Abdülkadir Geylani
Büyük İslam alimlerinden ve evliyanın meşhurlarından. Künyesi Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavsü'l-Azam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ı Evliya, Kutb-u Azam gibi lakaplarla anılmaktadır. Babası Ebu Salih Musa bin Abdullah, annesi Fatıma binti Ebu Abdullah Ümmü'l-Hayr'dır. Babasının ismi kaynaklarda farklıdır. Peygamber efendimizin soyundan olup, hem seyyid hem şeriftir. 1077
(H. 471)de İran'ın Geylan şehrinde doğdu, 1166 (H. 561)da Bağdat'ta vefat etti. Kabri Bağdat'tadır.
Önce doğduğu yer olan Geylan'da ilim öğrenmeye başladı. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. Daha sonra Bağdat'a gidip, zamanın meşhur alimlerinden ilim tahsiline devam etti. Fıkıh ilmini, Ebu Hattab Mahfuz, Ebü'l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüseyin bin Kadı Ebu Ya'la ve diğer fıkıh alimlerinden; hadis ilmini, Ebu Galib bin Bakıllani, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Cafer
ve diğer hadis alimlerinden; tasavvuf ilmini ise, Ebu Salih hazretlerinden, Şeyh Ebu Sa'id Ali Mahzumi'den ve Ebü'l-Hayr Muhammed bin Müslim Debbas'tan tahsil etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra vaz ve ders vermeye başladı. Derslerine devam edenler arasında pekçok alim ve salih yetişti. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehidlik derecesine yükseldi. Önceleri Şafii mezhebinde iken, Hanbeli mezhebinin ortadan kalkmak üzere olduğunu görerek Hanbeli mezhebine geçti. Böylece bu mezhep yayıldı. Bir ara vaz ve ders vermeyi bırakıp, yalnızlığı tercih ederek, inzivaya çekildi. Bütün vakitlerini ibadet ve nefis
mücadelesiyle geçirdi. Bir müddet bu hayata devam eden Abdülkadir Geylani, tekrar ders , vaz ve fetva vermeye başladı. İki mezhepte de fetva verirdi. Pekçok kimse onun sohbetleri ile olgunlaştı; beş yüz Yahudi ve Hıristiyan onun huzurunda Müslüman oldu. Tam kırk sene on üç çeşit ilim ve fende ders verdi. Tasavvufta en yüksek dereceye ulaştı. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi. Ondan ilim ve feyz alan binlerce talebesi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Pekçok kerameti görülen Abdülkadir Geylani, Bağdat'ta vefat etti. Cenaze namazını kılmak üzere görülmemiş bir
kalabalık toplandı. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırdı. Bağdat'ta defnedildi.
ORHUN YAZITLARINI NİÇİN OKUMALIYIZ?
Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin., ilk Türk tarihi.. Taşlar Üzerine yazılmış tarih,. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması.. Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri.. Türk nizamının, Türk töresinin; TüKısaca Fransız İhtilali nedir, fransız ihtilali sonrası avrupaieğitim, tarihrk medeniyetinin, yüksek Türk kültürünün büyük vesikası.. Türk askerî dehasının, Türk askerlik sanatının esasları!. Türk gururunun ilâhi yüksekliği.. Türk feragat ve faziletinin büyük örneği Türk içtimai hayatının ulvî tablosu.. Türk edebiyatının ilk şaheseri.. Türk hitabet sanatının erişilmez şaheseri.. Hükümdarâ ne eda ve ihtişamlı hitap tarzı,,. Talin ve keskin üslûbun şaşırtıcı numunesi.. Türk milliyetçiliğinin temel kitabı Bir kavmi bir millet yapabilecek eser Asırlar içinden milli istikameti aydınlatan ışık.. Türk dilinin mübarek kaynağı.. Türk yazı di linin ilk, fakat harikulade işlek Örneği.. Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk asırlarına çıkartan delil Türk ordusunun kuruluşunu en az 1200 sene öteye götüren vesika.. Türklüğün en büyük iftihar vesilesi olan esen, insanlık âleminin sosyal muhteva bakımından en manalı mezar taşları.. Dünyanın bugün belki de en büyük meselesi olan Çin hakkında 1250 sene evvelki Türk ikazı., v. s. v. s.
