bu reseptörler kısa sürede uyuşturucuya alışır ve normal görevlerini yerine getirebilmek için uyuşturucuya ihtiyaç duyarlar. Böylece fiziksel bağımlılık meydana gelir.Fiziksel bağımlılıkta yoksunluk durumu çok ağırdır.Yoksunlukta psikolojik belirtilerin yanında merkezi sinir sistemine ait belirtiler görülür. Maddenin bulunamaması durumunda bulantı, çarpıntı, baş ağrısı, panik, sıkıntı, terleme, saldırganlık, unutganlık, ishal, kişilik bozuklukları , baygınlık, koma ve ölüm görülebilir.Uyuşturucu maddeler , merkezi sinir sistemindeki reseptörleri etkilediği için bir kez dahi kullanmak bağımlılığa yol açabilir.Bu yüzden merak amcıyla kullanmaktan dahi kaçınmalıyız.

 

1.Sebepleri

Uyuşturucu madde bağımlılığının sebeplerini üç grupta toplayabiliriz.

Uyuşturucu maddenin yapısal özellikleri:Uyuşturucu maddelerin kimyasal yapıları gereği merkezi sinir sisteminin reseptör hücrelerine bağlanarak etki gösterirler ve bağımlılık yaratırlar. Bu nedenle tedavi amacıyla verilen uyuşturucu nitelikteki ilaçların aşırı ve yanlış kullanılmasıyla da bağımlılık oluşmaktadır. Hekim önerisi ve kontrölü dışında keyif almak veya sakinleşmek amacıyla uyuşturucu özelliğindeki ilaçların kullanılmasına kötüye kullanma adı verilir.Ağrı kesiciler dahil bir çok ilaç hekim önerisi dışında kullanılmakta, bu durum direnç arttırımına(tolerans) ve bağımlılığa yol açmaktadır.Örneğin; kaza veya ameliyat sonucu kullanılan kuvvetli ağrı kesiciler kolaylıkla bağımlılık oluşturabilmektedir.

 

Kişisel özellikler:Uyuşturucu madde bağımlılığı özellikle gençler arasında hızla yayılmaktadır. Ergenlik dönemi problemleri arasında bocalayan gençler sorunlarının çözümünü uyuşturucularda aramaktadır.Grup arkadaşlarının baskısı, onlara uyum sağlama isteği, merak ve macera tutkusu, yasaklara karşı gelme isteği, sorumluluktan kaçma, başarısızlık ve güvensizlik gibi duygulardan kurtulma gibi nedenlerle kişiler uyuşturucu maddeleri denemektedir."Nasıl olsa ben alışmam, bir defa denemekten ne çıkar, istediğim zaman bırakırım" gibi düşüncelerle kişiler uyuşturucu bağımlısı haline gelirler.

Çevresel faktörler:Uyuşturucu madde bağımlılığında sosyal çevrenin önemli rolü vardır. Aile içindeki huzursuzluklar, aşırı kısıtlayıcı ve baskıcı tutumlar veya aşırı serbest davranılması, ailede uyşturu kullanan bireyler olması gibi sebepler kişileri uyşturucuya itebilir. Arkadaş gruplarının baskısı veya özendirmesi uyuşturucuya başlamakta etkendir. Özellikle ergenlik döneminde grupların etkisi fazladır. Uyuşturucu satıcılarının hedef kitlesi gençlerdir. Lise ve üniversite gençleri arasında uyuşturucu madde kullanımı yaygınlaştırarak büyük paralar kazanmaktadırlar. Bazı ülkelerde uyuşturucu kullanımına hoşgörüyle bakılmakta ve suç sayılmamaktadır. Bu durum bağımlılığın yayılmasına yol açmaktadır. Ülkemizde uyuşturucu maddelerin üretimi , ithali, alımı, satımı, bulundurulması, alımına yardımcı olunması ve sahte reçeteyle alınması şuçtur ve ağır cezalar uygulanmaktadır. Güçlü ağrı kesiciler ve sakinleştirici ilaçlar da özel reçetelerle satılmakta Saklık Bakanlığı tarafından sıkı şekilde denetlenmektedir.

