| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bilgi Deposu

61 "eğitim" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"eğitim" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Ebu Reyhan El Biruni kimdir?

 

Ebu Reyhan El Biruni

Lotfi Hermi,
Ingilizceden çeviren Özcan Özbilge

Stephen Humpreys, ulema sinifinin Islam tarihindeki rolü ve yerinden söz ederken, söyle yazar [d1] :

Ulema nedir ve kimlere denir? Ulemanin ne olmadigi daha kolaylikla söylenebilir, zira onlar ne bir toplumsal-iktisadi sinif, ne açiklikla tanimlanmis ayricalikli bir tabaka, ne soya dayali bir kast, ne bir temsili güç [d1a], ne de bir mesleki zümre olustururlar. Metinlerimizde yari-okumus köy imamlari ve alim kadilar, sokak tahrikçileri ve sultanlarin özel danismanlari, ruhani meclis üyeleri ve kelbi siyasetçiler olarak ortaya çikarlar. Bazilari zengin ve etkili ailelerin evlatlaridir, diger bazilariysa irak köylerden gelme yoksul göçmenler ... Kisacasi, ulema, Islam toplumunda siniflandirilmasi olanakli tüm öbekleri keserek geçer ve bir siyasi, toplumsal, kültürel roller çoklugunu üstlenir görünmektedir. Fakat bu belirsizlige ragmen, bunlarin, Islam toplumunun can alici bir unsuru olduklari asikardir - gerçekte toplumu digerlerinden ayirdedici bir sekilde Islami kilan ulemadir ve nereye baksak onlarla karsilasiriz.

Humpreys, ulemanin çogunun (eger tümünün degilse) ortaçagin de facto bilim dili Arapça konusup yazdiklarini, pek çogunun aslen Arap olmadiklarini ve tümünün de dini edebiyatin üstadlari olmadiklarini eklemis olmaliydi [d2].

Ebu Reyhan el-Biruni'nin demir aldigi liman ve adinin kapsaminda anilmasi gereken soylu miras, iste bu siniftir.

1 Ebu Reyhan el-Biruni Kimdir?

Çok sayida Islam vakanüvisleri el-Biruni'de, bilimsel arastirmacilikta hakiki Islam ruhunun temsilcisini görürler. Matematikçi olarak yetistirilmis olan El Biruni, daha sonralari kimya, gökbilim, tarih, cografya ve eczacilik alanlarina atilmis ve ortaçag Islam bilgisinde, par excellence, yetke oldugunu kanitlamistir. Arapça, Farsça, Sanskritçe ve Yunanca'ya hakimiyeti, kadim uygarliklarin hazinelerine erismesini saglamis ve bunlarin hakikatlerini kavramasina vesile olmustur.

E. Sachau'nun sözleri üstüne fikir belirtirken, Alman oryantalist F. Krenkow (1872-1953) söyle yazar [d3]:

Biruni'yi yeryüzünde yasamis en büyük zeka olarak niteledigi ifade edilen Profesör Sachau kadar bir hayranlik içersinde olmasam da, ben de digerleri gibi, onun son derece müstesna bir insan ve zamaninin ötesinde oldugunu, hemen kabul ederim.

Bilim tarihçisi George Sarton (1884-1956), 11. yüzyilin ilk yarisini Biruni yüzyili olarak adlandirmisti [d4].

Ebu Reyhan Muhammed Ibni Ahmed el-Biruni el-Harezmi (yapiti El-Asar-el-Bakiyye'de [d4a] yazan ismiyle), Harezm (bugünkü Özbekistan'da modern Hive ya da kadim Hurazma) sehri disinda (birun Farsçada dis, disindan anlamlarinda) hicri 362 (miladi 972 ya da 973) yilinda dogdu [d5] [d6] [d6a].

Semsi, Biruni'nin dogum yerine dair 14 ayri rivayet oldugunu ve kökeni üstüne degisik uluslar arasinda anlasmazliklar bulundugunu kaydeder. En güvenilir ya da en azindan en çok kabul gören rivayet, Hakim el-Samani'nin Kitab-ül-Ensab'ta aktardigidir. ``SSCB Biruni'nin Özbek ulusunun bir temsilcisi oldugunu savlar. Iran, hayatinin çogunu orada geçirmis oldugundan, üstünde hak iddia eder. Türkiye, onun sahsinda Orta Asya Türklügünün bir numunesini görür." ... bunlar ``Biruni'nin insanligin bütününe açik ruhuyla" çelisen tutumlardir. ``O degil miydi, belirli Hindu mezheplerini, dünyanin kendilerine ait, insan türünün kendi irklariyla sinirli, kendi sultanlarininsa dünyanin efendileri oldugunu ve kendilerinkinden baska bilim olmadigini düsündüklerinden dolayi ayiplayan." [d7]

Biruni'nin ilk egitimini nasil aldigina dair kesinlikli kayitlar yoktur. Bununla birlikte, uzmanlari, kendi de Ebu'l Vefa'nin bir ögrencisi olan ve Menelaos'un Kürebilimi üstüne yazdigi serhle taninan gökbilimci ve matematikçi Ebu Nasr el-Mansur'dan ders aldigini bildirirler. Yine Isa Ibni Yahya el-Mesihi, bir diger hocasidir. Ebu Reyhan isyanlarin ve siyasi entrikalarin belirledigi kargasali bir dünyada yetisti. O, ama, dünyasini biçimlendiren olaylarin etkin bir oyuncusu olarak kivançtan ve utançtan yana payina düseni aldi.

Ebu Reyhan'in hayatinin ilk dönemleri Harezmli Memunogullari'nin idaresi altinda geçti. Iran'in diger bölgelerini dolasti ve Curcan'da 14 yil kadar Sems ül-Maali Kabus'un himayesinde kaldi. Kadim Milletlerin Vakayinamesi'ni bu dönemde yazmistir. Selçuklu hanedani Alparslan'in ölümü ve genç Meliksah'in tahta geçmesiyle sarsilmistir. Hashasinler tüm Iran bölgesinde siyasi suikastlar ve intihar saldirilari düzenlemekte ve doguda yeni bir yildiz yükselmektedir. Sultan Gazneli Mahmud, Orta Asya'nin büyük bölümünü ve çevredeki Iran kent devletlerini fethederek, bu dönemde ün kazanmistir. Harezm de hedefleri arasindaydi. Miladi 1017'de Mahmud Harezm eyaletini ele geçirdi ve siyasi hasmi Ebu Reyhan'i Gazne'ye götürdü [d8].

Ebu Reyhan'in Gazneli Mahmud'a karsi tavri ve onunla iliskisine dair kayitlar çeliskilidir. Ebu Reyhan konusunda, en azindan E.G. Browne'in gözünde çok güvenilir bir yetke olan El Semerkandi, Mahmud'un Ebu Nasr el-Mansur'u, Ebu'l Hayr'i, el-Biruni'yi, Ebu Seyl el-Mesih'i ve Ibni Sina'yi (tüm filozof ve bilim adamlarini) himayesine davet ettigini, ``ilk üçünün daveti kabul ettiklerini, son ikisinin ise aksine Curcan'a gittiklerini" bildirir. Bu nedenle, Harezm hakimi Memunoglu Ebu'l Abbas, hicri 407'de sakiler tarafindan öldürülmesi üzerine sefere çikarak eyaleti ele geçiren Mahmud, ``Harezm sarayi sakinlerinin hemen hepsini hicri 408 baslarinda Gazne'ye tasimistir." Kesinlikle bildigimiz, ancak, Biruni'nin tutsak düsmesinden pek az bir zaman sonra Kabul ve çevresinde gökbilimsel ölçümler yapmakta oldugudur. Mahmud'un divaninda gökbilimcisi ve yildiz falcisi olarak yer alan Biruni, sultanin, övülen Hindistan fethi de dahil olmak üzere, seferlerine katildi.

Hicri 422'de, Hindistan'da 14 yil geçirdikten sonra dönmüs oldugu Gazne'de, en önemli çalismalari olan Kitab el-Hind'i ve Kitab el-Tefhim'i (Anlatilar) bitirdi.

Mahmud'un 421'de ölümünü ogullari arasinda baslayan taht kavgasi izledi. Biruni'nin Mahmud'un oglu Mesud'a Herat'a kaçisinda eslik ettigi bildirilir. Orada öldürülen isyankar kardes, Biruni'nin gökbilim derlemesi El Kanun el-Mesudi'yi ithaf ettigi kisidir.

2 Eserleri

Biruni'nin ilgisi ilk egitimini almis oldugu matematikten tarih ve tarih dizimine, gökbilim ve cografyaya, tibba, mineralbilime ve eczaciliga kaymistir. Gerek doguda, gerekse batida, önemli dini Hint eserlerinden yaptigi çeviriler, en büyük katkisi olarak görülür.

Arapçada Hint uygarligi üstüne ilk derleme olan Kitab el-Hind'te, seylerin yaratilisi ve türleri üstüne Sakaya adli bir kitabi ve yine bedeni terkeden ruha ne oldugunu konu edinen Patancali adli bir diger kitabi, Sanskirtçeden çevirmis oldugunu belirtir [d9a]. Patancali, bu yüzyilin baslarinda Fransiz oryantalist L. Massignon tarafindan Istanbul'da bulunmustur [d10]. Eukleides'in ``Ogeler" ve Ptolemaios'un ``Almagest" eserlerini Sanskritçeye çevirmis oldugu bildirilir.

Yakut, Mücem ül-Alem'de Biruni'nin 180 eserini siralar. El Biruni, bizzat kendi de, Fi-Fihrist Kütub Muhammed Ibni Zekeriya el-Razi'de, 114 eserini siralar.

Eserlerinin çogunu Arapça ve bir kaçini da Farsça yazmistir, ``anadilinin bunlardan biri olmamasina ragmen". Arapçaya özel bir tutkunlugu vardi [d11].

Dünyanin bilimleri Araplarin diline bahsedilmistir. Böylelikle güzelleserek kalplere islediler. Dilin güzelligi toplar ve atar damarlarda dolasti.

Aristoteles karsiti felsefeye hakimdi ve Muhammed Ibni Zekeriya el-Razi'nin bir elestirisini yazmisti. El Biruni, karsilikli bir saygi ve dostlugu hissettiren el-Feta el-Fazil (bilge genç) adiyla hitap ettigi Ibni Sina'yla yazismalarinin kaydedildigi ``Sorular ve Cevaplar" dizisinde Yunan felsefesinin çesitli yönlerini reddetmistir.

Bir dostu için yazdigi El-Fihrist'te söyle der: ``Ebu Zekeriya'nin (el-Razi) gördügüm ya da edindigim kitaplarini senin için siraliyorum. Bunu, sana derin saygim vesile olmasaydi, yapmazdim. Zira, korkarim, böyle bir seyi yapmakla, onun düsüncelerini onaylayan bir izleyicisi oldugumu düsünecek olan düsmanlarinin nefretini üzerime çekecegim." Ancak yine de, Razi'nin, dogru olmadigini düsündügü bir iddiasindan dolayi, kirk yili Mani'nin ``Gizler Kitabi"ni arayarak geçirmistir. Sonunda, kitabi Hamadan'da bir askerin elinde bularak aldiginda, kendi ifadesiyle ``kizgin çölde su bulmus biri gibi neseyle dolmustu".

Kitab ül-Cevahir'de, altinin agirlgini esas alarak dokuz madenin ve yine safirin agirligini esas alarak dokuz degerli tasin özgül agirliklarini, hidrostatik ilkeleri (Arkhimedes yöntemiyle) uygulayarak hesaplar. Örnegin, altin için 19.05-19.26 (gerçekte 19.29), bakir için 8.72-8.83 (gerçekte 8.85), civa için 12.74-13.59 (gerçekte 13.56) ve pirinç için 8.55-8.67 (gerçekte 8.40) degerlerini vermektedir. Kitap, ``mineralbilimde ortaçagda yazilmis en bütünlüklü metin" addedilmektedir [d12].

El Kanun el-Mesudi'de, zamanin gökbilimine hakimiyetini, önermelerini kuvvetli matematik kanitlamalarla açarak göstermistir. Yine, göksel cisimlerin, bunlarin devinimlerinin ve uzakliklarinin incelenmesi için gerekli geometrik ve cebirsel kavramlari vermistir [d13].

Yermerkezli (dünyanin evrenin merkezinde oldugu) bir evren görüsüne sadik kalmakla birlikte, günesmerkezli evren görüsünden de haberdardi. Bu ikincisinden, sonralari, geçerli kanit olmayisi nedeniyle vazgeçmek zorunda kalmistir.

Cografya konulu kitabi Kitab Tahdid Nihayet el-Amakin'de (Kentlerin Koordinatlarinin Belirlenmesi) , degisik bölgelerin sadece hayvan ve bitki örtülerini degil, ayni zamanda haiz olduklari mineralleri de isleyerek, betimleyici cografya dalini baslatmistir. Dünya haritasi, günümüze ulasan en eski dünya haritalarindan biridir. Indüs vadisinin, çökelti ürünü oldugunu, dogru olarak, öne sürmüstür.


 El-Biruni'ye göre ``eski dünyanin" cografyasi. Güneyin nasil Kuzey kutbunda yer aldigina dikkat ediniz. Ebu Abdullah el-Idrisi'nin (1100-1166) ünlü ve günümüze ulasmis dünya haritasinda da durum aynidir. Haritayi kendi çevresinde döndürdügünüzde degisik ülkeleri ayirdedeceksiniz: Afrika, Arap yarimadasi, Italya, Ispanya ve Küçük Asya açiklikla görülüyorlar. (Nasr, s. 144)

Kitab fil-Usturlab'da, Biruni, dünyanin çevresini hesaplamak için kendi yöntemini tarif eder. El-kanun el-Mesudi'de, bunun ulastigi en basarili ölçümünü verir. Bir kez Curcan'da bir kez de Hindistan'da olmak üzere, iki kez deneye girismistir.


El-Biruni'den dünyanin çevresinin ölçümü. (Nasr. s. 129). Kullandigi söyle: , h = dagin yüksekligi, R = dünyanin çapi, daralma açisi.

Biruni, matematikte kendi sinüs cetvellerini gelistirmistir. Bir çemberin kenarlari içine oturtulmus düzgün bir çokgenin bir kenarinin uzunlugunu, çemberin yariçapi cinsinden bulmayi saglayan genel bir formül verir. Bu formülle, bir dokuzgen için üçüncü dereceden söyle bir denkleme ulasir: x3 - 3x +- 1 = 0. Bu denklem için üç ayri çözüm yöntemi önerir. Kullandigi yöntemlerden biri ardisik yaklasimlar yöntemidir. Örnegin, 40 derecenin sinüsü için 0.68404032 degerini elde etmistir. Yine pi sayisi için, takribi 3.1417466 degerini bulmustur. Schoy 1926'da American Mathematical Monthly'de ``El-Biruni'nin Chord 40'o Yaklasim Yöntemi" üstüne bir deneme yayinlamistir. Biruni'nin Gazne caminde kullanilmak üzere, Roma takvimini esas alan bir saat düzenegi icat ettigi, ancak imamin islami olmayan bir takvimi esas aldigi gerekçesiyle saati reddettigi bildirilmistir.

El-Biruni, eczacilik konusundaki kitabi Kitab el-Saydallah'i bitirdiginin ertesi yili, hicri 443'de (1051) 78 yasinda öldü. Hiç evlenmedi ve hayatini bekar olarak tamamladi. ``Denilir ki basini kitap okumaktan hiç kaldirmamis ve disariya yilda sadece iki kez, bayramlarda ihsan elde etmek amaciyla çikmistir" [d14].

Abdülkadir Geylani kimdir?

Abdülkadir Geylani 
 
 Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavsü'l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü'l-Hayr'dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077
 (H. 471)de İran'ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat'ta vefat etti. Kabri Bağdat'tadır.
 
 Önce doğduğu yer olan Geylan'da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya'la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer
 ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa'id Ali Mahzumi'den ve Ebü'l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas'tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis
 mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu. Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat'ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir
 kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat'ta defnedildi.

Pertevniyal Lisesinin tarihçesi nedir?

PERTEVNİYAL LİSESİNİN TARİHÇESİ

Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan, kocası II. Mahmut için bir okul yaptırmak isteyerek Pertevniyal Lisesi’nin temelini 6/Nisan/1872 tarihinde atmıştır. Sübyan ve rüştiye okulları olarak öğretime başlayan okul 1911 tarihinde Aksaray yangınında yandı ve Sinekli Bakkal civarında bir konakta yine Mahmudiye Rüştiyesi olarak tedrisata devam etti. 1930’da mütevelli Osman Bey okulun birikmiş paraları ile bugünkü yerinde 17 odalı kısmı inşa ettirmiştir. İlkokul olarak yapılan bina çevrenin arzusu ile liseye çevrilmiş ve 15/Ekim/1930’dan itibaren lise ve ortaokul bir arada çalışmaya başlamıştır. Adı Vekiller Heyeti kararı ile Pertevniyal Lisesi olarak kabul edilmiştir. 1937 tarihinde ihtiyaca cevap vermeyen binaya bahçe bölümünde ilave yapılmış ve 1938/1939’ da hizmete girmiştir. 1949/1950 yılında lise Çapa’daki Öğretmen Okulu’na nakledilmiş ve bir yıl burada çalışarak 1950/1951 öğretim yılında bugünkü binaya taşınmıştır. 1952 yılında yalnız lise olarak kullanılmıştır. Öğrenci artışı karşısında 24/Eylül/1956 tarihinde Müdür Esat İnetaş zamanında 15 odalı ek inşaat yapılmış ve 1962/1963 öğretim yılından itibaren çift tedrisat uygulanmaya başlanmıştır. 1963/1964 yılında 52 sınıf haline getirilen Pertevniyal Lisesi’nin 8 sınıfı Oruçgazi İlkokulu’nda öğretime devam etmiştir. Öğretimin öğrenci izdihamı karşısında zorlaşması nedeniyle 1963’te müdürlük tarafından teşebbüse geçilerek Milli Eğitim ve Bayındırlık Müdürlerinin muvafakatı ile bahçedeki ilave inşaat ve ahşap binaların yıktırılması ile 1966 yılında inşasına başlanan ve 1968 yılında tamamlanan yeni bina 3/Mart/1969 tarihinde Vali Vefa Poyraz, Milli Eğitim Müdürü Ali Yalkın ve Müdür Ahmet Dinç zamanında törenle öğretime açılmıştır.