Orhun âbidelerini vasıflandırmak isteyince, insanın zihninde işte bu gibi ifadeler sıralanmaktadır.
Türk adının Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe metin İlk Türk Tarihi Taşlar üzerine yazılmış tarih. Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle hesaplaşması devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri Türk nizamının Türk töresini Türk medeniyetini yüksek Türk kültürünün, Türk askeri dehasının Türk askerlik sanatının esasları, ilahi yüksekliği Türk feragat ve faziletin büyük örneği.
Türk tarihinin ve Türk edebiyatının önemli bir yeri olan Orhun yazıtlarının her Türk okumalıdır. Millet olma bilincinin oluşmasında tarih birliği ve kültür birliğinin yeri bilinmektedir. Milli birlik ve beraberliğimizin sağlanması Cumhuriyetimizin sonsuza kadar yaşatılması bu temel değerleri biz gençlerin öğrenmesi ile mümkün olacaktır.
Orhun yazıtlarını hazırlatan Göktürk Devleti Kaanları kendi yaşadıkları olayları anlatırken tarihe not düşmüşler. Türk milletine ders vermişlerdir.
Türklerin islam’a hizmetleri
Türkleri İslam alemine ilk girişlerinin Abbasi halifeleri zamanında daha ziyade askeri maksatlarla olduğu yukarıda belirtilmişti.Bilindiği gibi Türk askerlerini düzenli bir şekilde hilafet ordusu saflarına alan ilk halife el-Me’mün’dür. el-Me’mün zamanında asayiş bakımından İslam Devletinin durumu pek parlak değildi. el-Emin ile el-Me’mün arasındaki iktidar mücadelesi, ülke dahilindeki sükuneti bozmuş ve birçok isyanların çıkmasına sebep olmuştur.Azerbaycan’da isyan ettikten sonra kısa zamanda etrafına büyük bir taraftar grubu toplayan Babek el-Hürremi, dini ve siyasi bakımdan devleti tehdit ediyordu.Ülkenin batı hududunu teşkil eden Mısır’da ise Arap kabilelerinin sebebiyet verdikleri huzursuzluk hüküm sürüyordu.Halife el-Me’mün’ün büyük gayretlerine rağmen bir türlü sükunet sağlanamıyordu.Bazı tarihçilerin ifade ettikleri gibi, “Türklerin İslam alemine girmeleri bu alemin gerilemesine sebep olmuştur” düşüncesinin aksine Türkler, İslam dünyasının siyasi bakımdan zayıflamaya ve parçalanmaya başladığı bir zamanda, adeta hizmete koşmuşlardır. el-Me’mün’ün son yıllarda orduda idareyi ellerine geçiren Türkler, Mısır isyanının bastırılmasında ve bilhassa Bizans’a karşı yapılan seferlerde önemli roller oynamışlardır.
Türklerin desteği ile halife olan el-Mütasım, yirmi yıldan beri devam eden Babek el-Hürremi isyanının bastırılmasına, bu sırada Abbasi ordusunun baş komutanı el-Afşin ile maiyetindeki Türk birliklerini memur etmiştir.Üç yıllık çetin bir mücadelen sonra el-Afşin, Babek tehlikesini ortadan kaldırmıştır(837). Yine
el-Mu’tasım devrinde 838 yılında Bizans’a karşı yapılan ve İstanbul’dan sonra imparatorluğun en önemli şehri olan Amorion (Ammuriye)’un fethinde ordunun sevk ve idaresi tamamen Türklerin elinde idi.