 

 

2.Sonuçları:

Uyuşturucu madde bağımlılığı üç dönemde incelenebilir.

Alışma dönemi : Uyuşturucu maddeyle ilk tanışma dönemidir. Bu dönemde yalancı bir dünyaya dalarak keyif alma duygusu ön plana çıkar. Kişi kararsızdır, uyuşturucuya başlamamak için direnir. İstediği zaman uyuşturucuyu bırakacağını düşünür. Vücutta kalıcı bir fiziksel hasar yoktur.Gerekli tıbbi yardım yapılırsa kolaylıkla uyuşturucuyu bırakabilir.Kişilerde yersiz davranışlar, aşırı neşe ve durgunluk , dalgınlık, unutkanlık arkadaşlardan ayrılarak yeni gruplara katılma gibi değişiklikler uyuşturucu kullanmaya başladığının belirtileridir.

 

Doyma dönemi:Bu dönemde kişi yaşantısını devam ettirebilmek için uyuşturucu maddeyi kullanmak zorundadır.Artık keyif alma ihtiyacı yoktur.Maddenin yoksunluğunda büyük sıkıntı ve problemler

doğmaktadır.Görme bulanıklığı, göz bebeklerinde küçülme, ağız kuruluğu, ellerde titreme, nabız ve solunum sayısında azalma,tansiyon düşüklüğü, kabızlık, hafızada zayuflama, ruhsal durgunluk, dikkatsizlik, irade ve kişilik kaybı, hallüsinasyonlar vardır. Karaciğer, kalp, solunum ve sindirim sisteminde hasarlar ortaya çıkmaktadır.Bağımlının gittikçe daha fazla miktarda maddeye ihtiyacı olmaktadır. Bu dönemdeki bağımlıyı kurtarmak için ciddi bir tedavi gereklidir.

Düşkünlük dönemi:Bu dönemde organlarda ağır hasarlar ve ruhsal çöküntü görülür. Kalp ve solunum problemleri, karaciğer hastalıkları ortaya çıkar. Aşrı zayıflama, kusma, kalp ve solunum yetmezliği görülür. Bağımlının hastalıklara karşı direnci azalır. Zatürre hepatit(sarılık) AIDS gibi hastalıklar meydana gelir. Beyin hasarı, kişilik kaybı, ağır ruhsal problemler ortaya çıkar.Kişi kendine bakamaz ve yardıma muhtaç hale gelir. Madde bulabilmek için her yolu dener, hatta suç işleyebilir. Yaşantısını devam ettirebilmek için aldığı uyuşturucu miktarını arttırmak zorundadır. Uyuşturucu kullanımında aşırı doz alımına bağlı olarak zehirlenme ve ölüm olayı görülebilir.Aşırı doz alındığında başlangıçta husursuzluk, sesli ve ışıklı uyarıcılara karşı aşırı tepki görülür. Hallüsinasyonlar, terleme, bulantı ve kas krampları meydana gelir. İdrar ve dışkı kontrölü kaybolur. Solunum düzensizleşir.Kalp atımı ve kan basıncı düşer. Titremelerle baygınlık, koma ve ölüm meydana gelir.

Uyuşturucu bağımlılığı erken dönemde yakalanıp tedavi edilemez ise kişiyi ölüme sürükleyen bir alışkanlıktır.

 

C) Uyuşturucu Bağımlılığının Tedavisi

Uyuşturucu bağımlılığının tedavisinde önemli iki nokta vardır:

*Bağımlılının kendisinin tedavi olmaya ve bağımlılıktan kurtulmaya istekli olması.

*Bağımlılığın erken teşhis edilerek tedaviya başlanması.

Uyuşturucu madde bağımlısı istekli ise tedavi şansı son derece yükselmektedir.Aksi halde zorlamayla kişileri bağımlılıktan kurtarmak mümkün değildir. Bağımlının kalıcı organ hasarları, ağır ruhsal problemler oluşmadan teşhis edilmesi tedaviyi kolaylaştırmaktadır.Erken teşhis edilemeyen vakalarda tedavi uzamakta ve iyileşme süreci gecikmektedir.

Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi:Uyuşturucu madde bağımlılığının tedavisi, tedavi ve rehabilitasyon olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir.

*Tedavi aşmasında kişi bağımlı olduğu maddeden uzaklaştırılarak yoksunluk belirtileri ile savaşılır.Vücut organlarında meydana gelmiş hasarlar tedavi edilir. Bu safhada bağımlı hastanede gözlem altında tutulmalıdır.Yoksunluğa bağlı geçirdiği krizler son derece tehlikeli olabilir.Bu yüzden ölüme ve intihar girişimlerine sık rastlanır.Vücuttan toksit madde uzaklaştırılıp yoksunluk belirtileri kaybolduktan sonra ikinci aşamaya geçilir.

*Rehabilitasyon aşamasında kişilerin ruhsal problemleri çözümlenmeye çalışılır. Tekrar iş gücü kazandırılarak çalışabilecek ve topluma yararlı olacak hale getirilir.Sağlığa zararlı bu alışkanlıklar yerine olumlu hobiler kazanması sağlanır. Kötü arkadaş çevresinden uzaklaşmasına ve kendine destek olacak kişilerle bir arada olmasına çalışılır.Sağlığa zararlı alışkanlıkların tedavisi için hastanelerin psikiyatri bölümlerine veya bu konularla özel olarak ilgilenen gönüllü kuruluşlara baş vurmak gerekir.

* Sağlığa zararlı alışkanlıklardan korunmak, bu zararlı alışkanlıkların tedavisinden çok daha kolaydır. Bu alışkanlıklardan korunmak için alınması gereken önlemler ve aileye, devlete, medyaya düşen görevler;

1. Aileye Düşen Görevler

Uyuşturuculardan korunmada en büyük vazife aileye düşmektedir. Aile toplumun temel çekirdeğidir. En başta anne ve baba , çocuklara örnek olmalıdır. Çocuklar , her türlü sıkıntılarını ve problemlerini öncelikle anne ve babalarına açabilmelidirler. Problemlerin ilk defa aile büyüklerince değerlendirilmeleri şarttır.

Bu konuda gençlerimizin dikkat edecekleri noktalara gelince;

Gerek sevgiyi ve mutluluğu muhakkak ki kendi yuvalarında aramalıdırlar.

Kötü arkadaş guruplarından uzak durmaları gerekir. Böyle kişiler davranışlarından , hareket ve sözlerinden anlaşılır.

Boş zamanları en iyi şekilde (okumak , kültürel ve diğer faydalı faaliyetlerde bulunmak gibi meşguliyetlerle) değerlendirmelidirler.

Yine gençlik dönemi ; halk arasında söylendiği şekliyle "delikanlılık" devresidir. Bu yaşlarda kişilik icabı, gelecek için her an problem oluşturabilecek hareketlere girilebilir, kararlarda isteksizlik olabilir. Gençler bu hususu daima göz önünde tutmalı büyüklerin uyarılarını dikkate almalıdırlar.

Son olarak gençlerimizi uyuşturucunun içine çeken alt kültürden bahsetmek istiyorum. İçki uyuşturucu , kumar , şans oyunları , sapıklıklar , fuhuş evden kaçma gibi faaliyetlerin tümünü besleyen , ortaya çıkaran ortama "Uyuşturucu Kültürü" adını veriyoruz. Zararlı alışkanlıkların temelinde bu vardır ve bunu önlemek uyuşturucu kültürüyle mücadeleye bağlıdır.

Bu kültürün filizlendiği birahane , pub, diskotek , kahvehane , kumarhane , meyhane ve benzeri yerlerden uzak durmalıdır.

Bira ve "alkolsüz" denilen bira , alkolizm ve uyuşturucu batağının başlangıç basamağıdır.

Yine milli manevi değerlerimiz , yüzyıllardan beri nesilden nesile intikal eden geleneklerimiz uyuşturucu kültürünün panzehiridir. Bu değerlere sarılmak zorundayız.