Kronolojik Sırayla Osmanlı padişahlarının hayatları

 

Osmanlı Padişahları

Padişah: İslâm devlet hükümdarlarına verilen en yaygın unvanlardan. Bu unvan daha ziyade çok geniş topraklara sahip hükümdarlar için, Osmanlı Devleti' nde ise, hükümdarın örfî sıfatlarını ifade eden başlıca tabir olarak kullanılmıştır. Padişah unvanı, ilk devir Osmanlı tarihlerinde Osman ve Orhan beyler için kullanıldığı görülür. Ancak bu devirde Kastamonu ve Karaman beyleri için de padişah unvanı kullanılmıştır.
Osmanlı hükümdarları, Orhan Gazi'den itibaren, İslâm bir niteliği olan "sultan" unvanını da kullanmışlardır. Selçuklularda bir ananeyi devam ettiren ve devletin temelini kuran gazilere izafeten de "sultanü'l- guzal ve'l- mücahidin" (Mücahidlerin ve gazilerin sultani) lâkabını erken devirde isimleriyle beraber zikretmişlerdir. Bundan başka her hükümdar gazi olarak anılmıştır.
14 ve 15 yüzyıllarda Osmanlılar için daha çok en büyük hükümdar manasında "Hüdavendiğar" kullanıldı. Sultan Birinci Murad Han' in unvanlarından olan Hüdavendiğâr, Osmanlıların Anadolu'daki diğer beyler üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamalarının bir işareti olarak kabul edilir.
Padişahın tuğra ve adını taşıyan belgelerin adi yanında mutlaka tek veya çok terkiplerden yapılan sıfatlar bulunurdu. Bunlar: Nisân-i serîf-i âlisân, Mektûb-i meveddet-üslûp, Ahidnâme-i izzet-nümûn, Ahidnâme-i hümâyûn, Nâme-i hümâyûn-i izzet ve saâdet-meshûn, Nâme-i hümâyûn meserret-makrûn, Nâme-i hümâyûn-i izzet makrûn, îltifat-nâme-i padişahı, Nâme-i serîf, Hatt-i şerif, Nâme-i saâdet-unvan, Hatt-i hümâyûn, Emr-i padişahı, Emr-i şerif, Hükm-i serîf, Emr-i münîf-i vâcibül ittibâ', Tevkî-i refî-i hümâyûn, Ahd-i şerif, Ahd-i hümâyûn, Fermân-i celîlülkadr, Fermân-i hümâyûn, Fermân-i besâret-unvân.
Osmanlı padişahlarının çok mühim hallerde yazdıkları nâmelerde, yabancı hükümdarlara gönderdikleri ahidnâmelerde; hâkimiyet ve salâhiyet sahalarını belirten unvanlar kullanılırdı. Bunlardan, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 1553'de Leh kralına verilen ahidnâme-i hümâyûndaki unvan: (Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'1-meliki'l-mennân Akdeniz' in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Sam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medîne'nin ve Kudüs' ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Sah Hân'ım..."
Osmanlı padişahlarının örfî selâhiyetleri, İslâm hukukuna muhalif olmamak şartıyla, eski Türk telâkkileri ile Orta Doğu'daki telâkkileri birleştirilerek ortaya konulan Osmanlı sentezidir. Kısaca Osmanlı padişahı, Osmanlı tarihinin bir mahsûlüdür. Fatih devri tarihçilerinden Dursun Beg, Tarih-i Ebu'l-fetih adli eserinin girişinde, padişahların sahip olması gereken hususiyetleri, selâhiyetleri geniş şekilde açıklamaktadır.
İslâm Hukukunun tatbiki ve yayılması da, padişahın vazifeleri cümlesindendi. Buna bağlı olarak padişahların hâkimiyet sahası, İslâm Dîni ile sınırlandırılmıştı.
Osmanlı Devleti'nin tarihi boyunca İslâm Hukuku, devletin bütün icra faaliyetlerini murakabe etmiştir. Yapılacak bütün önemli isler, Seyhü'I-İslâm’ın fetvasına dayanılarak icra edilmiştir. Kanunî Sultan Süleyman Hân vefat ettiğinde devrindeki çeşitli konularda aldığı Seyhü’I-İslâm Ebû Suud efendi'nin fetvalarını beraberinde defnedilmesini istemiştir.
Osmanlı padişahlarına diğer imparatorlarda bulunan bazı fevkalâde özellikler verilmemiştir. Padişah, ne Japon imparatoru gibi Günesin oğlu, ne de Firavun gibi tanrı idi, sadece Allahü teâlânin âciz bir kulu idi. Cuma namazlarından sonra padişaha "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!" diye bağıran halk, ona âciz bir kul olduğunu hatırlatırdı. Tarih kitaplarında ve teşkilâtla alâkalı eserlerde, Padişahlığın Allahü teâlâ tarafından verilen çok mesuliyeti) büyük bir vazife oldu
ğu belirtilirdi. Bu emanetin, ahaliye iyi muamele, orduya bakim, memleketin muhafazası ve Dîn-i İslâm' a hizmetle korunacağı yazılıdır.
Padişahların gelirleri ise başlıca iki kaynardan gelirdi. İlki yapılan gazalardaki ganimetlerin beste biri idi. Bu gelir harplerin yapılamamaya başladığı devirlerden itibaren kesilmiştir. Diğer önemli gelir kaynağı da kendilerine tahsis edilen haslardan elde edilenlerdi. Bu gelirler saray ve askerin masraflarına ve bayındırlık eserlerine harcedilirdi. Oturdukları saraylar ve eşyaları devlet mali idi. Padişahlar sadece tasarruf hakkına haizdiler.
Altı yüz seneden fazla Türkler'in ve Müslümanların lideri durumunda olan padişahlık müessesesi,Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ilga edilmiştir. 23 Nisan 1920'de padişahın yetkilerinin, Büyük Millet Meclisine devredildiği ilân edilmiş, 30 Ekim 1922 ve 2 Kasım 1922 tarihli Büyük Millet Meclisi kararları ile de padişahlık tamamen ilga edilerek, sadece halifelik Osmanlı ailesinin uhdesinde kalmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde "Hilâfetin ilgasi ve Hanedân-i Osmanî'nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun" ile de halifelik ilga edilerek, Osmanlı hanedanına mensup bütün aile fertleri yurt dışına çıkarılmıştır.

1) I. Osman:

1258 yılında doğmuş,1326’da ölmüştür. Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Bey Ertuğrul Gazinin oğludur. Yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Babasının uç beyi olarak yerleştiği Söğüt’te doğduğu sanılmaktadır.

Gençliğinde yiğitliğinden dolayı “Kara Osman” lakabıyla ünlenmiştir. Daha sonra Bizans’a karşı bir gaza önderi vasfını kazandığı ve Gazi olarak anılmaya başlandı. Osmanlı Beyliği bağımsızlığını ilan ettikten sonra da Bey unvanını aldı. Osman Beyliği’nin kuruluşu sırasında yararlılıklar gösteren Ahi Şeyhi Edebalı yakın bir dostluk kurmuş ve ondan çok şey öğrenmişti. Daha sonra da Edebalı’nın kızı Mal Sultanla evlendi. 1281’de oğlu Orhan dünyaya geldi.

Osman bey adil ve eşitlikçe yönetimiyle halkın sevgisini kazanmıştı. Topraklarını genişletmek için Bizans’a karşı amansız savaşlara girmiş ama yöredeki Türk beylikleriyle çalışmaktan sürekli olarak kaçınmıştı.

Osman Bey son yıllarını hasta olarak Yenişehir’de geçirdi. Beyliğin yönetimini oğlu Orhan’a bırakmıştı. En büyük isteği Bursa’nın alındığını görmekti . Bu isteği gerçekleşti ve 1326'da ölümünden kısa bir süre önce Bursa alındı. Önce Söğüt’e babasının yanına gömüldü daha sonra cenazesi Bursa’da yaptırılan “Gümüşlü Kümbet”e taşındı.

Osman Bey son yıllarını hasta olarak Yenişehir’de geçirdi. Beyliğin yönetimini oğlu Orhan’a bırakmıştı.

2) I. Orhan:

1281 yılında doğmuş, 1361’de ölmüştür. Osmanlı Devletinin ikinci padişahı Orhan Bey Osmanlı Gazi’nin oğludur. Yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Söğüt’de doğduğu bilinmektedir ama doğum tarihi kesin değildir. Genç yaşta babasının yanında savaşlara katılan Orhan başarılarından dolayı“Gazi” unvanını aldı. Bir Bizans kalesi olan Yarhisar’ın fethi sırasında büyük yararlılıklar gösterdi. Bu savaş sırasında Yerhisar tekfurunun kızı Halafira esir düşmüştü. Orhan Bey Osmanlılar arasında Nilüfer Halun olarak anılan Halafira’yla 1299’da evlendi. Oğulları Süleyman ve Murad’ın annesi Nilüfer Hatundur. 1346’da Bizans İmparatoru Kanta kuzenos’un kızı Teodora’yla evlendi.

Başarılı ve cesur bir yönetici olan Orhan Bey Osmanlı topraklarını doğuda Ankara’ya batıda Edirne’ye kadar genişletti. O güne kadar ahiret töreleriyle yönetilen beylikte ilk devlet kurumlarının temelleri Orhan Bey döneminde atıldı. Bu kurumların en önemlisi devlet işlerinin görüldüğü divandır. İlk düzenli orda bu dönemde kuruldu ilk Osmanlı parası yine Orhan Bey tarafından bastırıldı.

Son yıllarını Bursa’da geçiren Orhan Gazi 1361’de öldü. Mezarı Bursa’da gümüşlü kümbette babası Osman Gazinin yanındadır.

3) I. Murad:

Orhan Gazi’nin altı oğlundan biri olan Murad Bursa’da 1326 yılında doğdu.

Genç yaşta Bursa sancak beyliğine getirildi. Başarılı ve cesur bir savaşçıydı. Ağabeyi Süleyman Paşanın yanında Rumeli fetihlerine katıldı.Bu savaşlardan birinde Süleyman Paşa ölüne tahtın varisi Murad oldu. Orhan Gazi’nin 1361’de ölümünden sonra tahta çıktı.Aynı yıl kendisine rakip gördüğü iki kardeşini öldürttü.Bu olay Osmanlı tarihinde örneğine çok sık rastlanacak olan taht için kardeş öldürtme geleneğinin başlangıcıdır.

Hüdavendiğar veya Gazi Hünkar lakabıyla anılan I.Murad Avrupa’daki Osmanlı topraklarını Sırbistan’a kadar genişletti.Osmanlılar’a karşı ilk Haçlı ordusu I.Murad’ın askeri başarıları üzerine oluşturmuştur.

I.Murad 28 Ağustos 1389’da I.Kosova Savaşı sırasında Milas Obiliç adlı bir Sırp soylusu tarafından öldürüldü.

4)I. Bayezıd:

1360 yılında doğmuştur. Dördüncü Osmanlı Padişahı I:Bayezıd Bursa’da doğdu.Genç yaşta babası I.Murad’la birlikte seferlere katıldı.Savaş alanlarındaki cesaretinden ve suratinden dolayı “Yıldırım” lakabını aldığında henüz 14 yaşındaydı. 1378’de babasının isteği üzerine Germiyanoğlu Beyi Süleyman Şah’ın kızı Sultan Hatun’la evlendi.İstanbul’u ilk kuşatan Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezıd’tır.İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı bu kuşatma sırasında yaptırıldı.Bu dönemde İstanbul’da bir Türk mahallesi kurulduğu bilinmektedir.

Bayezıd okuma-yazma bilen ilk Osmanlı padişahıydı.Adil ve ileri görüşlüydü.Aynı zamanda başarılı bir komutandı.Bakanlar’daki fetihleri ve Nigbolu Savaş’ında Haçlı ordusuna karşı kazandığı zafer Bayezıd’a İslam dünyasında büyük ün kazandırmıştı.Bu başarıları nedeniyle Mısır’daki Abbasi halifesinden“Sultan” unvanını aldı.

Yıldırım Bayezıd 1402’de yapılan Ankara Savaş’ında Timur tutsak düştü.Yedi ay süren tutsaklıktan sonra 9 Mart 1403’te Akşehir’de öldü.Tutsaklığa dayanamayıp ihtihar ettiği de söylenir.

5)I. Mehmed:

1379 yılında doğmuştur.Osmanlı Devleti’nin beşinci padişahı olan Çelebi Mehmed Bursa’da doğdu.Babası Yıldırım Bayezıd tarafından Amasya sancakbeyliğini atandığında henüz 11 yaşındaydı.Babası ve üç kardeşiyle birlikte Ankara Savaşı’na katıldı.Bu savaşta Osmanlılar yenik düştü ve Osmanlı toprakları Bayezıd’ın oğulları arasında paylaştırıldı.Çelebi Mehmed Osmanlı tahtını için kardeşleriyle mücadeleye dönemi Osmanlı tarihine padişahsız dönem anlamına gelen “Fetret Devri” olarak adlandırılır.

Çelebi Mehmed bu mücadelenin sonunda tahta çıkmış ve Osmanlı Devleti’ni yeniden tek yönetim altında toplamıştır.Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu sayılır.

Çelebi Mehmed Edirne’de avlanırken rahatsızlanarak felç oldu,kısa bir süre sonrada 1421 yılında öldü.Cenazesi Bursa’ya götürülerek Yeşil Türbeye gömüldü.

6)II. Murad:

1404 yılında doğmuştur.Osmalı Devletinin altıncı padişahı II.Murad Çelebi Mehmed’in oğludur.

Babasının Ankara Savaşından sonra çekildiği Amasya’da doğdu.Çelebi Mehmed’in ölümü üzerine 1421’de tahta çıktı.Hükümdarlığı döneminde Balkanlarda Osmanlı egemenliğini güçlendirmek için çaba sarfetti.

II.Murad alçak gönüllü, merhametli ve adil bir hükümdardı.Bilim ve sanata önem verir, bilgin ve sanatçıları korurdu.Döneminde II.Murad’ı konu alan çok sayıda manzum eser yazılmıştır.Kendiside“Muradı” mahlasıyla şiirler yazardı.

II.Murad 3 Şubat 1451’de Edirne’de öldü.Vasiyet üzerine Bursa’da kendi yaptırdığı Muradiye Camisi’nin yanındaki türbesine gömüldü.

7)II. MehmedFATIH SULTAN MEHMED)
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, uzun boylu, dolgun yanakl
ı, kırmızı, beyaz tenli, kıvrık burunlu, kolları adaleli ve kuvvetli bit padişahtı.Yedi tane yabancı lisan bilirdi. Âlim, Sâir ve sanatkârları toplar ve onlarla sohbetten çok hoşlanırdı. Gayet soğukkanlı ve cesurdu. essiz bir kumandan ve idareci idi. Yapacağı isler hususunda, en yakınlarına bile hiç birşey sızdırmazdı.

Fatih Sultan Mehmed'in ömrü seferlerle geçti. Yıkılmaz diye bilinen Bizans'ı yıktı. Ìstanbul'u fethetti.

Ayasofya kilisesini cãmiye çevirdi. Kıyamete kadar cãmi olarak kalmasını istediği bu muhteşem mâbed için ,mükemmel bit vakfiye yazdırttı. (Başvekâlet Arşivi Tapu Defterleri No: 20, 27, 167, 251) 1127 sene kilise, 481 sene de cãmi olarak kullanılan Ayasofya, 1934'de müze haline getirildi.

Hz. Fatih, Enez'i, Galata ve Kefeyi Osmanlı topraklarına dahil etti. Limni, Ìmroz, Semendirek, Taçoz, Bozcaada ve Bosdan'ı aldı. Belgradı muhasara ettiği zaman çarpışmaya bizzat katildi. Alnından ve dizinden ciddi şekilde yaralandı. 1458'de Mora'yı kısmen, bir sene sonra da Sırbistan'ı tamamen aldı. 1461'de Amasya'yı ve Ísfendiyar Ogulları Beyliğini Osmanlı topraklarına dahil etti. Trabzon Rum İmparatorluğunu ortadan kaldırdı. 1462'de Romanya, Yayçe ve Midilli'yi aldı. 1463 senesinde Papa'nın büyük gayretleri ile toplanan ve savaşa katılan herkesin altı aylık günahının affolunacağı ilân edilen 20 devletin katıldığı bir haçlı ittifakı ile 16 sene savaştı. 1463'de Bosna'yı fethetti ve Hersek'i de tabiiyeti altına aldı. 1466'da Konya ve Karaman'ı aldı. Arnavutluğu tamamen Osmanlı topraklarına kattı. 1470'de Ağrıboz'u aldı. Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında kesinlikle yendi. Zafer Sükranesi olarak kırk bin esiri salıvererek, hürriyetlerine kavuşturdu. 1476'da Boğdan'ı Osmanlı topraklarına kattı. Otuz sene içinde tam yirmi beş seferi bizzat kendisi idare etti. 900.000 bin kilometrekare olan topraklanma 2.214.000 kilometrekareye çıkardı.