İslam tarihinde Samerra devri diye bilinen yarım asırlık devrede (836-892) askeri kadrolar tamamen Türk hassa askerlerinin kontrolünde bulunuyordu.Yavaş yavaş idari meselelerde de söz sahibi oluyorlardı.Samerra devrinde her ne kadar Türk komutanları ile halifeler arasında bazen her iki tarafın da hayatlarına mal olan mücadeleler oluyorduysa da devleti tehdit eden dış ve iç düşmanlara karşı bu birlikler gönderiliyordu. 870 yılında Basra bölgesinde patlak veren ve 13 yıl devam eden Zencilerin isyanının bastırılması ile İran’da bağımsızlığını ilan ettikten sonra halife ile ihtilafa düşmesi üzerine batıya doğru harekete geçen ve Vasıt’ı bile ele geçiren Yakub b. Leys es-Sarraf’ın durdurulmasında Musa b. Boga el-Kebir gibi Türk komutanları ile Türk askerlerinin gayretleri bilinmektedir.Bütün kötü şartlara rağmen Samerra devrinde devletin parçalanması önlenebilmiştir ve bunda da Türklerin büyük rolü olmuştur.
Devamlı karışıklıkların hüküm sürdüğü Mısır, 869 yılında Ahmed b. Tolun’un eline geçmiş ve kısa zamanda ülkede sükunet sağlanarak Mısır, tarihinin en parlak devrini yaşamıştır.İktidarlarının kısa sürmesine rağmen Tolunların Mısır’da bıraktıkları eserler bugüne kadar ayakta durabilmişlerdir.Mesela Ahmed b. Tolun’un yaptırdığı cami bugün bile Kahire’nin en büyük camilerinden birisidir.Hemen hemen aynı yıllarda diğer bir Türk hanedanı olan Sacoğulları, Azerbaycan’da bağımsızlıklarını kazanıyorlar ve 889-929 yılları arasında Ermeniler ile amansız bir mücadeleye giriyorlardı.Hatta öyle ki Ermeni patriği, Bizans İmparatoru ve Ortodoks patriğinden bir haçlı seferinin düzenlenmesini istemiştir.
X.yüzyılın başlarında itibaren İslam aleminde tam bir parçalanma dikkati çekmektedir.Merkezi hükümeti temsil eden Abbasi halifelerinin hükmü Bağdat’ ın dışına pek çıkmıyordu. Ülkenin doğu eyaletleri Samaniler’ in idaresinde bulunuyordu. Suriye’ de ise Hamdaniler bağımsızlıklarını kazanmışlardı(929). Bunlardan çok daha tehlikelisi 899’ da Bahreyn’ de ortaya çıkan ve kısa zamanda Hicaz ve Suriye’ de söz sahibi olan ve hatta Kabe’ den Hacerü’ l-Esved’ i alarak Asha’ ya götüren Karmatiler ile 908’ de Tunus’ da kurulan, 969’ da Kahire’ yi zapteden ve daha sonra bütün Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Batı Arabistan’ a hakim olan Şii Fatımi hilafetini zikretmeliyiz.
Bunlardan başka 945 yılında Şii Büveyhiler Bağdat’ ı işgal ettiler. Böylece Abbasi hilkafeti Şiilerin tahakkümü altına girmiş oluyordu. Siyasi birliğin bozulması, iktisadi çöküntüye de zemin hazırlıyordu. Halifenin iktisadi bakımdan zayıflaması ve valilerine avuç açması parçalanmayı daha da hızlandırıyordu. İslam dünyasında bu parçalanma devam ederken Bizans imparatorluğu toparlanıyor ve İslam ülkelerine karşı saldırılarını sürdürüyor ve toprak kazanıyordu.
İslam dünyasının siyasi bakımdan böyle zor bir durumla karşılaştığı sıralarda yeni bir güç ortaya çıkıyordu. 1038 yılında istiklalini kazanan ve 1040 yılında Dandanakan savaşını kazanarak İran’ da tek siyasi güç haline getiren Selçuklu devletinin politikası iki yönde gelişiyordu:
Bağdat halifesini Şii Büveyhilerin tahakkümünden ve Suriye ile Mısır’ ı Fatımiler den kurtararak bozulan İslam birliğini sağlamak,
Bizans’ a karşı yapılan akınlara hız vererek fetih ruhunu yeniden canlandırmak. Selçuklu sultanı Tuğrul Bey bir taraftan yeni bir ruhla Anadolu gazalarına büyük bir canlılık verirken diğer taraftan da Bağdat’ ı kurtarmak için hareket geçti. 1055 yılı Aralık ayında büyük bir merasimle Bağdat’ a girdi. Böylece Abbasi halifesi Büveyhilerin tasallutundan kurtarılmış oluyordu.