Doç. Dr. Safa Saygılı (Psikiyatris)

2.Devlete Düşen Görevler

Uyuşturucularla Mücadele Bakanlığı yanında , önemli sorumluluklar taşıyan Milli Eğitim, Sağlık, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları başta olmak üzere , bünyesinde eğitim üniteleri ve eğitilmesi gereken genç kitleler bulunduran diğer bakanlıklar ve diğer devlet kuruluşları bu konuda görev ve sorumluluk taşımalı , buna sahip çıkmalı ve bu büyük organizasyonda yerini almalıdır.

Milli eğitimde en azından şunlar yapılmalıdır:

Orta ve Liselere haftada 1-2 saatlik zorunlu ders getirilmeli ve bu çalışmalar yasal çizgide ciddiyetle sürdürülmelidir.

Genç öğrencilerle birlikte aileleri de eğitim kapsamına alınmalı. Ailenin ,medyanın da ciddi katkıları sağlanarak , maddi ve manevi kültür değerleriyle güçlenmesi mutlaka sağlanmalıdır.

Yönetici ve eğiticilerin kötü örnek olması , özenti oluşturması kesinlikle önlenmelidir.

Okul Yeşilay kolları seçkin öğrencilerle her okulda mutlaka kurulmalı , bunların başına gönüllü ve yetenekli bir rehber öğretmen tayin edilerek , bu öğretmenler uzmanlaştırılmalıdır.

Uzmanlık çizgisine ulaşan rehber öğretmenler , hem öğrencileri , aynı zamanda ailelerini eğitmelidir. Bu çalışmalar eğitim yılı boyunca ciddi bir şekilde sürdürülmelidir.

Okullar bu konuda eğitim malzemeleri ve gerekli doküman bakımından yeterli bir zenginliğe ulaştırılmalıdır.

Doküman yönünden Milli Eğitime , Sağlık Bakanlığı , Medya (bilhassa eğitsel filmlerin hazırlanması bakımından) yardımcı olmalı. Yeşilay'ın maddi destekle bilhassa yazılı ve görsel dokümanlarla bu hizmete gerektiği ölçüde katılması sağlanmalıdır.

Özel sektör (kurumlar) ve yöneticileri bahis konusu hizmet ve görevlere aynen sahip çıkmalıdırlar.

Bütün halk kuruluşları ve vatandaşlar her biri bu mücadelede görev almalı ve üzerine düşenleri yerine getirmelidir.

Bu arada istisnai bir durum olarak bir Anayasa görevi yapan Yeşilay'a:

a) Mali , teknik ve teşkilatlanma yönünde gerekli ve yeterli yardımlar yapılmalıdır.

b) Yıllardır büyük emekle gençlerimiz için bu maksatla çıkarılan Yeşilay dergisine ve dokümanlarına

Devlet kütüphanelerinin ve bütün resmi ve özel okulların , keza kurumların abone olmaları

sağlanmalıdır.

Bitabii bu hizmetlerin yerine getirilmesi , bütün ülkeyi içine alacak güçlü bir organizasyonun oluşturulması ve gerekli yasa ve mevzuatın çıkarılması , münhasıran uyuşturucularla mücadele görevini üstlenecek olan Bakanlıkça yapılmalıdır.

3.Medya'ya düşen görevler

En güçlü ve yaygın eğitim kurumu olduğu halde bu çizgide hiç bir görev üstlenmeyen , hatta büyük bölümü ile , bilhassa temeldeki konu olan ve her türlü zararlı alışkanlıklara ve bunların salgın haline gelmesinde en büyük etken kabul edilen uyuşturucu kültürü çizgisinde büyük bir sorumsuzluk sergileyen medya , mutlaka disipline edilmelidir. Bu güçlü kurum bütün birimleri ile yararlı bir çizgiye getirilmelidir ve medyanın bu sorumluluklarını ve hayati önem taşıyan görevlerini kabullenip yerine getirmedikçe diğer hiçbir tedbirin ülkeyi ve toplumu selamet kıyısına götüremeyeceği kesinlikle bilinmelidir. Bu ülke , bu toplum ve bu devlet hepimizindir. Bir yerde hırs ve kazançlara sınır tanımak zorundayız.