Fatih Sultan Mehmed, Venedikliler tarafından tertiplenen tam on dört suikastten kurtuldu. Son suikastten ise kurtulamadı. Venedikliler, bu büyük hükümdarı, aslen bir Yahudi olan Maestro Jakopo isimli bir doktor vasıtasıyla zehirleterek öldürmeye muvaffak oldular. Tarihçi Babinger'e göre bu suikastçı doktor, Yakup Pasa unvanı ile sarayın doktorları arasında bulunuyordu.

1481 Mayisinin üçüncü günü yine bir sefere çıkmışken, Gebze'de ordugâhında Perşembe günü vefat etti. Papa, Büyük Hakanın ölümünde tam üç gün üç gece bütün kiliselerin çanlarını çaldırtarak sevinç ayinleri yaptırdı. Hz. Fatih 49 sene bir ay beş gün yaşadı. İki imparatorluk,, dört krallık ve onbır prenslik yıkan büyük hükümdarın cenaze namazını Fatih Camiinde Şeyh Muslihiddin Mustafa Vefa Efendi Hazretleri kıldırdı. Türbesi Fatih Camii yanındadır.

Hz. Fatih, Müslüman Türk Milletine yapmış olduğu büyük hizmetlerle, dünyanın en büyük hükümdarlarından birisi olduğunu ispat etmiştir. Ìstanbul gibi, cihanın bir incisi olan, bu muhteşem beldeyi Türk Milletine kazandırmıştır. Yapmış olduğu çalışmalar ile, memleketinde büyük çapta bir imar hareketini gerçeklestirmistir. Bugünün üniversitesi olan (Fatih Külliyesi)ni 1470 senesinde tamamlamış, İstanbul’u fethettiği zaman 8 tane kiliseyi camiye çevirmiş, etrafındaki papaz odalarını da medrese yapmıştır. Ayrıca bir çok Anadolu kasabasında da medreseler yaptırmıştır.

Hz. Eyyûb El - Ensârî'nin (r.a.) kabri Fatih zamanında keşfedildi. Delâil-i Hayrat müellifi Şeyh Süleyman Cezulî ve Allame Ali Kusi Fatih devrinde vefat ettiler.

Erkek çocukları: Mustafa, Cem, Korkut.

Kızı: Gevherhan Hatun

8)II. Bayezıd: Sultan İkinci Bayezıd 3 Aralık 1448'de Dimetoka'da doğdu. Babası cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed Han, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elaydı. Cesur ve atılgandı.
Aynı zamanda çok halim selim ve dinine bağlı bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid'e iyi bir eğitim verdi. O devrin en meşhur alimlerinden ders okutturdu ve bütün İslam ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.
Sultan İkinci Bayezid yedi yaşında iken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün şartlar vardı.
Sultan İkinci Bayezid, dinine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezid-i Veli denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Çok merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.
Arapça ve Farsça'yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslam ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512'de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti.
Erkek çocukları: Mahmud, Ahmed, Şehinşah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Alimşah
Kız çocukları:Aynişah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan, Selçuk ve Hüma Hatun.

9)I.Selim:

Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğluları beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı.Babası Sultan İkinci Bayezid padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim'i Trabzon Sancağı'na tayin etti.
Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletlerle de ilişkisi oldu.
Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.
Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazı bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı.
Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti:
"Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayun benim mührümle mühürlensin."Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi.
Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etti.

Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.
Erkek çocukları: Kanuni Sultan Süleyman
Kız çocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan,
Şah Sultan

10)I.Süleyman:

Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman yuvarlak yüzlü, ela gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.
Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun'dan (Yavuz Sultan Selim'in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul'a, dedesi Sultan İkinci Bayezid'in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi'den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu.

15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509).
Yavuz Sultan Selim'in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak babasına vekalet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.
Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti.
Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icat etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman adaleti seven bir padişahtı. Mısır'dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.
Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

"Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi".

Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa
Kız Çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan

11)II. Selim:

Sultan İkinci Selim 28 Mayıs 1524'de İstanbul'da doğdu. Babası Kanuni Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Hürrem Sultan Slav kökenlidir. Orta boylu, açık alınlı, mavi, gözlü, ince kaşlı ve sarışın bir padişahtı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu'nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.
Sarı Selim olarak da anılan II. Selim, Kütahya sancakbeyi iken aldığı, babası Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın ölüm haberi üzerine İstanbul'a gelerek, 30 Eylül 1566 günü 42 yaşında iken tahta geçti. Sarı Selim daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdardı.
Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa'nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve babası Kanuniye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükümeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatli olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. 8 yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.
Sultan İkinci Selim'in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasi çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmet Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve 15 yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.
Sultan İkinci Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman'dan 14. 892.000 km. kare olarak devraldığı İmparatorluk topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad'a 15.162.000 km. kare olarak bırakmıştır.
Şaheser beyitlerinden biri şudur:
"Biz bülbül-i muhrık-ı dem-i şekvayı firakız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden"
Erkek Çocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir.
Kız Çocukları: Fatma Sultan,
Şah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.

12)III. Murad:

Sultan Üçüncü Murad 4 Temmuz 1546 günü Manisa'nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi Venediklidir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, ela gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.
Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşurdu. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancakbeyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyliğine atandı.
Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa'da devrin en değerli ulemasından dersler aldı. Osmanlı padişahları içinde en alim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim'in vefatı üzerine Manisa'dan İstanbul'a gelerek 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükümet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu'nun tecrübe ve dirayet Sultan ikinci Murad’ın idare tarzı büyük rol oynamıştır.

İçkiye ve eğlence meclislerine düşkün olan Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul'dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta 20 yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camisinin avlusuna defnedildi.

Erkek Çocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseryin , Korkud, Ali, Kız Çocukları: Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan.

13)III. Mehmed:

Sultan Üçüncü Mehmed 26 Mayıs 1566'da Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. Çok kuvvetli bir ilim tahsili yaptı ve Tacüt-Tevarih yazarı Hoca Sadeddin Efendi'den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583'te Manisa sancakbeyliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa'dan, babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da Osmanlı tahtına oturdu.

Sultan Üçüncü Mehmed annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hakimiyet kurdu. Bazı konularda padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dinine çok bağlı ve tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed'in (S.A.V) ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celali isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.21 Aralık 1603’de Topkapı Sarayında öldü.Mezarı Ayasofya’daki türbededir.

Erkek Çocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud

14)I. Ahmed:

Sultan Birinci Ahmed 18 Nisan 1590 günü Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Çok mükemmel bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça'yı mükemmel derecede konuşurdu. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed'in vefatı üzerine 21 Aralık 1603'te Eyüb Sultan'da kılıç kuşanarak tahta geçti. Sultan Birinci Ahmed, Kanuni Sultan Süleyman'dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı.

Sultan Birinci Ahmed'in hayatında 14 sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Dinine çok bağlı olan Sultan Birinci Ahmed'in Hz.Muhammed'e (S.A.V) olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:

"N'ola tacım gibi başımda götürsem daim Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Resulün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün"

Sultan Birinci Ahmed yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım'ı,22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında 28 yaşında vefat etti.

Erkek Çocukları: İkinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan İbrahim, Bayezid, Süleyman, Kasım, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzade,Ubeyde

Kız Çocukları: Gevherhan Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan

15)I. Mustafa:

Sultan Birinci Mustafa 1592 yılında Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.

Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed'in padişahlığı süresince, 14 yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler "izale" olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutulmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa Osmanlı hanedanının en büyük erkek evladı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulema, asker ve devlet erkanının ittifakı ile hal edilmiştir. Sultan Genç Osman'ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülus etmişse de 1,5 yıl sonra tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.

Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii valide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.

Sultan Birinci Mustafa, çok dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hatta sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dini

eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.

Sultan Birinci Mustafa ikinci padişahlığının başlamasından 1.5 yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislam fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Akli dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten 16 yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından dolayı Topkapı Sarayında vefat etti.

16)II. Osman:

Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfiruz Haseki Sultandır. Mahfiruz Haseki Sultan Rum'dur. Sultan Genç Osman 14 yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klasiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman, zeki, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.

Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin ve Pertev Paşa'nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.
Kendisine planlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed'in Sultanahmet Camii'nin yanındaki türbesine defnedildi.
Tahta çıkar çıkmaz devlet erkanı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislamdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.
Erkek çocukları: Ömer, Mustafa

Kız çocuğu: Zeynep Sultan

17)IV. Murad:

Sultan Dördüncü Murad 26 Temmuz 1612 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Annesi Rumdur. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.

Sultan Dördüncü Murad çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Dinin hükümlerini çok iyi bilir Şeyhülislam Yahya Efendiye "Baba" diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça'yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de, Hazerfan Ahmed Çelebinin kanat takarak Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçmasıydı.

Sultan Dördüncü Murad'ın saltanatını 2 devreye ayırmak mümkündür. Henüz 11 yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan'ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa'yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir.Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişleridir. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad, biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları bastırmış, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz güçsüz zorba takımını sindirmiş, şiddetli ceza ve hatta idamlarla tekrar idari ve adli nizamı kurabilmiştir.

Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder, inisiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi, hain ve hilekar sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. 17 yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, Niksir hastalığından dolayı henüz 28 yaşında vefat etti.

18)İbrahim:

Sultan Birinci İbrahim 5 Kasım 1615 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Mahpeyker Kösem Sultan Rum'dur. Sultan Birinci İbrahim uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın ani vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkanın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra abisinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına, Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen, Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:

"Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hal eyle ve birbirimizden hoşnut eyle."

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkar bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde boğularak şehit edildi.

Sultan Birinci İbrahim hakkında kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, akli dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii, Emirgüneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir.

Sultan Birinci İbrahim tahta geçtiğinde 25 yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İranlılarla Kasr-ı Şirin Antlaşması'nı imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği mali işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.

Erkek Çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.

Kız Çocukları: Ümmî Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan

 

19)IV. Mehmed:

Sultan Dördüncü Mehmed 2 Ocak 1642'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Turhan Hatice Sultan'dır. Annesi Rusdur. Sultan Dördüncü Mehmed orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir ilim tahsili gördü. Babası Sultan İbrahim'in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte Avcı Mehmed olarak anılır.Beş vakit namazı cemaatle kılardı. İçkiyi şiddetle yasaklayıp, içki imalathanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı. Sultan Dördüncü Mehmed zamanında Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına kavuştu.
Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkanının oybirliği ile 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693'de Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a gönderildi ve Yeni Cami'deki Türbesine, annesi Turhan Sultanın yanına defnedildi.
Erkek Çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.
Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.

20)II. Süleyman:

Sultan İkinci Süleyman 15 Nisan 1642'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan'dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.
Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askeri zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.
Sultan İkinci Süleyman, 4 yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

21)II. Ahmed:

Sultan İkinci Ahmed 25 Şubat 1643 günü İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.
Sultan İkinci Ahmed, Hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. 3 yıl 7 ay 14 gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanuni Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.
Erkek Çocukları: İbrahim, Selim
Kız Çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan

22)II. Mustafa:

Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Giritlidir. Kuvvetli

Tarih öncesi Devirler - Taş Devri - Tunç Devri

 

TARİH ÖNCESİ DEVİRLER(PREHİSTORİK DEVİRLER)

İnsanların varoluşundan yazının icadına kadar olan döneme denir. Tarih öncesi devirlerin birbirinden

ayrılmasında kullanılan araç ve gereçlerin niteliğine bakılmıştır. Buna göre Tarih öncesi devirler

şöyle ayrılır:

1)-TAŞDEVRİ 2)- KALKOLİTİK(TAŞ-BAKIR) DEVRİ 3)- TUNÇ DEVRİ

a)- Eskitaş (Kabataş) Devri

b)- Ortataş (Yontmataş) Devri

c)- Yenitaş (Cilalı Taş) Devri

1)-TAŞDEVRİ:

a)- EskiTaş (Kabataş) Devri: Bu devri yaşayan insan toplulukları ilkel bir göçebe hayat sürmüşlerdir.

Ağaç kovuklarında, mağaralarda ve nehir yataklarında yaşayan insanlar tabiatta hazır bulduklarıyla,

avcılık ve balıkçılıkla geçinmişlerdir.(Avcı ve toplayıcı)

Türkiye'de Eski Taş Devri(MÖ.600.000-MÖ.10.000):

Antalya'da Karain,Beldibi ve Belbaşı Mağaraları Anadolu'da bu döneme ait önemli merkezlerdir.

b)- Ortataş (Yontmataş) Devri: İnsanlığın toplayıcılık ve avcılıktan üretime geçiş yaptığı dönemdir.

Hayvanlar evcilleştirilmiştir.

Türkiye'de Ortataş Devri(MÖ.10.000-8000):

Antalya'da Beldibi mağarası, Göller yöresinde Bardiz, Samsun'da Tekkeköy bu devre ait önemli

merkezlerdir.

c)- Yenitaş (Cilalı Taş) Devri : Tarım hayatı başlamış,köyler kurularak yerleşik hayata geçilmiştir.

Türkiye'de Yenitaş Devri(MÖ.8000- MÖ.5500):

Diyarbakır'da Çayönü, Gaziantep'de Sakçagözü, Konya'da Çatalhöyük önemli merkezlerdir.

NOT: İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yeri olarak Konya Çatalhöyük kabul edilmektedir. İlk üretim

yeri de Çayönü(Diyarbakır) kabul edilir.

2)- KALKOLİTİK(TAŞ-BAKIR) DEVRİ: Taş devrinin sonlarına doğru maden keşfedilmiştir. İlk kullanılan

maden bakırdır.

Türkiye'de Kalkolitik Devir(MÖ.5500-MÖ.2500):

Çanakkale'de Truva, Burdur'da Hacılar, Yozgat'ta Alişar, Çorum'da Alacahöyük'dür.

3)- TUNÇ DEVRİ: Bu dönemde site denilen ilk yönetim örgütleri(devlet) oluşturulmuştur.

Türkiye'de Tunç Devri(MÖ.2500- MÖ.1200):

Anadolu'da üretim artmasına paralel olarak ticaret gelişmiş, toplumsal ilişkiler hızlanmıştır.

Yazı Asurlu tüccarlar tarafından Türkiye'ye getirildi.

NOT: Anadolu'da ilk yazılı belgeler Kayseri yakınlarındaki KÜLTEPE'de bulundu. Böylece Anadolu'da

tarih çağları başladı.(MÖ.2000)

Magna Carta Nedir - Önemi

Anlam olarak Büyük sözleşme büyük ferman anlamlarına gelir.1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.

Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesinde yer alan, “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak veya hapsedilmeyecek veya mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak veya kanun dışı ilan edilmeyecek veya sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır” hükmü, vatandaşların hakları ve özgürlükleri açısından çok önemli kurallar getirmiş olup, hukukun üstünlüğü ilkesinin birçok ülkede yerleşmesine neden olmuştur.

Türkiyenin Yeraltı kaynakları nelerdir?

Ülkemiz çesitli yeralti kaynaklarinin olusturdugu çok zengin servetlere sahip bulunmaktadir. Bu kaynaklarin basinda; petrol, bor, toryum, altin, krom gibi madenlerimiz gelmektedir.

Türkiye'de Petrol Varligi: Dahilî ve haricî vatan hainlerinin, yillarca Türkiye'de petrolün bulunmadigi, çok az olan rezervlerin de çok derinde olmasi sebebiyle ekonomik olmadigi, ihtiyaçlari karsilamaktan çok uzak oldugu yalanlari ile ülke insani, uyutulmaya çalisilmistir. Türkiye, güneyde, doguda, kuzeydoguda, kaliteli ve çok büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerle komsu bulunmaktadir. Bulundugu cografî konum itibariyle petrol olmadigini iddia etmek ya akil noksanligina ya da vatan hainligine delâlet eder. Türkiye petrolündeki oyunlar, ikinci sikki temsil eden ihanet çetesinin eseridir.

Ankara Ticaret Odasi (ATO) Baskani sayin Sinan Aygün 04.03.2002 tarihli bir mektupla, Devlet Güvenlik Kurulu (DGK) üyesi ve Genelkurmay Baskani sayin org. H. Kivrikogluna "Petrol ve Türkiye Üzerine Oynanan Oyunlar" basligini tasiyan resmî bir rapor sunmustur. Sayin Aygün, ATO'nun yayinlarindan (kitaplardan) bazilari ile bu mektubu ve raporu bize de göndermek lütfunda bulunmuslardir. Kendilerine tesekkür ve saygilarimi sunarim.

Rapordaki çok önemli gerçekleri, özetler halinde sunuyorum:
"... En güvenilir yöntem olan uzaydan, uydu vasitasiyla yapilan arastirmalarda, yerküresinin haritasi çikarilmistir ve 5000 metre derinlerde, çok büyük rezervler tespit edilmistir. Bu rezervlerin büyük bir kismi ise Türkiye topraklari üzerindedir.
Nitekim bu tespitler birçok kaynak tarafindan da dogrulanmistir. 1970'li yillarin ortalarinda dünyanin dev petrol sirketleri, Türkiye üzerinde uzaydan uydu ile petrol arastirmasi yapmislardir (genelkurmayin izni ile). Arastirma sonucunda Türkiye'nin 5000-5500 metre derinliklerinde, çok zengin petrol yataklarinin oldugu ortaya çikmistir.