Hz. Ömer zamanında başlayan Anadolu gazaları asırlarca devam etmesine rağmen, Anadolu’nun fethi bir türlü gerçekleştirilememişti. Bu büyük fetih Selçuklulara nasip olmuştur. Anadolu’nun Müslüman ülkesi haline gelmesini temin eden 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt savaşıdır. Savaşın cereyan ettiği Cuma günü Abbasi halifesi el-Kaim Biemrillah tarafından hazırlatılan ve aynı gün İslam memleketlerinin minberlerinden okunan hutbe, bu savaşın İslam aleminin kaderi üzerindeki tesirini göstermektedir. Hutbede şöyle söyleniyordu:
“Allah’ım! İslam sancağını yükselt. Şehinşahu’l-Azam Sultan Alparslan’ın senden dilediği yardımı esirgeme. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu lütufkar ve her zaman tesirli olan desteğinden mahrum kılma. Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarıyla neticelendir. Çünkü o senin rızan için rahatını terk etti, malı ve canıyla buyruklarına uymak için senin yoluna düştü. O’na zafer kısmet eyle. Ey Müslümanlar. O’nun için Allah’a yalvarıp yakarınız; O’nun şerefli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine erişmesi için Allah’a dua ve niyazda bulununuz. Allahım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve önünde kafirlere boyun eğdir.” Bu hutbe sultan Alparslan’ın İslam’ a yaptığı hizmeti açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Anadolu’nun fethi, Filistin in ve bilhassa Kudüs ün Selçuklular’ ın hakimiyetine geçmesi Avrupa hristiyan dünyasında büyük bir heyecanın uyanmasına sebep oldu. Papa II. Urbain’in teşvik ve tahrikleriyle meşhur Haçlı seferleri başladı. Kalabalık orfular halinde Anadolu, Suriye ve Filistin’e gelen Haçlılar ile savaşan yegane kuvvet, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun parçalanması üzerine Anadolu da bağımsızlığını kazanan Anadolu Selçukluları ile Suriye ve Filistin’deki diğer Türk emirlikleri idi. 10962da başlayan ve 1099 yılında Kudüs’ün zaptı ve Müslüman halkının katledilmesi ile sona eren I. Haçlı seferinin sonunda Yakın-Doğu da Haçlı devlet ve kontlukları ortaya çıktı. Beş asırdan beri birer Müslüman beldesi olan Filistin ve Suriye’nin bazı kesimleri tekrar Hıristiyanların eline geçmiş oluyordu. Anadolu’yu kendilerine II. Bir vatan olarak gören Türkler, bu Haçlı sürülerine karşı başarıyla karşı koyuyor ve bu ülkede onların yerleşmesine engel oluyordu.
Diğer taraftan Türkler, Suriye ve Filistin’deki Haçlı devletleriyle de amansız bir mücadele içindeydiler. Musul emiri İmadeddin’in 1144’te Urfa’yı zaptı. II. Selahaddin Eyyübi tarafından Kudüs’ün fethi takip etti. Artık Haçlılar, Suriye ve Filistin’de de tutunamıyorlardı. Mısır Türk-Memluk hükümdarı Sultan Baybars, sahil şehirlerindeki son Haçlı kalıntılarınıda birer birer ortadan kaldırdı. Sultan Baybars’ın İslam alemine yaptığı ikinci büyük hizmeti de bütün Türkistan, İran ve Irak’ı harabeye çeviren ve batıya doğru ilerlemekte olan Moğol ordusunun 1260 yılında Ayn Calüt’ta malup ederek durdurmuş olmasıdır. Ayn Calüt savaşında öncü kuvvetlerin komutanı olan Baybaras, bu savaşta gösterdiği başarı üzerine Sultanlığı elde etmiştir. Ortaçağ’ın büyük tarihçilerden Bedreddin el-Ayni: “Moğollara karşı islamiyeti Türkler kurtarmıştır” diyerek Ayn Calüt zaferinin önemini belirtmektedir. Baybars’ın hükümdar olmasından üç yıl önce Bağdat, Moğollar tarafından işgal edilmiş ve Abbasi hilafetine son verilmiştir. Baybars, Moğol katliamından kurtularak Dımaşk’a kaçmış olan Abbasi halifesi ez-Zahir’in oğlu Ahmed’i Kahire’ye davet ederek 9 Haziran 1291 tarihinde el-Mustansır Billah ünvanı ile halifeliğini ilan ve ona biat etti. Böylece 5 asırdan beri hilafeti ellerinde bulunduran ve manevi bakımdan İslam aleminde hala itibarı olan Abbasi hilafetini yeniden kurmuş oluyordu.