Köleliğin Tarihi - Serf nedir

Latince "köle" anlamını taşıyan "servus"tan gelme bir kelime olan serf, feodal toplumda bir toprağa ve bir lorda bağlı kişiye denirdi.Serfler efendileri olan lordların birer malı gibiydiler ve özgürlükleri,iyi yaşama hakları yoktu.Yaşamak için üretirlerdi. Köleden tek farkları üzerinde yaşadıkları,işleyip ürün elde ettikleri toprakla satılmalarıydı.Serfliğin birkaç derecesi olmuştur.Sürekli olarak efendinin evine bağlı kalan ve haftanın iki üç günü değil, herzaman onun tarlalarında çalışan "demesne" serfleri vardı.Köyün kıyısında iki üç dönümlük toprakları olan,"bordar"denilen çok yoksul köylüler ya da toprağı olmayıp sadece bir kulübesi olan ve boğaz tokluğuna yanaşma olarak çalışan "cotter"lar vardı.Ortaçağ serfinin statüsü antik kölelikten doğrudan doğruya kaynaklandığı halde,ona karşıt olarak ortaçağ serfi,daha başlangıçta işleyeceği bir toprağa kavuşmuştur.

Batı ve orta Avrupa'da çiftlik arazilerinin büyük kısmı "malikane" denilen bölgelere bölünmüştü.Bir malikane bir köyle,çevresindeki köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir alandan meydana gelirdi.Her malikane arazisinin bir beyi vardı.Feodal dönem için temel ilke şuydu:"Topraksız bey,beysiz toprak olmaz." Serfler efendilerinin malıydı ve efendileri onları başkalarına verebilir, satabilirdi.Hayvandan faklı değildiler.Serfler,efendinin her emrine boyun eğmek zorundaydılar; hizmetlerinin sınırı yoktu ve ilkece,bunların herhangi bir karşılığını da alma hakları bulunmuyordu.Efendilerinin erki sahip olabilecekleri herşeyi kapsardı.Sahip oldukları şeyleri efendinin izni olmadan kullanamadıkları gibi,öldüklerinde mirasları da efendiye kalırdı.Çocukları bile onun malıydı.Serflik durumu verasetle geçerdi ve bölgesel geleneklere göre çoğu zaman anneden geçtiği kabul edilmiştir. Bundan ötürü serf efendisinin izni olmadan evlenemezdi.Serfler özgür insan topluluğundan dışlanmışlardı: Askeri seferlere katılamazlar,halk mahkemeleri toplantılarında bulunamazlar,köy cemaatinin ortak topraklarına giremezlerdi. Kilise serfin din adamı olmasını kabul etmezdi.Yalnız efendinin özgür kararı bir insanı serflik durumundan çıkarabilirdi.Serfin özgür bir insan olmasını sağlayan azat edilme,resmi ve toplumsal bir törenle gerçekleşirdi. Bizans pronia sistemine göre hükümdarlar,devlet gereksinmelerini karşılamak için,özgür köylülerin yaşadığı toprakları geçici olarak ve askeri hizmet karşılığı bazı kimselere dağıtırlardı.Selçukluların "ikta" sistemi de aynı temele dayanıyordu.Osmanlılar toprak düzeni çerçevesinde bir sentez yapmışlardır.Osmanlı İmparatorluğu'nda başlangıçta askeri sınıfın dışında kalan müslüman ve müslüman olmayan halk,özellikle tarımla uğraşan kesim,"reaya" diye adlandırılıyordu.Reaya Osmanlı fetihleri öncesinden beri bu topraklarda çiftçilik yapan yerli halktan,yerleşikliğe geçmiş göçebelerden ve yönetici sınıftan gelip de şu ya da bu nedenle çiftçilik yapmak zorunda kalanlardan oluşurdu.Osmanlı İmparatorluğu miri toprakları,bağımsız bir köylü işletmesine yetecek büyüklükte çiftliklere bölünmüştü.Bir kimseye tımar verilmesi demek,belirli çiftliklerin gelirlerinin bir hizmet karşılığında o kişiye verilmesi demektir.