Türkiye'de 20 yil müddetle Shell firmasinin Arastirma Genel Müdürlügünü yapmis olan Antony Hages sunlari söylemistir: "Petrol ile ilgilenen herkes bilir ki; Türkiye, bir petrol okyanusu üzerinde oturmaktadir."
Türkiye'de büyük rezervler oldugunu ortaya koyan tespit ve açiklamalar vardir.

Bunlardan birkaç örnek:
-Hakkâri'de TPAO-Avusturya ve ABD tarafindan açilan ve "burada petrol yok" denilen kuyuda, son derece yüksek ve kaliteli rezerv bulundu.
-Arce sirketi tarafindan 10 yil önce kapatilan kuyuda, Dogu ve Güneydogu Anadolu bölgesinin en zengin yatagi bulundu. (Cumhuriyet Gazetesi)
-Hava Kuvvetleri Komutani, Cumhur Asparuk: "Birakin Afganistan'i, Türkiye'ye bakin. Dünyanin en zengin petrol yataklarinin Türkiye'de oldugunu biliyor musunuz?" (Star Gazetesi)
-Ceylanpinar yakinlarinda 2.5 milyar varillik rezerv tespit edildi.
-Adiyaman bölgesinde yüksek basinçli ve çok zengin dogalgaz yatagi bulundu.
-Flash TV'de bir açik oturuma konuk olarak katilan Prof. Dr. Anil Çeçen, su bilgiyi vermistir: "Zamanin Cumhurbaskani Cevdet Sunay'a Sovyetler Birliginin o devirdeki Ankara Büyükelçisi, uzaydan yaptiklari arastirmalarda, Türkiye'nin çok zengin petrol yataklarini tespit ettiklerini ve bunlarin birlikte çikarilip isletilmesini teklif etti."
-Hakkâri ilinde, 3000 metre derinlikte Shell firmasinin 1991 yilinda açtigi ve "burada petrol yok" diyerek terkedilen kuyuda, zengin petrol damarina rastlanmistir.
-Geophysical Institute of Israil adli sirket, yaptigi arastirmalarda Trakya'da çok zengin dogalgaz, Diyarbakir'da ise petrol sahalari oldugunu açiklamistir.
-TPAO'nun 20 yil önce terkettigi kuyulari alan özel sektörümüz, halen basarili bir sekilde isletmektedirler.

Basta DPT olmak üzere TPAO yetkilileri de halkimizi, Türkiye'de petrol olmadigina inandirmaya çalismaktadirlar. DPT, Türkiye'de petrol çikarilmasinin son derece pahali ve riskli oldugunu söylemektedir. Bütün gerçekler ortadayken bu nasil bir söylemdir? Halbuki dünya petrol devletleri sunlari söylemektedir: "TÜRKIYE, TÜRKLERE BIRAKILMAYACAK KADAR, KIYMETLI BIR ÜLKEDIR."
Bes sahifelik rapordan alinan bu gerçekler göstermektedir ki; resmî bilgi ve kaynaklara göre Türkiye, dünyanin en zengin petrol rezervlerine sahip bulunmaktadir.

Bor Madenleri Kaynagi: Son zamanlarda gelisen teknoloji, bor mineralini bütün sanayi dallarinin, vazgeçilmesi mümkün olmayan ve alternatifi de bulunmayan temel girdileri konumuna getirmistir. Petrolün alternatifi bor cevheridir. Fakat borun su anda bir alternatifi yoktur ve olacagi da mümkün görülmüyor. Yeralti kaynaklarimizin basinda bor cevheri gelmektedir. Dünya bor rezervinin % 80'den fazlasina sahip bulunmaktayiz. Rezerv ve kalite yönünden dünyada tekel durumundayiz. Bazi ileri teknoloji ürünlerinin (bilgisayar, cep telefonu v.s.) imalinde, uzay sanayiinde Türk borlari, olmazsa olmaz bir öneme sahiptir. Türk bor kaynaklari, dünyanin asgarî 400 yillik ihtiyacini karsilayacak kapasitededir. Bu bilginin sahibi olan konunun arastirmaci ve uzmanlarina göre, Anadolu'daki bu madenin miktari 10 milyar ton civarindadir. (Bugünkü fiyatlara göre 15-20 trilyon dolar.) Bu çok degerli cevher, ülke topraklarinin altinda, bu azîz milletin kalkinma ve refahina sunulmayi dört gözle beklemektedir. Dahilî ve haricî ihanet çeteleri, petrolde oldugu gibi bu serveti de esir almis bulunmaktadirlar. Isletilmeyen, isletilmesine mani olunan madenlere "esir madenler" denilmektedir.
Bor; sanayinin her dalinda, su anda 450 çesitten fazla mamül maddenin üretiminde kullanilmaktadir. Dayanikliligi ve sertligi saglamada, ara ürün olarak kullanilmaktadir. Isiya son derece dayaniklidir. ABD roketlerinde Türk borlari kullanilmaktadir. Radar dalgalarini emdigi, absorbe ettigi için hayalet uçaklarinin imalinde kullanilmaktadir. Sadece ABD de 600'den fazla proje, bor'un yakit olarak kullanilmasi ile ilgili patent almistir. Borla çalisan otomobiller üretime girmistir.

"Bor minerali, ayni zamanda alternatif yakit teknolojisinin birincil arastirma ve kullanim kaynagidir. Hava, ulasim ve savas uçaklari ilk defa ses üstü hizlara borlu yakitlar sayesinde ulasmistir. Savas basligi tasiyan füzelerin kullandigi yakit, uzaya gönderilen uydulari yörüngelerine tasiyan ve oturtan roket motorlari, borlu yakitlar kullanirlar. Yapilan arastirmalar bor mineralinden sifir emisyonlu, çevre dostu bor motorlarinin üretim ve kullaniminin önünü açmistir. Bor, Ingiltere, Fransa ve özellikle ABD'de askerî arastirmalarin yogunlastigi bir mineraldir. Son yillarda borun problemsiz bir yakit olarak, özellikle süpersonik ve hipersonik hizlara ulasan uçaklarda kullanildiginda süphe yoktur. (Bor Gerçegi) isimli eserin ön sözünden-Eti Holding Bas Müf. M.M. Çinki"

Altin Varligimiz: "Türkiye, günümüzde isletilebilir önemli miktarda altin rezervine sahip oldugu halde, bunlardan yararlanamayan dünyadaki tek ülkedir. Oysa bilinen sahalarin isletmeye alinmasiyla Türkiye, Avrupa'nin en fazla altin üreten ülkesi olma potansiyeline sahiptir. Söz konusu potansiyel, devreye sokuldugunda ortalama 160 ton/yil altin ithalatimizin tamami, yurt içindeki üretimle karsilanabilir hale gelecektir. Türkiye, altin potansiyelinin tahmini amaciyla yapilan arastirma sonucuna göre 6500 ton ve üstü rakamlara ulasabilecegi hesaplanmistir. 6500 tonluk rezervin (300 dolar/ONS) fiyatiyla degeri, yaklasik 70 milyar dolardir. Ülke ekonomisinde yaratacagi katma deger ise bunun 5-6 katina kadar çikabilir."

Krom (Kromit) Varligimiz: Bu maden, ülkemizin önemli yeralti kaynaklarindan biridir. Krom üretimi bakimindan dünyanin önde gelen ülkeleri arasindayiz. Dünya rezervinin %10'u Türkiye'de bulunmaktadir. Bulgular, bu payin %10'un üzerine çikabilecegi yönündedir. ½unu kesinlikle unutmamamiz gerekir. Maden varligimiz yabancilar tarafindan arastirilip tespit edilmis ancak daima, kasten, bilerek rezervler düsük gösterilmistir. Tipki verimli petrol kuyularinin, "petrol yok" yalani ile kapatildigi gibi. Onun için bugün, ülkede bilinen ve tespit edilen maden varligimiz daha genis rezervler ihtiva etmektedir. Borda Türkiye, dünyada tekel durumunda oldugu halde yabanci sirketler kasten, "Türkiye'de bor tükenmistir, çok az rezerv vardir." v.s gibi yillarca rapor yayinlamislardir.

"Krom cevheri, dünya sanayiinin vazgeçilmez bir üretim girdisidir. Atmosfer korozyonuna, kimyasal etkilere, asinmaya karsi yüksek direnç göstermesi, çok sert olmasi sebebiyle çelik ve öteki minerallerin korunmasinda kaplama olarak yaygin bir sekilde kullanilir. Silâh sanayiinin, ikamesi olmayan çok önemli bir girdisidir."

Türkiye, dünyanin en büyük kromit ihraç eden ülkesidir. Türk kromitleri, dünya krom pazarlarinda her zaman üst seviye fiyatlarla talep edilen, kaliteli, metalürjik kalite cevherler olarak aranmaktadir.

Ülkemizin, bu cevherden maksimum fayda saglayabilmesi için, kaynaklarin (ferrokrom ve paslanmaz çelik) üretimine yönlendirilmesi, bu sanayinin acilen kurulmasi sarttir. Türkiye'nin, paslanmaz çelik tüketimi 100.000 ton/yil civarindadir. (Yillik 200 milyon- 1 milyar dolarlik ithalat söz konusudur.)

Toryum Varligimiz: Bu maden, roket ve uçaklarin imalinde, seramik ve elektrik aletleri yapiminda, aydinlatmada kullanilmaktadir. Çok önemli kullanildigi alan ise nükleer enerji sanayiidir. Nötron absorbsiyonu ile (uranyum-223'e) dönüstürülerek nükleer enerji kaynagi olarak kullanilmaktadir. Dünya toryum rezervinin büyük (1/2) bir bölümüne sahip olmamiza ragmen, uzun yillardan beri bir türlü nükleer santraller insa edemedik. Çünkü; birileri, "nükleer santralleri içine sindirememektedir." Disaridan pahali enerji ithali, sanayiye en pahali enerji satmayi, halkin fakirlesmesini içlerine çok güzel sindirmektedirler. Enerji açiginin kapatilmasi için acilen bu santrallerin de devreye girmesi, millî bir borçtur.
ENERJİ HAMMADDELERİ



Enerji hammaddelerinin büyük bölümünü, kömür, petrol, doğalgaz gibi (bitkisel ve hayvansal kökenli) fosil yakıtlar oluşturmaktadır. Ancak son zamanlarda, jeotermal enerji kaynakları ile nükleer yakıt hammaddesi olarak kullanılan uranyum ve toryum mineralleri de enerji hammaddesi olarak kabul edilmektedir.


Bu bölümde gaz halinde bulunan doğalgaz ile sıcak su-buhar halinde olan jeotermal kaynaklar dışındaki enerji hammaddeleri sergilenmektedir. Türkiye'de enerji hammaddelerine dayalı olarak çeşitli elektrik santralleri ve petrokimya sanayi tesisleri faaliyet göstermektedir. Ayrıca enerji hammaddeleri, sanayi tesislerinde, ısınmada ve ulaşım araçlarında çok yaygın bir şekilde kullanılmaktadır.
Bu bölümde Türkiye'nin enerji hammaddeleri yeralmaktadır. Radyoaktif mineraller, kömür, petrol, bitümlü şeyl, asfaltit vb.


KÖMÜR NEDİR?
Kömür; bitkisel kökenli organik maddeler ve inorganik bileşenlerden oluşan tortul bir "kayaç"tır. Bataklıklarda bitki ve ağaç kalıntılarının üst üste yığışarak çökelmesi ve milyonlarca yıllık bir süreç içerisinde kimyasal ve fiziksel etkilerle değişime uğraması sonucu oluşur.


KÖMÜRLEŞME OLAYI
Kömürleşme; bir kömürü oluşturan organik madde birikimine, basınç ve sıcaklık etkidiğinde bu maddede meydana gelen fiziksel ve kimyasal değişimlerin tümüdür. Ortamdaki basınç ve sıcaklığın artmasına bağlı olarak bu organik maddenin bünyesindeki su, uçucu maddeler (CO2 , CO , O2 , CH4 , NOx , SO2 , H2S , H2 vs.) azalmakta, karbon oranı, kalori değeri (antrasit seviyesine kadar) artmaktadır. Burada ideal fiziksel ve kimyasal değişimlere bağlı olarak aşağıdaki kömürleşme seviyeleri ("rank" görülmektedir.
Turba - Linyit- Alt Bitümlü Kömür -Bitümlü Kömür(Taşkömürü)- Antrasit -Grafit


Ok yönünde, metamorfizma şiddeti (basınç + sıcaklık etkisi ) artmakta,
Karbon yüzdesi ve kalori miktarı artmakta,
Buna bağlı olarak su ve uçucu maddeler azalmaktadır.


RADYOAKTİF MİNERALLER
Birçok mineralin kimyasal bileşiminde yer alan Toryum ve Uranyum, yer kabuğunun doğal radyoaktif 2 elementidir. Uranyum'un nükleer parçalanmasını kontrollü bir şekilde kullanan insan, Uranyum'dan büyük miktarda enerji elde eder. Radyoaktif mineraller, nükleer santrallerde enerji üretmek için çok aranan minerallerdir. Dünyadaki Uranyum üretimi yaklaşık olarak yılda 50.000 ton civarındadır. 10cm çaplı(yaklaşık 1kg) bir Pehblend (Uraninit) minerali nükleer santralde kullanıldığında elde edilen enerji 12 ton kömürden elde edilen enerjiye eşittir.



SÜSTAŞLARI
Süstaşları, ya da diğer bir deyişle kıymetli ve yarı kıymetli taşlar, tarih öncesi çağlardan beri, güzellik, zenginlik ve güç simgeleri olarak kullanılmışlardır.
Süstaşları doğal olarak oluşan minerallerdir. Ancak onları diğer minerallerden ayıran bazı temel özellikler vardır. Bunlar, dayanıklılık, güzellik ve az bulunabilirliktir (nadirlik). Bu temel kriterlerin dışında, taşınabilirlik, şeffaflık, kesilebilirlik, parlatılabilirlik, ışık yansıtma, renk oyunları ve bünyesinde safsızlıklar içerme gibi bazı özellikler de taşların değerlerini belirleyen ve artıran diğer unsurlardır.
Süstaşları sınıflamalarında kıymetli taşları, yarı kıymetli taşlardan ayıran kesin bir tanımlama yoktur. Yüzyıllardan bu yana sürüp gelen geleneğe göre, elmas, zümrüt, safir, yakut kıymetli taşlar, diğerleri ise yarı kıymetli taşlar olarak kabul edilirler.



TÜRKİYE'NİN ÖZEL MİNERAL VE TAŞLARI
Bu bölümde, bulunuşu itibarıyla mineraller dünyasında Türkiye adı ile birlikte anılan, lületaşı, oltutaşı, şeffaf kristal diyaspor, kemmererit gibi mineraller sergilenmektedir.
Ayrıca, isimlerini Anadolu'daki antik yerleşim yerlerinden alan mineraller de bu bölümde yer almaktadır. Örneğin İstanbul'da Kalkedon'dan kalsedon, Muğla'da Alabanda'dan almandin, Manisa'da Sardis'den sard, Bandırma'dan pandelmit vb. gibi...



METALİK MADENLER
Metalik Madenler; demir, krom, alüminyum, bakır, kurşun, çinko, antimuan altın, gümüş vb. gibi bir çok yararlı metal ürünün kaynağını oluştururlar. Doğada metalik cevher mineralleri genellikle, gang mineralleri adı verilen ve metal elde edilmesinde istenmeyen bileşenlerle birlikte bulunurlar. Bu nedenle metalik madenler, ergitilmeden önce kırma, öğütme ve çeşitli zenginleştirme işlemlerinden geçirilirler.


Bu bölümde yurdumuzda işletilen önemli metalik madenler sergilenmektedir. Türkiye'de metalik madenlere dayalı olarak, demir-çelik, alüminyum, krom kimyasalları-ferrokrom, bakır ve gümüş sanayi tesisleri kurulmuştur. Ayrıca altın, kurşun, çinko, antimuan gibi metalik madenlere yönelik olarak üretim yapan çeşitli tesisler faaliyet göstermektedir.
ENDÜSTRİYEL HAMMADDELER
Endüstriyel Hammaddeler; bor, trona (doğal soda), mermer, feldispat, kil, kaolen, bentonit, sepiyolit, manyezit, tuz, perlit, pomza, alçıtaşı, sölestin vb. gibi metalik olmayan madenlerdir. Günlük yaşamımızda sıkça kullandığımız, seramik, cam, yapı, kimya vb. gibi bir çok sanayi ürününün elde edilmesinde ana girdi olan endüstriyel hammaddeler, metalik madenlere oranla daha kolay ve basit işlemlerden geçirilerek kullanıma sunulurlar.


Bu bölümde yurdumuzda işletilen önemli endüstriyel hammaddeler sergilenmektedir. Türkiye'de endüstriyel hammaddelere dayalı olarak, kimya, seramik, refrakter, cam, çimento, yapı-boya sanayi ve ticari tesisleri faaliyet göstermektedir.
Sanayi sektörüne ham madde sağlayan madencilik sektörü bu yönüyle ülkemizin temel taşı olan sektörlerinden biridir. Çeşitlilik ve rezerv açısından oldukça zengin maden yataklarına sahip olan Türkiye, birçok madende dünyanın en büyük rezervlerine sahiptir. Dünya maden sektöründe rekabet gücümüzün yüksek olduğu en önemli madenlerimiz bor, toryum, linyit, mermer, manyezit, nadir toprak elementleri, zeolit, trona, barit, feldispat ve sodyum sülfattır.