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü
bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin
tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden
çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar
insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce
heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."
Eskiye tepki: Garip şiir akımı
Yalnız eski şiire değil, Nazım Hikmet şiirine de tepki olan Garip akımı üç ozanın adına bağlanır: Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday.
Üç arkadaş Varlık dergisinde ölçüsüz, uyaksız, şairanelikten uzak yeni bir şiir akımı başlatır (1936), bu yoldaki şiirlerini Garip adlı bir kitapta toplarlar (1911). Garipçiler adıyla anılmalarının nedeni de budur.
Yeni akımı özellikle Nurullah Ataç destekler. Garip devinimi birçok genç izleyici bulduğu gibi, dönemin ünlü ozanlarını da etkiler. Orhan Veli’nin yazdığı "Garip" önsözü bir bakıma bu yeni şiir deviniminin bildirisidir. Ama üç ozanın birlikteliği uzun sürmez. Kitabın ikinci basımı yalnız Orhan Veli’nin şiirleriyle yayımlanır (1945). Ayrıca Orhan Veli, kitabına "Garip İçin" başlıklı ikinci bir önsöz eklemek gereğini duyar. Nitekim Garip devinimi sonraları, gerek bu nedenle, ama asıl Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ı şiiri ayrı bir çizgide sürdürmeleri sonucu Orhan Veli’nin adına bağlanmıştır.
Garipçilerin dayandıkları ilkeler kısaca şöyle özetlenebilir: "Konuşma dilinin doğallığı içinde şiirsel deyişleri bulmak, gündelik yaşamın sorunlarına ve küçük adamlara eğilmek, söylev havasından kurtulmak, süslerle söz oyunlarından yardım beklememek, ölçü-uyak-biçim tutsaklığında nazım kolaylığına düşmemek, dünya görüşlerine bağlı kalarak yaşamak ve özgürce yazmak." (Rauf Mutluay).
Ama Orhan Veli’nin kendisi de kitabının ikinci basımında sanat anlayışını gözden geçirmek gereğini duyacaktır. Özellikle şiirsel gelenek, biçim konularında daha esnek bir tutuma girmiştir. Nitekim ikinci kitabı Vazgeçemediğim’den (1945) başlayarak şiirini değiştirdiği görülür. "Kimi şiirlerde akıl çizgisinden duygu çizgisine kayılır, mizah ve şaşırtma bırakılır, yer yer uyağa ve sıfata başvurulur, sözcük tekrarlarından, müzikten yararlanılır. Hepsinden önemlisi, halk şiirinin dil ve deyişine özenilir" (Asım Bezirci).
En ilginç gelişme ise özdedir: Toplumcu şiire yaklaşır Orhan Veli de.
Garip devinimi, gerek ilk yıllarında, gerekse sonraları, değişik sanat anlayışlarına bağlı olanlarca değişik biçimlerde değerlendirilmiştir. Geleneğe bağlı olanlar, Orhan Veli ve arkadaşlarını şiiri ayağa düşürmekle suçlarken; toplumcular, Garipçileri, toplumcu şiiri engelleyen, yozlaştırmayı amaçlayan ve küçük burjuva duyarlığını geliştirmeye çalışan bir devinimin başlatıcısı olarak gördüler. Yazın tarihçileri ise, Garip devinimini genellikle yeni şiirin başlangıcı saydılar.