Çiftliklerde çalışan köylülere "reaya",yada "raiyet";kendisine tımar verilmiş kimseyede "sahibi raiyet", yada "sahib-i arz" adı verilir. Reayanın büyük bölümünü oluşturan köylüler kendilerine ayrılan toprağı(raiyet çiftliği) işlemek ve sipahiyle merkezi devlete belirli vergileri ödemek,toprağını terk etmemekle yükümlüydü.Bu uygulamanın nedeni,tımarlı sipahinin gelirlerini reayanın ödediği vergilerin oluşturması,bu vergilerin toplanmasının aksaması durumunda,tımar sahibinin devlet için gerekli sayıda asker yetiştirmesinin olanaksız olmasıydı.Tapu resmi ödeyerek tasarruf hakkını elde ettiği toprağı işlediği sürece,sipahi toprağı ondan geri alamazdı.Tasarruf hakkının reayanın elinden alınıp bir başkasına verilmesinin tek sebebi,toprağın üç yıl üst üstte ekilmeyerek boş konması dolayısıyla o topraklardan devletin gereksindiği vergilerin alınamamasıydı. Reayanın bir bölümü derbentçilik vb. hizmetlerle görevlendirilir,bunun karşılığında da belirli vergilerden bağışık tutulurdu.Reaya koşullarını kolay kolay değiştiremez ve başka bir sosyal sınıfa geçemezdi.Ancak bu durum serflikteki kadar katı değildi.Topraksız reaya vergisini ödediği sürece istediği yere gidebilirdi.Hatta çift sahibi reaya bile,onbeş yıl izini kaybettirmek ya da çiftbozan akçesini ödemek koşuluyla toprağından ayrılabilirdi.Reayanın sınıf değiştirememesi,onun tımarlı sipahi olabilme şansını ortadan kaldırmıştı.Serfliktekinin tersine,reayanın toprağı tasarruf etmesi,ya miras yoluyla ya da tapu adlı bir iktisap vergisi ödeyerek mümkün olmaktaydı.Reayanın ödemekle yükümlü olduğu bazı vergiler vardı.Çift resmi bunlardan biriydi ve köylünün devlet ait olan toprak parçasını tasarruf etmesi karşılığında ödediği bir nevi toprak vergisiydi.Çift resmi,daha önce feodalleşmiş olan bölgelerde; köylü ile senyör arasındaki bazı feodal hizmetlerin,Osmanlı devrinde paraya çevrilmiş karşılıklarının toplamından oluşurdu.Reayadan alınan bir diğer vergi ise öşür veya aşar vergisiydi.Çiftçiler,devlete ait toprakların sürekli ve kalıtımsal kiracısı durumunda bulunduklarından, üründen belli bir oranda tımar sahibine öşür vergisi öderlerdi.Öşürün senelik ürüne oranı;toprağın verim yeteneğine,sulama koşullarına,tarım çeşitlerine,yerel örf ve adetlere göre önemli değişikler göstermekte;bazen her kaza,hatta her köy için ayrı ayrı saptanmış bulunmaktaydı.Gayrımüslüm halktan askerlik görevini yapmamalarından dolayı cizye adlı bir vergi daha alınırdı.Ayrıca avarız akçesi denilen olağanüstü durumlarda(savaş) toplanan bir vergi daha vardı.Görüldüğü gibi reayadan alınan vergiler,reayanın toplum içindeki statüsü feodal toplumdaki sefin durumundan çok daha farklı ve vatandaşlık düzeyinde yüksektir.Osmanlı İmparatorluğu'nda toplanan bu vergilerin dışında reayanın yükümlülükleri arasında çeşitli izin akçeleriyle,para cezaları da belirtilmelidir.Mesela evlenebilmek için kız evi, "resm-i arusane" adı verilen bir evlilik izni harcıyla vergiye bağlanmıştı.Hatırlıyacak olursak serflerde efendilerinin izni olmadan evlenemezlerdi.