Endüstriyel minerallerde dünya rezervlerinin yüzde 2.5’i, dünya bor mineralleri rezervlerinin yüzde 62’si, bentonit rezervlerinin yüzde 20’ si ve perlit rezervlerinin de yarısından çoğu ülkemizde yer almaktadır.

Türkiye’de petrol ve kömür dışında 4,400 maden yatağı bulunmaktadır. Bu kaynaklardan elde edilen madenler sanayi sektöründe ham madde olarak kullanılmakta, üretim fazlası ihraç edilmektedir.

Bugün, Türk madencilik sektöründe 53 farklı maden ve mineralin üretimi yapılmaktadır. Madenlerimiz; ’’endüstriyel ham maddeler’’, ’’metalik madenler’’ ve ’’endüstriyel ham maddeler’’ olarak gruplandırılır.

Türkiye’de madenciliğin yüzde 85’i kamu sektörü, yüzde 15’i özel sektör tarafından yapılmaktadır. Başlıca üreticiler Eti Holding A.Ş. Türkiye Taş Kömürü İşletmesi (TKİ), Karadeniz Bakır İşletmeleri (KBİ), Türkiye Demir Çelik İşletmesi (TDÇİ), Tekel, Türkiye Taş Kömürü Kurumu (TTK) ve özel sektördür. Üretimde; kamu sektörü mineral yakıtlar ve metalik cevher üretiminde ağırlıklı iken özel sektör endüstriyel ham madde üretiminde yoğunlaşmıştır.

Bor Mineralleri
Çok geniş kullanım alanına sahip olan bor mineralleri ve kimyasallarının kullanıldığı sanayi dalları cam ve seramik sanayi, temizleme ve beyazlatma sanayi, yanmayı önleyici madde yapımı, tarım, metalurji ve nükleer uygulamalardır.

Türkiye dünya bor rezervlerinin üçte ikisine sahiptir. Bor minerallerinin görünür rezervi 640 milyon tonun üzerinde muhtemel rezervi ise 870 milyon tonun üzerindedir. En büyük tinkal yatakları Eskişehir’in Kırka bölgesinde yer alır. Kolemanit cevheri Kütahya-Emet, Balıkesir-Bigadiç ve Bursa-Kestelek bölgelerinde yer alır.

Ülkemiz bor minerali üretiminde A.B.D.’nden sonra dünyada ikinci büyük üreticidir. Ülkemizde üretilen bor minerallerinin yüzde 10’u doğrudan mineral olarak kullanılırken, geriye kalan kısmı bor türevlerinin üretimi için kullanılmaktadır.

Türkiye, bor minerali ihracatında ham maddenin yanısıra asitborik, susuz boraks, boraks pentahidrat, boraks dekahidrat ve sodyum perborat gibi rafine ürünler ihraç etmektedir. Bor tuzlarının Türkiye’deki tek üreticisi ve ihracatçısı Eti Holding A.Ş.’dir. Etibank’ın ham bor üretimi B2O3 bazında 450.000 ton/yıl civarındadır. Bu üretimin yaklaşık yüzde 50’si kolemanit, yüzde 20’si üleksit ve yüzde 30’u tinkal konsantresi olarak gerçekleştirilmektedir. Üretimin bir kısmı Kırka ve Bandırma’da kurulu bor türevleri tesislerinde pentahidrat, dekahidrat, borik asit ve sodyum perborata dönüştürülmektedir. 2000 yılı bor ve türevlerine ait üretim incelendiğinde üretimin yüzde 51’inin ham bor yüzde 35’nin ise rafine bora ait olduğu görülmektedir.

Tabii boratlar ihracatımız 2001 yılında bir önceki yıla göre yüzde 16 azalma göstererek 96 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. ABD, İtalya, İspanya, Hollanda, Japonya ve Çin önemli alıcı ülkeler olarak dikkat çekmektedir.

Kromit
Metalik cevherler grubunda yer alan krom, özellikle metalurji, kimya, refrakter ve döküm sanayilerinin ana ham maddesidir.

Dünya kromit madenciliğinde yüzde 6’lık üretim payı ile dikkati çeken ülkemiz 25 milyon tonluk rezerve sahiptir. Türkiye’nin halen 2 000 000 ton/yıl tüvenan krom cevheri ile 160.000 ton/yıl ferrokrom üretim kapasitesi mevcuttur. Üretim ve ihracatta en önemli ürün ferrokromdur.

En önemli yataklar Elazığ–Guleman, Erzincan-Kopdağ, Köyceğiz-Fethiye, Muğla, Eskişehir, Karsantı-Pozantı- Adana, Harmancık, Orhaneli-Bursa ve Pınarbaşı-Kayseri’ de bulunur.

2001 yılında krom ihracatımız 24 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. En önemli pazarlar Rusya, Norveç, Ukrayna ve Slovakya olmuştur. Ferrokrom ihraç ettiğimiz en önemli pazarlar ise ABD, Hollanda ve Belçika’dır.

Manyezit
Özellikle ısıya dayanıklı refrakter malzeme yapımında kullanılan manyezit, ülkemizin dünya maden sektöründe rekabet edebileceği madenlerden biridir. Dünyadaki önemli rezervlerden birine sahip olan Türkiye’nin manyezit rezervi 168,4 milyon tondur. Bu rezervin büyük bölümü Kütahya-Eskişehir üçgeninde yoğunlaşmaktadır. Bunun yanısıra Erzincan ve Çanakkale’de de mevcut yataklar bulunmaktadır.

Türkiye’de en önemli manyezit üreticisi Kümaş Kütahya Manyezit İşletmesidir. Çitosan Konya Krom Manyezit Tuğla Sanayi’de diğer önemli üreticilerden biridir.
İhraç ettiğimiz manyezit ürünleri arasında tabii magnezyum karbonat ve ateşe dayanıklı tuğla en büyük paya sahiptir.

2001 yılında manyezit ihracatı yüzde 3’lük artışla 36 milyon dolar olarak gerçekleşirken, Avusturya, Ukrayna, İran ve İspanya en önemli alıcı ülkeler olmuştur.

Bakır
Endüstride yaygın olarak kullanılan bakırın başlıca kullanım alanları, elektrik-elektronik, inşaat, ulaşım, kimya, kuyumculuk ve boya sektörleridir.

Türkiye’nin görünür bakır rezervi 3,7 milyon ton metal bakır, toplam rezerv miktarı ise 15,8 milyon tondur. Türkiye bakır rezervi bakımından üç önemli bölgeye sahiptir; Doğu Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Trakya.

Bugün Türkiye’nin bakır cevheri üretiminin büyük bir çoğunluğu özel sektör tarafından gerçekleştirilmektedir. En önemli üretici aynı zamanda blister bakırın tek üreticisi olan Karadeniz Bakır İşletmeleridir. Çayeli Bakır İşletmesi, Etibank Küre Bakırlı Pirit İşletmeleri de bakır üretimi yapan diğer önemli işletmelerdir.

2001 yılı bakır cevherleri ve konsantrelerine ait ihracatımız 34 milyon dolar düzeyinde gerçekleşirken, Bulgaristan Japonya, Çin ve Finlandiya en önemli pazarlar olmuştur.

Çinko
Çinko, kullanım açısından demir dışı metaller içerisinde alüminyum ve bakırdan sonra gelen en önemli üç metalden birisidir. En çok galvanizlemede kullanılmakla beraber, pirinç alaşımı ile döküm kalıpları yapımı, çinko oksit yağlı boya ve lastik üretimi kullanıldığı diğer alanlardır.

Türkiye’nin çinko rezervi yaklaşık 2,7 milyon tondur. Türkiye’nin dünya çinko rezervindeki payı yüzde 2,07 olmasına karşın cevher üretimi ancak yüzde 0,28 civarındadır. Oksitli cevher yatakları Orta Toroslarda Zamantı (Kayseri-Niğde-Adana) bölgesinde yer alır. Ayrıca Konya, Malatya, Bingöl ve Bitlis’te küçük rezervler bulunmaktadır.

Türkiye’de yılda yaklaşık 40.000 ton çinko metali üretme kapasitesine sahiptir. Bu üretimin yarısı iç piyasada tüketilmekte, kalanı ise ihraç edilmektedir. İhracat, üretimdeki artışa parelel olarak artış göstermektedir. Ülkemizdeki en önemli çinko üreticisi Çayeli Bakır İşletmeleri’dir.

2001 yılında 18 milyon dolarlık çinko cevheri ve konsantreleri ihraç edilmiştir. İhracatta Yunanistan, Belçika-Lüksemburg, Bulgaristan ve Finlandiya ilk sıralarda yer almaktadır.

Feldispat
Feldispat cam sanayii, seramik sanayi, kaynak elektrodları ve boya sanayinde kullanılan önemli bir endüstriyel ham maddedir.

Türkiye 130 milyon tonluk rezervle dünya toplam rezervleri içinde yüzde 10’luk paya sahiptir. Önemli feldispat yatakları Manisa, Demirci, Kütahya-Simav, Aydın-Çine ve Muğla-Milas bölgelerinde yer alır.

Türkiye’de feldispatın büyük bir kısmı özel sektör tarafından üretilmekte ve yüzde 90’ı ihraç edilmektedir. Feldispat ihracatında, ihraç edilen en önemli ürün ham feldispatın dışında öğütülmüş feldispat ve yüzdürülerek arıtılmış feldispattır.
1990 yılından itibaren düzenli bir şekilde artan feldispat ihracatımız 1999 ve 2000 yılındaki artışın aksine 2001 yılında yüzde 30’luk düşüşle 27 milyon dolar olmuştur. Feldispat ihracatı yaptığımız ülkeler arasında İtalya, İspanya ve Endonezya ilk sırada yer almaktadır.

Mermer ve Diğer Doğal Taşlar
Türkiye’nin görünür, muhtemel, mümkün doğal taş rezerv toplamı 5,2 milyar m3-13,9 milyar ton civarındadır. Bu rezervin büyük bir bölümü Afyon, Balıkesir, Muğla, Eskişehir, Denizli, Tokat, Çanakkale, Konya, Bilecik, Kırşehir ve Elazığ illerinde bulunur.

Türkiye’de üretilen mermer çeşitleri arasında Afyon Beyazı, Bilecik Pembe, Marmara Beyazı, M.Kemalpasa Beyazı, Karacabey Siyah, Elazığ Vişne, Denizli Traverten ve Trakya Graniti örnek verilebilir.

Ülkemizde mermer üretiminde faaliyet gösteren 20 civarında entegre tesis, orta büyüklükte 40 işletme ve 1500 civarında irili ufaklı atölye yılda 1,2 milyon ton mermer işletmektedir.

Mermer, blok veya kesilmiş-parlatılmış olarak ihraç edilmektedir. İhracat değerlerinde katma değeri en yüksek ürün işlenmiş ürünlere aittir. Sektörün ihracat potansiyeli, yatırımlara paralel olarak hızla gelişmektedir. Özellikle işlenmiş mermer ihracatı sürekli artış içindedir. 2001 yılında toplam doğal taş ihracatımız bir önceki yıla göre değer bakımından yüzde 20 oranında artarak 223 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu değerin 154 milyon doları işlenmiş mermere, 53 milyon doları blok mermer ihracatına, 16 milyon doları ise granit ve diğer sert taşların ihracatına aittir. İşlenmiş mermer ihracatında en önemli pazarlar ABD, İsrail, Türkmenistan, Suudi Arabistan ve İspanya olmuştur.

Ham-plaka ve blok mermer ihracatın en fazla artış gösterdiği ürün grubudur. Bu ürünlerin 2001 yılı ihracatı, yüzde 77’lik artışla 53 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. İspanya, İtalya, Çin ve Almanya en önemli pazarlardır.

2001 yılında 16 milyon dolarlık granit ve sert taş ihracatı gerçekleştirilmiştir. Bu ürünlerde en önemli alıcı ülkeler Almanya, İtalya ve Yunanistan olmuştur. Granit, ihracatı yeni gelişmekte olan bir sektör olmakla beraber bu alandaki yatırımların artmasıyla, ihracat değerlerinde de artış beklenmektedir.

Pomza
Türkiye, pomza rezervleri açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Araştırma yapılmış alanlarda yaklaşık 3 milyar m3’lük pomza rezervi olduğu tahmin edilmektedir. Rezervler İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Mevcut yataklar Orta Anadolu’da özellikle Ürgüp Avanos ve Kayseri’nin Talas-Tamarza-Develi bölgesinde yoğunlaşmıştır. Ayrıca Doğu Anadolu bölgesinde Bitlis, Van, Ağrı, Kars, Ankara, Isparta ve Muğla illerinde bulunur.

Tekstil sektöründeki eğilimlere bağlı olarak değişim gösteren pomza taşı ihracatımız, tekstil sektöründeki daralmanın etkisiyle düşüş trendine girmiştir. 2001 yılı pomza ihracatımız 5 milyondolar olarak gerçekleşmiştir. İhracat yaptığımız önemli ülkeler Hollanda, ABD Fas ve Tunus’tur.

Barit
Türkiye dünya toplam barit rezervinin yüzde 2,1’ine sahiptir. Bu rezervler dövülmüş, ufalanmış veya ham, iyi kalitede barit içerir. Barit yatakları Konya, Maraş, Muş, Antalya ve Kütahya’da yer alır.

En önemli barit tüketicilerinin yakınında yer alan Türkiye, ihracat için iyi imkanlara sahiptir. 2001 yılında barit ihracatımız mevcut pazarlara artarak devam etmiş, Rusya, Suriye, Yunanistan ve Romanya ilk sıralarda yer almıştır.

Bentonit ve Kaolin
Türkiye’de bilinen bentonit yatakları Edirne-Enez, Çankırı, Tokat-Reşadiye, Ankara-Kalecik ve Giresun-Tirebolu’da bulunur. Türkiye’de dövülmüş bentonit üretimi geçen 20 yıl süresince düzenli olarak artmıştır. 2001 yılı bentonit ihracatında, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya ilk sıralarda yer alan pazarlarımızdır.

Başlıca kaolinit grubu kil minerallerinden oluşan bir kayaç olan kaolin özellikle seramik, kauçuk, çimento ve kozmetik sanayinde genellikle dolgu ve kaplama maddesi olarak kullanılmaktadır.

Türkiye’deki kaolin rezervleri Marmara Bölgesinde Balıkesir ilinde, Nevşehir, Bolu Niğde, Çanakkale, Eskişehir ve Doğu Karadeniz Bölgesinde yer alır.

2001 yılı kaolin ihracatı 5 milyon dolar olarak gerçekleşirken, İspanya, Tunus ve Birleşik Arap Emirlikleri önemli pazarlarımız olmuştur.

Selestit (Stronsiyum Sülfat)
Türkiye’nin bilinen ekonomik yatakları Sivas’ın Akkaya köyündedir. Görünür rezerv 600.000 ton ve toplam potansiyel rezerv 2 milyon tonun üzerindedir.

Türkiye selestit ihracatı, dünya selestit ihracatının büyük bir bölümünü oluşturur.
Türkiye’de ki en önemli üretici firma Barit Maden A.Ş.’dir ve üretimin tamamını ihraç etmektedir.

2001 yılında selestit ihracatımız bir önceki yıla göre büyük bir artış gösterek 4 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. G. Kore, Almanya, Japonya ve Hindistan alıcı ülkeler olmuştur.

Perlit
Dünyadaki perlit rezervlerinin yarısından çoğu Türkiye’de bulunur. En önemli perilt yatakları; Cumaovası, Manisa, Biga, Soma, İzmir-Dikili, Konya ve Erzincan- Mollaköy’de bulunmaktadır.

2001 yılında 3 milyon dolar olarak gerçekleşen perlit ihracatında Belçika-Lüksemburg, Hindistan ve Fransa ilk sıralarda yer almaktadır.

Diğer Önemli Maden ve Mineraller
Türkiye zengin endüstriyel madenlere sahiptir. Ticari olarak üretilen diğer maden ve mineraller; refrakter ve seramik killeri, alçı, sepiyolit, diatomit, zeolit, kükürt, kurşun, gümüş, antimon, alüminyum cevheri, alçıtaşı, fosfat, tuz, sodyumsülfat, kuvars, endüstriyel kum, dolomit, talk, wollastonit, kıyanit, kalsit, zımpara taşı ve kalsiyum florittir.
PETROL hayatın her alanında. Hiçbir enerji kaynağı şimdiye kadar insanoğlunun yaşamına petrol kadar dâhil olmamıştır. Petrolü ya hammadde ya da doğrudan enerji kaynağı olarak kullanmaktayız. Polyesterden plastiğe, ilaç hammaddesinden makyaj malzemelerine, tarımdan bilgisayar çipine varıncaya kadar günlük hayatta kullandığımız hemen her şeyin üretiminde petrol hammadde olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında ham petrolün rafinerilerde işlenmesinden elde edilen petrol ürünleri de yakılmak suretiyle ısı ya da güç elde etmede kullanılmaktadır. Gelişmiş ülkeler ve uluslararası organizasyonlar daha bundan bir kaç yıl öncesine kadar petrolün ekonomideki öneminin artık azaldığını ve eskiden olduğu gibi petrol arzındaki şokların ekonomiyi fazla etkilemeyeceğini iddia ediyorlardı. Oysa petrole olan talep gittikçe artıyor. Önümüzdeki yıllarda talep artışının en çok gelişmekte olan ülkelerde olacağı tahmin edilse de, gelişmiş ülkelerin petrol bağımlılığında bir azalma beklenmiyor.