Önceki örneklerde olduğu gibi burada da reaya ve serf arasındaki benzerliği görebiliriz.Yalnız önemli bir fark vardır, reayadaki kurallar serflikteki gibi katı değildir. Osmanlı İmparatorluğu'nda tımar sistemi yüzyıllar boyu işlemiştir.Peki Osmanlı'nın tımar düzeninden ne beklentisi vardı? İlk olarak topraklar boş kalmayıp işlenecek ve böylece olası bir kıtlık önlenmiş olacaktı.Tımar düzeniyle maliye rahatlamış vergi toplama işi ortadan kalkmış olacaktı.Devlet büyük bir orduyu hiçbir külfete katlanmaksızın,sürekli olarak elinin altında bulacaktı.Ve en önemlisi merkez dışında oluşabilecek ve sırasında merkeze kafa tutabilecek yerel güçlerin oluşması önlenecekti.Sırf bu amaç ve bu beklenti bile Osmanlı toprak düzeninin bir feodalite olarak sayılmaması gereğini yeterince açıklıkla ortaya koymaktadır.Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu günden itibaren "feodalleşmeye" karşı sürekli bir savaş vermiş ve bu savaşını yüzyıllarca başarıyla sürdürmüştür.Osmanlı, tebasındaki halka ister müslüman olsun ister gayri müslüm herzaman iyi davranmış en azından en alt sınıftakileri bile ezmemiştir. Ortaçağ feodalitesindeki insan soykırımı,serflerin bir ülkenin vatandaşı olmaktan çok uzak adeta birer köle gibi görülmesine Osmanlı İmparatorluğu'nda rastlanmamıştır. Bir devlet içinde medeni ve siyasi haklara,özellikle de seçmen olma hakkına sahip kişi vatandaş olarak nitelendirilebilir.Vatandaşın tanımı ve vatandaş olmayandan ayrımı için tarih boyunca ve bulunulan yere göre çeşitli ölçütler kullanılır.Önce doğum yeri özelliklede aile kökenine bakılır.Sonra hukuki ölçü gelir.Bir de ekonomik,daha doğrusu mali bir ölçüt kullanılır.Belirli tipte ve belirli miktarda mal varlığına sahip olan ve belirlenmiş koşullar altında devlet bütçesine katkıda bulunan kişi vatandaştır.Bu ölçüt genellikle,vatandaş olanla olmayanı ayırmaya değil,vatandaşlar arasında vatandaş olup tüm siyasal haklarını gerçek anlamda kullananları belirlemeye yarar.Böylece,kendisini onurlandıran bir niteliğe karşı ödevlerinden başka hiçbir yükümlülüğü olmayan "edilgen" vatandaşa karşılık bir "etken" vatandaş kavramı ortaya çıkar.Vatandaşlık kişiye birtakım haklar kazandırır,ama buna karşılık en başta vergi borcu ve askerlik olmak üzere birtakım yükümlülükler de getirir. Gerçek vatandaşlık seçme ve seçilme hakkıyla geliyorsa,bunların temelinde de özgür düşünce ve demokrasi yatar.Günümüzde krallıkların yıkılıp yerini halkın kendi kendini yönetebildiği cumhuriyet rejimiyle yönetilen ulusal devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber insan buna bağlı olarak da vatandaş kavramı ön plana çıkmıştır.İnsanlar artık toplumdaki statülerini, gerek iş yaşamındaki kariyerleri gerekse diğer insanlarla etkileşimleriyle kendileri belirlerler.Eskiden bir serfin oğlu olarak doğan birinin bir daha bir üst sınıfa çıkma ihtimali yokken yüzyılımızda insanlar ufak bir bakkal sahibiyken holdingler sahibi bir iş adamına dönüşebiliyor.İnsan hakları,eşitlik,hürriyet,özgür düşünce,demokrasi gibi kavramlar artık insana verilen değerin ne kadar arttığını ve bir ülkenin vatandaşlarını nasıl sahiplenip koruduğunu bizlere gösteriyor