Arzı kısıtlı olsa da petrole olan talep artmaya devam ediyor: Halen dünyamızda 12 günde bir 1 milyar varil petrol tüketiyoruz. Bugün en iyi şartlarda tükettiğimiz her iki varil başına ancak bir varil petrol keşfediyoruz ve ucuz petrol devri açıkça sona erme yolunda. Bilindiği gibi petrol yenilenemeyen bir kaynak. Önemli olan petrolün ne zaman biteceği değil, dünyadaki petrolün yarısını ne zaman tüketmiş olacağımız. Çünkü o noktadan sonra, arz talebi karşılamayacak, ucuz ve kolay petrol devri kapanacak. Bugün yüksek gibi görünen petrol fiyatları ise tarihe petrolün ucuz olduğu dönem olarak yer alacak.

Petrolün alternatifi halen mevcut değildir. Bu aşamada ancak, kısmi bir ikameden söz etmek mümkündür. Bu ikameyi sağlayabilecek kaynakların kesintiye uğramadan, kolay, ucuz ve yedek desteğe ihtiyaç duymadan insanoğlunun enerji ihtiyacını tamamen karşılaması ihtimali ise çok azdır. Alternatif enerji kaynakları ve teknoloji, ısıtmada ve elektrik enerji üretiminde petrolün yerinin kısmen doldurulmasına imkân sağlasa da ulaşım sektöründe küresel çapta bir ikame yakın gelecekte gözükmemektedir.

2000 yılından itibaren dünyanın en çok ticareti yapılan jeo-stratejik ve politik bir ürün olan petrolün piyasası, bilinmeyen bir yöne sapmış durumda. Piyasanın yönünü belirlemede arz ve talepten başka doların konumu ve değeri, kıymetli metallerin değeri, türev piyasaları ve faiz oranları gibi diğer etmenler ilerde şüphesiz daha belirgin rol oynayacak. 2009 yılına kadar normal şartlarda petrol fiyatlarında sürekli artış yaşanmayacak. Fakat o tarihten sonra devreye girecek yeni büyük üretim sahalarının olmaması ve o zamana kadar bulunacak olanların da 2014'ten önce üretime başlamasının zor olacağı kabul edilirse, muhtemelen 2015'te arzın talebi karşılamaya yetmemeye başlayacağı tahmin ediliyor.

Petrol ithalatına bağımlı ve toplam enerji tüketiminin çoğunu petrolün oluşturduğu gelişmekte olan ülkeler en ağır darbeyi alacak. Petrol ekonomisinin geleceğinin tehlikede olduğu ihtimalinin göz ardı edilmesi, gerek ülke ekonomileri gerekse dünya ekonomisi ve hatta insanoğlu için çok ciddi sonuçlara yol açacak. B-Planına sahip olmayan ülkelerin geleceği karanlık. Ayrıca petrole bağımlı ülkeler ihtiyaçlarını gidermek için petrol zengini ülkelere her türlü baskıyı sürdürecek. Suudi Arabistan, Sudan, Venezuela ve İran bu bağlamda risk altında.

Sonuç olarak; enerji politikamızda önemli revizyonlar gereklidir.Petrol bağımlılığımızı ikame edecek teknolojik ve jeo-stratejik yatırımlara önem verilmelidir. Bu bağlamda ülkemizin geleceği ile birebir alakalı olan ve hayati önem taşıyan bio-teknoloji yatırımları ve teşvikleri arttırılmalı bu konuda stratejik bir plan yapılarak acilen devreye sokulmalıdır. Sanayi devrimini kaçıran, bilişim devrimini ise tam manası ile kavramayan bir ülkede biyo-teknoloji devrimini kaçırmamak; ulusal ve uluslar arası platformda söz sahibi olabilmek ve geleceğimizi nasıl etkileyeceğini tartışmamız ile birlikte yeni çözümler üretmemiz gerekir.
2.7 trilyon dolarlık maden rezervi olan Türkiye, 1985’ten bu yana atıl duran maden sahalarını özel sektöre açtı. Halen mevcut 17 bin maden sahasından ilk etapta bin 488’i için 31 Mart’ta ihaleye çıkılacak. Ancak ihale öncesi yasa değiştirilip bürokrasi azaltılınca sadece arama ruhsatı için 2 bin başvuru geldi.

Enerji Bakanlığı, 1985 yılından bu yana gerek bürokratik sıkıntılar, gerekse finansal zorluklar nedeniyle işletilemeyen madenleri özel sektöre devretmeye hazırlanıyor. Ruhsatları iptal edilen ve atıl olarak bekletilen 17 binin üzerindeki maden sahasının ilk etapta bin 488’i, ihaleye çıkarılacak. 31 Mart’taki ihale öncesi ise madenlere ilgi büyük. Çünkü yasada yapılan değişikliklerle bürokrasi azaltılarak yatırımcının güveni kazanıldı.

2 Bin Başvuru Geldi
Maden sahaların satışına yönelik olarak star’a konuşan Maden İşleri Genel Müdürü Yener Cander, Maden Kanunu’nda değişiklik yapan 5177 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinin ardından 5 Mart’tan itibaren maden sahalarına yönelik müracatları toplamaya başladıklarını, 10 gün içinde de 2 binin üzerinde müracat geldiğini açıkladı. Cander, yatırımcıya ilk olarak 3 yıllık arama ruhsatı verdiklerini, ruhsat sahibinin burada ekonomikliği olan bir cevher bulması halinde, madenin ve rezervin durumuna göre 10 yıldan 60 yıla kadar işletme ruhsatı alabileceğini söyledi.

250 Bin Kişiye İş...
Cander, artık önceki yıllarda olduğu gibi çok basit nedenlerle ruhsat iptaline gidilmeyeceğini, kanunla ruhsatın güvence altına alındığını söyledi. İhaleye çıkacak olan bin 488 maden sahasının yaklaşık 700’ünün mermer ve dekoratif taşların bulunduğu sahalar olduğunu belirten Cander, ‘Bu kaynakları bir an önce ekonomimize kazandırmamız gerekiyor’ dedi. 25 yıldır arama faaliyetlerinin hız kestiğini söyleyen Cander, atıl durumdaki maden sahalarının özel sektöre devriyle yaklaşık 250 bin kişiye istihdam sağlanacağını söyledi.

Ruhsat Sudan Ucuz
Maden ruhsatlarını, mermerde en fazla 100 hektar, diğer madenlerde ise en fazla 2 bin hektar alanla sınırladıklarını belirten Cander, kişinin istediği taktirde yan yana birden fazla alanın ruhsatını alabilmesinde de bir mahsur bulunmadığını söyledi. Cander, arama ruhsatları için yapılacak masrafın da düşük olduğunu, sadece talep harcı olarak 140 milyon TL, ruhsat verme harcı olarak da 350 milyon TL talep ettiklerini söyledi. Cander, işletme ruhsatlarında ise bu harçların 2 milyar TL’ye kadar çıktığını kaydetti. Arama ve işletme yapılabilmesi için de ayrı bir sermaye gerektiğini anlatan Cander, maden sahalarının değil ruhsatın ihalesini yaptıklarını, maden sahalarında cevher bulunup bulunmadığına dair yatırımcıya taahhüt veremeyeceklerini de ekledi.

Bürokrasi Sıfırlandı
Maden Kanunu’nda yapılan değişikliklerle yatırımcının önündeki bütün engelleri kaldırmaya çalıştıklarını söyleyen Cander, Maden Kanunu’na ek çıkarılan ve tüm bakanlıkların ilgili birimlerine gönderilen yönetmeliklerle, daha önceki yıllarda 2-3 yılda halledilebilen bürokratik işlemlerin 3 aya indirildiğini, böylelikle de yatırımcının önündeki en büyük engeli aştıklarını belirtti. Cander, önümüzdeki günlerde yayınlanacak İzin Yönetmeliği’yle de, 10 bakanlığın 22 ayrı biriminden alınması gereken izinlerin, müracat yapılması halinde, Maden İşleri Genel Müdürlüğü tarafından alınabileceğini söyledi. Cander, ‘Bu çerçevede genel müdürlüğümüz bünyesinde bir Koordinasyon Dairesi Başkanlığı oluşturduk. Kişi ruhsatı aldıktan sonra 3 ay içerisinde izin için başvuracak. Kişi hiçbir zorlukla karşılaşmayacak. Tek merciye tek izin prensibiyle, önceden 3 yıl sonra faaliyete geçebilen işletmeler artık 6 ayda kurulabilecek ve bürokrasiye son verilmiş olacak’ dedi.

Madenciliğin Yıldızı Parlayacak
Maden İşleri Genel Müdürü Yener Cander, Türkiye’de geleceğin sektörünün madencilik olduğunu söyledi. ‘Şu anda ihracatta gözde sektörler otomotiv ve tekstil olarak gösteriliyor. Ancak otomotiv sektöründe yüzde 82 civarında ithal girdiler var. Yani 10 milyar dolarlık bir ihracat yaptığımızda bunun 8.5 milyar dolarını ithal ediyoruz. Ama madenlerde öyle birşey yok. Madenciliğin ilerleyen yıllarda yıldızı daha çok parlayacak. Lokomotif olacak’ dedi.

Vicdanen Rahatız
İşletilmesi yıllardır tartışılan İzmir’in Bergama ilçesindeki Ovacık Altın Madeni, yeniden faaliyete geçmeye hazırlanıyor. Tesisi 44.5 milyon dolara Normandy Madencilik A.Ş’den satın alan Koza Altın Şirketi Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek, madende düzenlediği basın toplantısında ‘Beklentim bu madeni iki hafta içinde işletmeye açmak. En kısa sürede üretime geçeceğiz’ dedi. Altın aramalarının iddia edildiği gibi siyanürle değil, sondajlama ile yapıldığını bildiren İpek, gazetecilerin ‘Vicdanen rahat mısınız?’ sorusuna ise ‘Evet. Vicdanen rahatız’ yanıtını verdi. Tesisi 44.5 milyon dolara aldıklarını söyleyen Akın İpek ‘20 milyon dolarını ödedik. Geri kalanı, üretime geçilirse ödenecek’ diye konuştu.

Tesisin satışı sırasında başka bir grup pazarlık halindeyken araya girip aldıklarını söyleyen İpek ‘Biz kaparoyu verdikten sonra 8 şirket daha talip oldu’ dedi. Maden ile ilgili şimdiye kadar 15 idari dava açıldığına dikkat çeken İpek, ‘Bu davaların 4’ü lehimize sonuçlanmış, 11 dava ise devam ediyor. Birçoğu zaten sürelerini doldurmuş izinler ve ruhsatların iptali ile ilgili. Biz şimdi bu izinleri yeniden alıyoruz. Üretim izni için gerekli işlerin yüzde 98’ini tamamladık’ dedi. Türkiye’nin 400 milyar dolara karşılık gelen 6 bin 500 ton altın rezervi bulunduğunu da belirten İpek, ‘Türkiye, dünyada altını olup da çıkarmayan tek ülke. Mevcut altın rezervini kullanabilsek ABD’den sonra dünya ikincisi oluruz’ dedi.

Çikolatanın Tarihçesi - Çikolatayı Kim buldu

Çikolata kelimesi Aztek dilinde; kakao çekirdeklerinin gürültülü bir şekilde havanda dövülmesinden dolayı, "gürültü" anlamına gelen "choco" ve "su" anlamına gelen "atle" kelimelerinden türemiştir.

İspanyollar'ın Amerika'yı keşfetmeleriyle birlikte kıtadaki mevcut kitapları yakmaları nedeniyle kesin bilgiler olmasa da; çikolatanın tarihinin İ.Ö. 1500 yılına kadar gittiği sanılmaktadır. Eski Amerika uygarlıklarından Mayalar'dan önce Olmecler'in kakao ağaçlarından yararlandıkları bilinmektedir. Zaten "kakao" kelimesi de Olmec dilinden gelmektedir.
Kakao ağacına verilen önem Mayalar ile birlikte doruğa çıkmıştır. Mayalar kakaoya ilahi bir anlam yüklemiştir. Bu ürünün kendilerine tanrılar tarafından verilmiş bir ödül olduğunu düşünmektedirler. Zaten kakao ağacının bilimsel ismi "Theobroma Cacao" da "Tanrıların Yiyeceği" anlamına gelmektedir.

Değerli Çekirdekler

Çikolata, Aztekler zamanında çok popüler olmuş ve toplumun elit kesiminin içtiği bir içecek haline gelmiştir. Avrupalıların çikolata ile tanışması ise Kristof Kolomb'un keşif çalışmaları sırasında olmuştur. Kolomb'un, ele geçirdiği ticaret gemilerinde para yerine kullanılan kakao çekirdeklerinin önemini anlamasıyla Avrupalılar da bu büyülü bitkinin değerinin farkına varmıştır.
Kolomb'un İspanya Kralı Ferdinand'a sunmak üzere yanına aldığı bu çekirdekleri kralın huzuruna çıkartan kişi 1521 yılında Hernando Cortes olmuştur. Kolomb'un hayatın birçok alanında yaşadığı şanssızlıkları bu noktada da yaşadığını ve ölmeden önce çikolatanın tadına bakamadığını da belirtelim.
23 yıl sonra Dominikli rahiplerin kıtadan Kral Philip'e getirdikleri hediyeler arasında içilmeye hazır çikolata da vardı ve böylece yaşlı kıta çikolatayla tanışmış oldu.

İspanyollar Sırrı Kaptırdı

İspanyollar, içine şeker koyarak daha tatlı bir içecek haline getirdikleri çikolatanın yapımını diğer Avrupa ülkelerinden bir asır boyunca sakladılar. Ama 16. yüzyılın sonlarında kıtanın da bu tadı keşfetmesiyle İspanyollar kakao çekirdeklerini Amerika'dan alarak Avrupa'ya satmaya başladılar. İlk ticari gemi 1585 yılında Sevilla Limanı'na yanaştı.
Çikolata, Avrupa'da tanınmasıyla birlikte 17. yüzyılda kıtada büyük ilgi görmeye başlamış ve ünü her geçen gün artmıştır.

"Yenen Çikolata" 1847'de

1730'larda makinelerin kullanıma başlanmasıyla seri üretime geçilmiş ve çikolata pahalı bir besin olmaktan çıkmıştır. 1828'de Hollandalı kimyager Conrad J. Van Houten, kakao presini (Dutch Process) icat ederek kakao yağını özünden (liköründen) ayrıştırmayı başarmıştır. Van Houten böylelikle modern çikolatanın şeklini almasına büyük katkıda bulunmuştur. Yenmesi için imal edilen ilk çikolata ise 1847'de Joseph Fry isimli bir İngiliz tarafından üretilmiştir.
1875'te İsviçreli Daniel Peter sekiz yıllık bir çabanın ardından çikolatanın özüne yoğunlaştırılmış süt katmanın yolunu bularak bugünkü sütlü çikolataya babalık etmiştir.

Kadınlara verilen Sosyal ve Siyasi Haklar

CUMHURİYET DONEMİ KADINA TANINAN SOSYAL VE SİYASAL HAKLAR

Cumhuriyetin ilânı sonrası gerçekleştirilen köklü değişiklikler arasında , Türk kadınına tanınan seçme ve seçilme hakkı önemli bir gelişme olarak yer alır. Son yıllarda kadının toplumdaki yerine ilişkin dikkate değer çalışmalar yapılmakla beraber , özellikle kadınlara tanınan siyasal haklar ve bu hakların istenilen şekilde kullanılıp kullanılmadığı konusu, üzerinde durulmaya değer bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira, söz konusu hakların üzerinden yetmiş yıla yakın bir süre geçmesine rağmen, kadının siyasetteki yeri ile siyasal katılımdaki rolü ve etkinliği hala tartışılmaya devam etmektedir. Bu tartışmaların odak noktasını ise, daha çok milletvekili seçilen kadınların sayıca azlığı meselesi oluşturmaktadır. Oysa,1930’lardan günümüze kadar Meclis’e girmiş kadınların sayısal yetersizliği kadar, buradaki çalışmaları da incelenmesi gereken bir konudur.
Bu araştırmada, ilk kadın milletvekilleri ve onların Meclis’teki çalışmaları incelenecektir. Yalnız,konuya girmeden, Türk kadınının Cumhuriyet öncesindeki durumunun ve kazandığı hakların kısaca gözden geçirilmesinde yarar vardır. Zira, Cumhuriyetle birlikte Türk kadınına tanınan siyasal hakların alt yapısını oluşturan gelişmeler Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ‘’ batılılaşma’’ hareketlerine kadar uzanır. Özellikle,Tanzimat Dönemi (1839-1876) kadınların hakları konusunda ilk adımların atıldığı bir dönemdir.
Bu dönemde ilk kez devlet eliyle kızların eğitim ve öğretimine yönelik çalışmalar yapıldı. Sübyan okulları üstünde rüştiye, idadi ve sultani gibi ortaöğretim kurumlarına gitmeye hak kazanan kızlar, söz konusu kurumların öğretmen ihtiyacını karşılamak için açılan kız öğretmen okullarına (Darülmuallimat) da devam hakkına kavuştular(1870). Ebe ve Kız Sanayi Mektepleri gibi okulların da açılmasıyla hem kızların eğitim seviyesinin yükselmesi hem de başta öğretmenlik mesleği olmak üzere çalışma hayatına atılmalarına fırsat sağlanmış oluyordu. Basındaki gelişmeler çerçevesinde fikir hayatında kadının durumu tartışılmaya başlandı ve ilk kez kadınlar lehine yayın yapan dergiler çıkarıldı.
Tanzimat’la kadınlara tanınan bu fırsatlar Meşrutiyet Dönemi (1908-1918)’ne gelindiğinde daha da genişledi. Bunda dönemin getirdiği söz, yazı ve basın hürriyetinin tesiri çok oldu. Daha önce elde ettikleri ortaöğretim hakkına ilave olarak 1915’te açılan İnas Darülfünunu ile yükseköğrenim hakkını kazanan kızlar, söz konusu hürriyet ortamında özellikle sosyal hayatta da faaliyette bulunmaya başladılar.[1] Daha çok yardım dernekleri şeklinde de olsa bu dönemde ,kadın haklarını geliştirmek ve onların eğitimlerini yükseltmek gibi gayeler taşıyan çeşitli dernekçilik çalışmalarına rastlanır.[2] Basındaki gelişmelerin artmasıyla fikir hayatında da yer alan kadınlar,çeşitli yayın faaliyetlerine giriştiler[3]. Balkan Savaşları (1912-1913) ve özellikle I. Dünya Savaşı (1914-1918)’nın getirdiği sıkıntı ve zorunluluklar - erkeklerin savaşa katılması vb...- sebeplerle başta devlet daireleri olmak üzere çalışma hayatının değişik kademelerinde görev aldılar.Dünya Savaşı ve Milli Mücadele döneminde gerek cephede gerekse cephe gerisinde erkeklerle beraber yurt savunmasına katılarak üzerlerine düşeni yaptıkları ve ülkenin işgalci güçlerden kurtarılması için gerekli faaliyetlerde bulundukları bilinen bir gerçektir.
Cumhuriyete kadar Türk kadınının siyasal alanda pek bir hak talebine girmediği, ancak kendilerini yetiştirebilecekleri alanlarda yer alarak mücadelelerini sürdürdükleri görülür.Kadınların eğitim ve kültür seviyesinin yükselmesine paralel olarak gerek fikri ve sosyal alanlarda, gerekse çalışma hayatına atılmasıyla ekonomik alanda kendi haklarını savunabilecek konuma ve bilince ulaşmak için gösterdikleri çabalar sonucunda, siyasal alanda da yer alma istekleri belirmeye başladı. Kısacası, bütün bu tecrübelerin Cumhuriyet döneminde tanınan haklara haklara zemin hazırladığı muhakkaktır. Şimdi, siyasal hakların kazanılması için gösterilen gayretleri gözden geçirelim.
I. Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkının Tanınması
Milli Mücadele dönemindeki çalışmaları ile üzerine düşeni yapan Türk kadını, takdire şayan bir davranış sergilemişti. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası işgallere karşı protesto mitingleri ile tepkisini ortaya koyma, ordunun hizmetinde bulunma, mermi ve giyecek imal etme ve cepheye malzeme taşıma... gibi faaliyetlerde bulunmuştu.[4] Kadınların bu fedakarlıklarını takdir eden, Mustafa Kemal Paşa bu konudaki görüşlerini 21.III.1923 tarihinde Konya Kadınları ile yaptığı konuşmasında şu sözleri ile ifade etmiştir:[5]
“Bu son senelerin inkılâp hayatında hummalı fedakarlıklarla mamul mücadele hayatında, milleti ölümden kurtararak halâsa ve istiklâle götüren azm-ü faaliyet hayatında her ferdi milletin mesaisi, gayreti, himmeti fedakârlığı sebkeylemiştir. Bu meyanda en ziyade tebcil ile yad ve daima şükran ile tekrar edilmek lâzım gelen bir himmet vardır ki, o da Anadolu kadınının ibraz etmiş olduğu çok ulvî, çok yüksek, çok kıymetli fedakârlıktır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını ‘Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halasa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim’ diyemez...”
Türkiye’de Anayasalı rejime geçildiği 1876’dan sonra 1877’de yapılan ilk seçimlere ve ondan sonrakilere kadınlar katılmamışlardı. Yalnız, 1908 hareketinden sonra Anayasa’nın daha demokratikleşmesi ve hürriyetlerin daha genişletilmesi sonucu kadınların siyasal alana ilgi duymaya başladıkları görülmüştür.[6] Ne var ki, bu konuda çeşitli sebeplerden dolayı pek kayda değer bir gelişme meydana gelmemişti. Zira hem sıkıntılı dönemlerin yaşanması (Balkan ve I. Dünya Savaşları...) hem de kadının toplumdaki konumuna ilişkin eski anlayışın ağırlığını hissettirmesi yüzünden kadınlar siyasetin dışındaki -yukarıda bahsedilen- alanlarda faaliyetlerde bulunmuşlardı. Söz konusu badirelerin atlatılması ile başlayan yeni dönemde kadınlar, artık aktif olarak siyasetle uğraşmak için harekete geçtiler.Daha 1923 yılı Nisanında “İntihâb-ı Mebusan Kanunu”nun görüşülmesi esnasında kadına seçme hakkının verilmesi konusu gündeme gelerek çeşitli tartışmalara yol açmış, ne var ki, bu hakkın verilmesi kabul edilmemiştir.[7] Aynı yılın Haziran ayında (16 Haziran 1923)Başkanlığını yazar Nezihe Muhittin’in(1889-1958) yaptığı “Kadınlar Halk Fırkası” kurularak, ilk siyasal oluşum meydana getirildi. Fırka, siyasi bir görünümde olmakla beraber esas amacını, kadınların eğitim ve sosyal alanlardaki eksikliklerinin tamamlanarak cehaletin ortadan kaldırılması olarak açıklar. Ancak ,Fırka’nın genel sekreteri Şükufe Nihal ise,’’Kadınlar Halk Fırkası’nın programı, şimdiye kadar her fırsatta izaha çalıştığımız gibi, kadının içtimai, iktisadi ve bilahare siyasi sahalarda haklarını inkışaflarını temin etmektir’’ sözleri ile nihai hedeflerinin siyasi hakları kazanmak olduğunu ifade eder[8] Kadınların bu girişimi siyasal haklara sahip olmamalarından dolayı başarısızlıkla sonuçlanır ve sözkonusu fırkaya resmi izin verilmez. Bunun üzerine Cumhuriyet’in ilânı sonrasında ise, 7 Şubat 1924’te “Türk Kadınlar Birliği”ni kuran kadınlar, çalışmalarını bu yolla sürdürmeye başladılar. Birliğin tüzüğünde amaçlarını: “... kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde edecek olgunluğa eriştirilmesi...” olarak belirleyerek konuya dikkatleri çektiler ve böylece isteklerinde ısrarlı olduklarını bir kere daha gösterdiler.Hatta 1927’de Birliğin tüzüğüne siyasal haklar sağlamayı amaçlayan bir maddeyi ekleyerek kabul ettirirler ve aynı yıl yapılacak seçimlere katılmaları için birlik içinde tartışırlar . Konuyu basında da gündeme getirmelerine rağmen, Anayasa’da kadınların seçime katılmalarını sağlayacak hükmün olmaması gerekçelerinden dolayı istekleri gerçekleşmez [9].
Aynı konuda, 1926’da Türk Ocağı’nda bir konuşma yapan Süreyya Hulusi isimli hanım verdiği konferansta: “Türk kadını tarihte siyasial rol oynamıştır.Kadın kendi benliğini idrak eder.İktisadi sahada haiz-i tesir olursa neden memleket işlerinde geri kalsın. Herkes anadan vatan dersi alır da ne içün o vatanın idaresi ve mukadderatı mevzu-ubahs olduğu zamanda mahmul vaziyette bırakılır.Vatanda tüten ilk ocak eğer kadın parmağıyla tutuşmuşsa ve eğer vatan o ocakların müşterek bir ifadesi ise öyle zannediyorum ki vatan ve kadın yekdiğerinden ayrılmayan iki mefhum teşkil ederler...” sözleri ile Türk kadınının seçme ve seçilme haklarının verilmesinin gerekliliğini vurguluyordu.[10]
Bu ve benzeri pek çok girişimlerle siyasal hakların kazanılması için gösterilen gayretler Takrir-i Sükûn dönemini takib eden dönemde olumlu sonuçlarını verdi. Bu konuda ilk adım 3 Nisan 1930’da kabul edilen Belediye Kanunu ile atıldı. Bu kanuna göre kadınlar ilk kez Belediye seçimlerinde oy kullanma ve Belediye Meclislerine seçilme hakkını elde ettiler.[11] 26 Ekim 1933’te ise 1924 tarihli Köy Kanunu’nun 20.ve 25. Maddelerinde yapılan değişiklikle muhtar ve ihtiyar meclisi seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkını elde eden kadınlar nihayet 5 aralık 1934’te dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve 191 arkadaşının; 1924 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 10.ve 11. Maddelerinin değiştirilmesine ilişkin kanun teklifinin kabul edilmesiyle milletvekili -seçme ve seçilme hakkını kazandılar. Kanun’da yapılan değişiklikle kadın, erkek her Türkün seçme yaşı 22, seçilme yaşı 30 olarak belirlendi.[12]Böylece, kadın ile erkek arasındaki eşitsizlikten biri daha ortadan kalkmış oluyordu[13]
Siyasal haklar bakımından kadın ile erkeği aynı konuma getiren bu kanun ile Türkiye’nin daha demokratik bir görünüme kavuşması ve siyasal katılımın boyutlarının genişletilmesi gibi amaçların ağırlık taşıdığını söylemek mümkündür.[14] Zira 1930’lar aynı zamanda Mustafa Kemal Atatürk’ün de isteği doğrultusunda kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası ile Türkiye’de çok partililiğe geçişin yaşandığı bir dönemdir.
II. TBMM’ne Seçilen İlk Kadın Milletvekilleri
5 aralık 1934 tarihli kanunla milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde eden kadınların pek çoğu bu gelişmeyi büyük bir memnuniyetle karşıladılar. Bu maksatla 6 Aralık’ta bazı Ankaralı kadınlar Mustafa Kemal Atatürk ve diğer büyüklere teşekkür için Halkevi’nde bir toplantı düzenlediler ve ardından Meclise giderek memnuniyetlerini belirttiler.[15]
İstanbul’da da bu amaçla çeşitli mitingler yapıldı. Beyazıt Meydanında gerçekleştirilen bir mitingde Kadınlar Birliği’nden Saadet Rifat isimli bir hanım yaptığı konuşmada konu ile ilgili duygularını ifade etti.[16]
Kadınların ilk kez katıldığı 1935 yılı seçimleri, iki dereceli seçim sistemi ve tek parti olarak Cumhuriyet Halk Fırkası’ (CHF)nın bulunduğu bir ortamda yapıldı. Daha önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de büyük ölçüde kadın ve erkek adaylar parti üst kademeleri tarafından belirlendi. Seçimlere gerek müntehib-i sani (ikinci seçmen) olarak gerekse milletvekili adayları olarak kadınların ilgisi ve katılımı oldukça fazlaydı. 8 Şubat 1935’te yapılan seçimlere katılım, özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde % 80’lere varmıştı ve söz konusu şehirlerde oy verenlerin % 48’e yakınının kadınlardan meydana geldiği ifade ediliyordu[17].Kadınların da katıldığı ilk seçimler olmasına rağmen katılımın fazla olması , onların konuya olan ilgilerini ortaya koyması açısından olumlu bir gelişmedir.
1935 yılı seçim sonuçlarına göre, seçilmesi gereken 399 milletvekilinden 17’si kadın olmak üzere, 386 milletvekili CHF adaylarından oybirliği ile; 4’ü azınlıklardan olmak üzere 13 bağımsız aday oy çokluğu ile seçilmişlerdi.Bazı eserlerde 18 olarak verilmesine rağmen[18], bu seçimlerde Meclis’e 17 kadın milletvekili girmiştir. 1936 yılı başında boşalan milletvekillikleri için yapılan “ara seçimi”nde ise Çankırı Milletvekili olarak seçilen emekli öğretmen Hatice Özgenel ile bu sayı 18’e çıkmıştır[19] .Böylece,kadınlar Meclis’teki tüm milletvekillerinin % 4,5 ‘ini oluşturdular.Bu oran o günden bugüne ulaşılan en yüksek rakamdır. Zira, çok partili döneme geçildiği 1950-51’de 3 kadın ile % 0,61 gibi en düşük rakamla temsil edilen kadınlar, en son yapılan 1995 seçimlerinde de 13 kadın ile % 1,82 oranında Meclis’te yer almışlardır.
1935 Yılı Seçimlerinde TBMM’ne Seçilen İlk Kadın milletvekilleri şunlardır:[20]
Mebrure Gönenç(Afyonkarahisar): 1900’de İstanbul’da doğdu. 1919’da Arnavutköy Amerikan Koleji’nden mezun oldu Fransızca ve İngilizce bilen Gönenç bir süre Çamlıca Kız Lisesi ve Üsküdar Amerikan Koleji’nde dil hocalığı yaptı. Adana Belediyesine seçilen ilk kadın meclis üyesidir. Seçilmeden önce CHF’dan Mersin Belediye üyesiydi. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Hatı Çırpan(Satı Kadın- Ankara ): 1890’da Kazan’da doğdu. Milli savaşta malûl olmuş bir askerin eşiydi. Beş çocuğu vardı. Çiftçilikle uğraşan Satı Kadın hususi eğitim gördü. Seçildiğinde Kazan Köyü muhtarıydı. Bir dönem milletvekilliği yaptı.
Türkan Örs Baştuğ (Antalya): 1900’de Üsküdar’da doğdu. İstanbul Darülfünunun Felsefe Şubesinden mezun oldu. Fransızca biliyordu. Uzmanlık alanı felsefe, sosyoloji ve eğitimdi. Üsküdar Kız Sanat Mektebinde müdürlük yaptı. Seçimden önce Feyziâti Lisesi Kız kısmı müdürlüğündeydi. İki dönem milletvekilliği yaptı.
Sabiha Gökçül Erbay (Balıkesir ): 1900’da Bergama’da doğdu. İstanbul Kız Muallim Mektebinde ve Yüksek Kız Muallimin İhzari (hazırlık) kısmında okumuştur. İzmir Kız Muallim Mektebinde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır. Adana Lisesi ve İstanbul Erenköy Kız Lisesinde de öğretmenlik yapan Gökçül V. Dönemde Balıkesir, VI. ve VII. Dönemde ise Samsun milletvekili olmuştur. TBMM Başkanlık Divanı Katip üyeliğinde de bulunmuştur.
Şekibe İnsel (Bursa): 1886’da İstanbul’da doğdu. Ortaokul mezunuydu. Almanca biliyordu. Seçilmeden önce çiftçilikle uğraşıyordu. V. Dönemde milletvekiliydi.
Hatice Özgener (Çankırı): 1865’te Selanik’te doğdu. Rüşdiye ve hususi öğrenim gördü. Rumca bilen Özgener milletvekili olmadan önce Darüleytam Müdürlüğünden emekli bir maarifçiydi. 1936 ara seçiminde parlamentoya girdi.
Huriye Öniz Baha (Diyarbakır): 1887’de İstanbul’da doğdu. Tahsilini Londra Üniversitesi kadın kısmında Betford Kolej’de pedagoji eğitimi görerek tamamladı. İngilizce bilen Öniz İstanbul Kız Muallim Mektebi ile eski İnas İdadisinde pedagoji ve uygulama dersi ile ev idaresi derslerini okuttu. Balkan Harbinden sonra muhacirlere açılan kurslarda ders vermiş ve türlü hayır işlerinde çalışmış, Hilal-i Ahmer’in açtığı kursa giderek gönüllü hastabakıcı olmuştur. Milletvekili seçilmeden önce Türkçe öğretmenliği yapmaktaydı. Yeniköy Rum Mektebinde de öğretmenlik yapan Öniz, 1950’de vefat etti.
Fatma Memik (Edirne): 1903’te Safranbolu’da doğdu. İlköğrenimine Safranbolu’da başlayan Memik sekiz yaşında İstanbul’a geldi. Burada Beyazıt İnas numune Mektebi ile Bezm-iâlem Valide Sultan Mektebinde okuduktan sonra Tıbbiye’ye girdi. Tıbbiye’den 1929’da birincilikle mezun oldu ve Gureba Hastanesinde çalıştı. Dahiliye uzmanı olan Memik seçilmeden önce Gureba Hastanesi Poliklinik Şefi idi. V., VI., VII., Dönem Edirne Milletvekilliği yapan Memik 1991’de vefat etti.
Nakiye Elgün(Erzurum ):1882’de İstanbul’da doğdu.Kız Muallim Mektebi mezunu olan Elgün ,ülkemizin en eski eğitimcilerinden biri olarak biliniyor.İstanbul Kız Lisesi müdürü iken,1930’da İstanbul Şehir Meclisine ilk kadın üye olarak seçildi.Daimî Encümende üye olarak kaldı.3 dönem Erzurum milletvekilliği yaptı.
Fakihe Öymen (İstanbul): 1900’de İşkodra’da doğdu. Darülfünunun Coğrafya bölümünden mezun oldu. Fransızca bilen Öymen, Maarif ve Coğrafya uzmanıydı. Bursa Kız Muallim Mektebinde tarih ve coğrafya öğretmenliği ve Bursa Kız Lisesi Müdürlüğü yaptı. V., VI., VII. Dönem İstanbul, VIII. Dönem Ankara Milletvekilliği yapan Öymen, 1983’te vefat etti.
Ferruh Güpgüp (Kayseri ): 1891’de Kayseri’de doğdu. Öğrenimi hususi olan Güpgüp Arapça biliyordu. Biçki dikişle de ilgilendi ve Kayseri CHF Vilâyet İdare Heyeti ile Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu.
Bahire Bediş Morova Aydilek(Konya): 1897’de Bosna’da doğdu. Bolu orta mektebinden mezun oldu. Bolu Kız Sanat Okulu’nda resim öğretmenliği yaptı. Seçimden önce Bolu Belediye Meclisi üyesiydi. V. Dönemde milletvekilliği yaptı.
Mihri Bektaş (Malatya): 1895’de Bursa’da doğdu. Amerikan Kız Koleji Mezunuydu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. Robert Kolej’de İngilizce öğretmenliği yaptı ve CHF Kütüphane Encümenine seçildi. V., VI., VII. Dönemlerde Malatya Milletvekilliği yaptı.
Meliha Ulaş (Samsun): 1901de Sinop’ta doğdu. Darülfünun’un Edebiyat Şubesinden mezun oldu. Fransızca ve İngilizce biliyordu. İstanbul Kandilli Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği ile beş yıl Erzurum Kız Muallim Mektebinde başmuallimlik ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Seçilmeden önce Samsun Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. V. ve VI. Dönem Samsun Milletvekilliği yapan Ulaş 1942’de vefat etti.
Esma Nayman (Seyhan): 1899’da İstanbul’da doğdu. Lise mezunuydu. Fransızca, İngilizce ve Rumca biliyordu. Belediyecilik alanında uzmandı. Adana Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu. Bir dönem milletvekilliği yapan Nayman 1967’de vefat etti.
Sabiha Görkey (Sivas ): 1888’de Üsküdar’da doğdu. Üsküdar Kız Sanayi Mektebinden sonra Darülmuallimat’ı bitirdi. 1917’de Darülfünun’un Riyaziye Şubesinden mezun oldu. Fransızca bilen Görkey Kız Muallim Mektebi Müdür ve Muallimliklerinde bulundu. Seçilmeden önce Tokat orta mektebinde Riyaziye öğretmeniydi.
Seniha Hızal(Trabzon ): 1897’de Adapazarı’nda doğdu. İlk öğrenimini İstanbul Fatih Rüşdiyesi’nde, orta öğrenimini Kız Sanat Mektebi’nde yüksek öğrenimini ise Darülfünun Fen Fakültesi’nde tamamladı. (1918) Fransızca bilen Hızal, Darülmuallimat ve Erenköy Kız Lisesi Müdürlüğü’nde bulunduktan sonra Maarif Umum Müfettişliği’ne tayin edildi. Kendisi Türkiye’de ilk kadın müfettiş olarak bilinmektedir. İstanbul Kız Muallim Mektebi Müdürlüğü ile Fevziye Lisesi Müdürlüğünde bulundu. Selçuk Kız Sanat Okulu’nda da öğretmenlik yaptı. Şişli’de açtığı ilk ve orta tahsilli Yeni Türkiye Özel Mektebi’nde müdürlük ve öğretmenlik yaptı.
Benal Nevzad İstar Arıman (İzmir ): 1903’te İzmir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini İzmir’de yaptı. 1921’de Paris Sorbonne Üniversitesi’nin Edebiyat bölümünden mezun oldu. Döndükten sonra Hilâliahmer ve Himaye-ietfal gibi yerlerde sosyal faaliyetlerde bulundu. CHF vilayet heyeti üyeliği de yapan Arıman, Fransızca ve Rumca biliyordu. Uzmanlık alanı belediyecilik, sosyoloji ve edebiyattı. İzmir Belediye üyeliği de yapan Arıman, V, VI.,VII., ve VIII. Dönemde İzmir Milletvekilliği yaptı. 1990’da vefat etti
Görüldüğü gibi seçilen kadınların bir kaçı istisna edilirse, büyük çoğunluğu eğitim ve kültür seviyeleri itibariyle oldukça yüksekti. Londra ve Paris Sorbonne mezunu olanların yanısıra, Darülfünun mezunu kadınlar çoğunluktaydı. İçlerinden biri köylü kadınların temsilcisi olarak Atatürk tarafından bizzat önerilen ve Ankara’nın tek kadın adayı olarak seçilen hususi eğitimli “Satı Kadın (Hatı Çırpan)” ile diğeri ortaokul mezunu olan ve çiftçilikle uğraşan Bursa mebusu Şekibe İnsel hariç tutulursa diğerleri en az lise ve yüksek okul mezunuydu. Seçilmeden önce siyasal deneyimi olanların yanısıra birkaç dil bilen eğitimci hanımlar çoğunluktaydı.Bunlardan beşi okul müdürü ,altısı Belediye Meclisi üyesi,ikisi çiftçi ikisi öğretmen,biri muhtar,biri doktor, biri de emekli eğitimciydi[21].Görüldüğü gibi bu dönemde seçilen kadınların %70’e yakını (11’i) yüksek öğrenimli eğitimcidir.
Türkiye nüfusunun yarısını oluşturan bir kesimin temsilcisi olarak Meclis’e giren kadınlar, temsilcisi oldukları hemcinslerinin oldukça üstünde bir eğitim ve kültür seviyesine sahip seçkin kimselerdi. Bu açıdan bakıldığında söz konusu kadınların diğer kadınları- özellikle kırsal kesimdekileri- ne dereceye kadar temsil ettikleri ya da onların sorunlarıyla nereye kadar ilgilenebilecekleri sorusu akla gelmektedir ki,bu ise ayrı bir inceleme konusunu teşkil etmektedir.
III.İlk Kadın MilletvekillerininV.Dönem(1935-39) TBMM’deki Çalışmaları
Milletvekili seçilen kadınların Meclis’teki çalışmalarının tesbit edilmesi,onların siyasal haklarını nasıl ve ne şekilde kullandıklarının ortaya konması açısından önemlidir.Bu tesbiti yapabilmek için ise,kadınların Meclis’teki çalışmalarına geçmeden, konuya ışık tutması açısından ;onların milletvekili seçilmeleri hakkındaki kanaatlerini,nasıl seçildiklerini ve daha da önemlisi milletvekili olarak kendilerini hangi konumda gördüklerini ortaya koymak yararlı olacaktır.
Bu konudaki bilgileri daha önce kendileri ile görüşülerek yapılan bir araştırmadan ve dönemin basınından öğrenmek mümkündür.Bu araştırma Tekeli’ye aittir.Tekeli araştırmasında ,milletvekili seçilen kadınların bazısının ,kendi iradelerinden ziyade Atatürk’ün isteği ile bu hakkın kendilerine verildiğini ve yine onun tercihi ziyade Atatürk’ün isteği ile bu hakkın kendilerine verildiğini ve yine onun tercihi üzerine Meclis’e girdiklerini, bazılarının ise seçilmelerini sürpriz olarak karşıladıklarını ortaya çıkarmıştır.Ayrıca kadınların çoğunluğunun kendilerinr milletin temsilcileri olarak görürken,çok azının ise, kadınların temsilcileri olduklarını ifade ettiklerini vurgulamaktadır[22]. Dönemin basın mensuplarının gözlemlerine göre ise, 1 Mart 1935’te çalışmalarına başlayan V.Dönem TBMM’ne katılan kadınların oldukça heyecanlı oldukları,Meclis’in arka sıralarına doğru oturdukları ve hepsinin gayet şık, başları açık, tayyörlü olarak geldikleri belirtilmektedir[23].
Böyle bir ortamda Meclis’e gelen kadınların ,buradaki çalışmalarının aynı heyecanla sürdüğünü söylemek abartılı olmaz. Bu hallerini Meclis’te çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarının içeriğinden öğrenmek mümkündür.Bu duruma bir örnek olması açısından yeni Hükümet Programının 7 Mart’ta okunmasından sonra,program hakkındaki görüşlerini belirtmek maksadıyla söz alan Erzurum milletvekili Nakiye Elgün’ün konuşması verilebilir. Elgün konuşmasında :’’Başbakanımız General İsmet İnönü’ye beyanı itimat eden arkadaşlar arasında bizim de bulunmamız ve bulunma onurunu bize vermiş olmanız itibariyle duyduğumuz heyecanı ifade için buraya gelmiş bulunuyorum(Alkışlar).Bugüne kadar Türk bütün olarak her sahada yan yana ,elele çalışmıştı.Fakat bugüne kadar Türk milletinin en yüksek, en onurlu bir mevkii olan burada ilk defa yer almış bir kadın saylav olmak itibariyle bunu verenlere karşı duyduğumuz hazzı ifade ederken yine bu büyük onurun içinde Türk Hükümetine itimat beyan eden arkadaşlar arasında bulunmak şerefinin bize verilmiş olmasından dolayı duyduğumuz sevinci ifade etmeye çalışırken belki söz bulamıyorum...Bize bu güzel günler ve güzel anları yaşatmış olan ta ilk gününden beri bize rehberlik eden Ulu Gazimiz Atatürk Hazretlerine büyük bir heyecan içinde olduğumdan memnu kelimeler kullanıyorum.Çünkü şu anda dünyada belki pek nadir olarak hissedilebilecek heyecan duyanlardan biriyim...’’[24] diyerek duygularını ifade etmiştir.Aynı duygu ve heyecanı İzmir Milletvekili Benal Arıman ile Seyhan Milletvekili Esma Nayman’da da görüyoruz. Atatürk’ün ölümü üzerine Meclis’te yaptığı konuşmasında Arıman,Türk kadınlarına kazandırdığı haklardan dolayı Atatürk’e olan minnettarlık duygularını belirtirken[25] Nayman da’’ Atatürk yalnız Türk milletini değil, o milleti yetiştiren Türk anasının da şerefini kurtardı.Türk kadınlığının ona minnettarlığı sonsuzdur...layık olduğu hakları Atatürk’ün büyük dehası ile kazanmış olan Türk kadını bütün milli görevlerini ifa için hazırdır...’’[26]sözleri ile aynı görüşleri paylaşmıştır. Bu örneklerden hareketle kadınların Meclis’teki çalışmaları gözden geçirilecek olursa, onların erkeklere oranla Meclis’e daha fazla devam ettikleri ,hemen bütün oturumları takip ettikleri ve en etkin olarak da bazı konularda söz aldıkları görülür.Dönemin Zabıt Cerideleri incelendiğinde dikkati çeken nokta, kadınların büyük bir çoğunluğunun ilgi alanlarına göre bir komisyonda (encümen) görev almalarıdır.Bazıları bu komisyonlarda katip üye olarak bulunmuştur.Kadınların görev aldığı komisyonlar şunlar: Hatı Çırpan Ziraat, Meliha Ulaş Arzuhal (katip üye), Fakihe Öymen Bütçe(katip üye), Sabiha Görkay ile Nakiye Elgün Dahiliye(katip üye), Esma Nayman İktisat, Seniha Hızal ile Türkan Başbuğ Maarif, Huriye Baha Öniz Maliye, Mebrure Gönenç Nafia, Fatma Memik Sıhhat ve İçtimai Muavenet, Ferruh Güpgüp ise Divan-ı Muhasebat komisyonlarında görev almışlardır[27].
Meclis’teki çalışmaları yakından takip eden kadınlar özellikle bütçe görüşmelerinde kanaatlerini belirten konuşmalar yaparlar.Bunlardan Ferruh Güpgüp ile Esma Nayman 1936 yılı ‘Muvazene-i Umumiye Kanunu’nun görüşülmesi esnasında[28] Meliha Ulaş 1937 yılı Maarif Vekaleti bütçesi ile ilgili olarak[29] , Mihri Bektaş Beden Terbiyesi Kanunu ile ilgili olarak birer konuşma yapmışlar[30]. Ayrıca Erzurum Milletvekili Nakiye Elgün 1938 yılı Maarif Bütçesi görüşmeleri esnasında Samsun Milletvekili Seniha Hızal ise Hariciye Vekâleti bütçesi ile ilgili olarak görüşlerini bildirmişlerdir[31]. Yine Ankara’da Tıp Fakültesinin kurulması hakkındaki kanun tasarısının görüşülmesi esnasında Huriye Öniz ile Dr.Fatma Memik söz alarak görüşlerini belirten kadınlar arasındadır[32].
Kadınların Meclis’te yaptıkları konuşmaların içeriği incelendiğinde daha çok eğitim ve sağlık konularının ağırlık taşıdığı dikkati çeker. Bu konulardaki önerileri, kızların eğitim seviyelerinin yükseltilmesi , sağlık sorunlarının halledilmesi ve özellikle küçük yaştaki çocukların sağlık, eğitim ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi doğrultusundadır. Ele alınan V.Dönemde en fazla söz alan milletvekilleri arasında Dr.Fatma Memik ile Nakiye Elgün yer alır.Benal Arıman,Meliha Ulaş, Huriye Öniz, Esma Nayman, Türkan Baştuğ, Ferruh Güpgüp, Seniha Hızal, Mihri Bektaş ise bir veya birkaç konuşma yapmışlardır.
Meclis’in yanısıra, bazı milletvekillerinin kendi seçim bölgelerindeki çalışmaları ve özellikle sahip oldukları meslekleriyle ilgili olarak etkinliklerde bulundukları bilinmektedir. Örneğin, Dr. Fatma Memik bir yandan seçim bölgesi olan Edirne’nin sorunlarıyla ilgilenirken, diğer yandan da Darülaceze ve Kızılay’ın Polikliniklerinde tıp mesleğinin uygulamalarını sürdürmeye devam ettiği belirtilir. [33]
Özetlemek gerekirse, Tekeli’nin de belirttiği gibi bu kadınları “hiç soru sormayan, sorun çıkarmayan uslu kadınlar” olarak nitelendirmek mümkün ise de[34], bunda hem ilk kez böyle bir görevle karşı karşıya gelmeleri ,hem de dönemin muhalefetsiz siyasal yapısı gözönüne alınırsa, onlardan başka türlü bir davranış beklemenin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkar. .
SONUÇ
Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet’le devam eden’’batılılaşma” hareketleri çerçevesinde gerçekleştirilen düzenlemelerle; bir taraftan toplumdaki kadın erkek eşitsizliği ortadan kaldırılmaya çalışılırken, diğer taraftan da kadının toplumda layık olduğu yere gelmesi için gayret sarfedildi.Bu maksatla Cumhuriyet öncesi yapılan düzenlemelere ilave olarak, bu dönemde çıkarılan 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim alanında, 1926 tarihli Medeni Kanun ile sosyal ve hukukî alanlarda ve nihayet 1930 ve 1934 tarihlerindeki düzenlemelerle siyasal alanda getirilen hakların temelinde de sözkonusu çabaların yattığı söylenebilir. Zira, her iki dönemde de kadının konumu çağdaşlaşmanın ölçütü olarak görülmüştür. Cumhuriyet’le kadınlara tanınan siyasal haklarda, yeni rejimle kabul edilen ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’ ilkesinin etkisi tartışılmaz. Hiç şüphesiz bu demokratikleşmenin de bir gereğiydi ve siyasal katılımın boyutlarını arttırması açısından da önemliydi. Burada –iddia edilenin aksine-kadınların siyasal haklarını hiçbir çaba sarfetmeden aldıklarını söylemek sanırız doğru olmaz. Batıdaki kadınların verdikleri mücadele örneğinde olmasa bile, Türk kadını siyasal hak talebini her fırsatta dile getirmiş ve sırası geldiğinde bu hakkını elde etmiştir. Ancak bu haklarını yeterince kullanamadığı konusu tartışılabilir. Bunda da ,toplumda yaygın bir kanaat olarak yerleşen siyasetin ‘erkek işi’ olması düşüncesi ile kadına yüklenen görevlerin daha çok ‘aile içi’ sorumluluklar çerçevesinde kalmasının etkileri fazladır.
Kadınların aktif siyasette başarılı olabilmeleri ve siyasal haklarının göstermelik olarak varolmaması ya da bir süs, bir aksesuar olarak Meclis’te yer almamaları için, sözkonusu yaygın kanaatlerin değişmesi ve kadını siyasetten alıkoyan yasal engellerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bunun için de seçilenlerin tümünün bu doğrultuda çaba sarfetmelerinde yarar vardır.


4.Murat'ın bağdat seferi

BAĞDAT SEFERİ

Sultan Dördüncü Murad, İran'ın doğuda yeni işgallere başlaması ve bin bir güçlükle geri alınan Revan'ın kaybedilmesi üzerine, yeniden Bağdat Seferi'ne çıkmaya karar verdi. Osmanlı ordusu İstanbul'dan hareketinin yüz doksan yedinci günü olan 16 Kasım 1638'de Bağdat önlerine geldi. Bağdat kalesi otuz yedi gün boyunca kuşatıldı ve kahramanca çarpışmalar yapıldı. Sultan Dördüncü Murad, genel saldırıya geçilmesine karar verdi. Sabah erkenden başlayan hücum sonunda kale teslim oldu.

Yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması'yla Azerbaycan ve Revan Safevilerde, Bağdat Osmanlılarda kaldı. İki ülke arasındaki Zağros dağları sınır kabul edildi. Bugünkü Türk-İran sınırı büyük ölçüde bu antlaşmayla çizilen sınır esasına dayanır. Bu antlaşmayla on dört sene on bir ay önce bir ihanet sebebiyle Safevilere geçen Bağdat, artık kesin olarak Osmanlı İdaresine geçti. Sultan Dördüncü Murad bu zaferden sonra Bağdat Fatihi diye anıldı.