Bugün de bu tutumların pek değiştiği söylenemez. Ama nesnel bir değerlendirmeyle, Garip deviniminin Türk şiirinin gelişim sürecinde önemlice bir yeri olduğunu söylemek gerekmektedir. Doğrudur; toplumcu şiirin yasaklanmaya çalışıldığı, toplumcu ozanların kovuşturulduğu ve Nazım Hikmet’in susturulduğu bir dönemde Garip’in yeşermesi rastlantı sayılamaz. Orhan Veli ve arkadaşlarının "serbest nazım" anlayışıyla şiirler yazmaları, bu alanda en çok Nurullah Ataç’tan destek görmeleri sanatın siyasal dışı tutulması eğiliminin iktidarca da desteklenmesi sonucudur. Ama bu, konunun olumsuz görünen bir yüzüdür.
Öteki yüzde ise, Türk şiirinin yeni biçim ve söyleyiş olanaklarıyla zenginleştirilmesi, sokaktaki insanın duyarlığına açılması, gündelikleştirilmesi vardır. Garip’in Birinci Yeni olarak adlandırılmasıdır. Türk şiirinin Tanzimat döneminde başlayan yenileşme sürecinde, Garip beşinci, altıncı yeniliktir. Cumhuriyet sonrası alındığında da yeni Türk şiirinin kurucusu Nazım Hikmet’tir. Garip ise bu yenileşme sürecinde bir ayrıntıdır. Ama bütünün onsuz olamayacağı bir ayrıntı.
Atilla ÖZKIRIMLI...
KLASİZM
ROMANTİZM
REALİZM (Gerçekçilik)
PARNASİZM
DOĞALCILIK (Natüralizm)
SEMBOLİZM (Simgecilik)
İDEALİZM
GELECEKÇİLİK (Fütürizm)
DADAİZM
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (Sürrealizm)
HARFÇİLİK (Letrizm)
VAROLUŞÇULUK (Egzistansiyalizm)
KİŞİSELCİLİK
TANIM
Belli bir tarihsel süreçte edebiyatı, tür ve yazarın milliyeti bakımından herhangi bir ayrım olmadan şekilsel ve içeriksel olarak etkileyen belli üslup, duygu ve düşünce dizisidir. Belli başlı edebi akımlar, klasizm, romantizm (coşumculuk), parnasizm (sanat sanat içindir), naturalizm (doğalcılık), sembolizm (simgecilik), idealizm (ünanimizm), realizm (gerçekçilik), fütürizm (gelecekçilik), dadaizm, gerçeküstücülük (sürrealizm), letrizm (harfçilik), varoluşçuluk (egzistansiyalizm), personalizm (kişilikçilik) olarak sıralanabilir.
KLASİZM
Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.
ROMANTİZM
18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.
Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygınlaşma şansı buldu.
Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jean Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael romantizmin ilk temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset romantik akımın önemli yazarlarıdır.
REALİZM (Gerçekçilik)
Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneğin, realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert ile Zola’nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya’da Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere’de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika’da Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.
PARNASİZM
Adını, Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır. Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. 1830’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Temel kuramı "sanat sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Bu akımın etkisindeki edebi eserlerde ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas şiir için "biçimciliği amaçlayan" şiir de denebilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden sonraki doğalcılığa kaynak olmuştur. Zengin bir dil, zengin bir biçim, zengin ve yoğun bir duygusallık işlenir. Theophile Gautier’in şiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiştir. Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir.
DOĞALCILIK (Natüralizm)
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.
Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını konu alan Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans, Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet doğalcı eserler veren yazarlardır.
SEMBOLİZM (Simgecilik)
19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, şiirle insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçladı. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.
Simgeci şiirin başlıca temsilcileri Charles Baudelaire’nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud’dur. Sembolik yazarlar arasında Jules Laforgue, Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD’li Stuart Merrill, Francis Viele Griffin yer alır.
İDEALİZM
Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde de görülür. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır.
Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir. Bu akımın temelleri, Romains’le Chenneviere’nin yazdığı Petit Traite de Versification (Şiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel’le Charles Vildrac’ın kaleme aldığı Notes su la Technique Poetique (Şiir tekniği üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuştur.
GELECEKÇİLİK (Fütürizm)
20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909’de Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri gelecekçiliğin manifestosu oldu. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız" deniyordu. Bu geçmişin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizmden yana bir tavrın da açık göstergesiydi.
Gelecekçiliğin kurucusu Marinetti, Avrupa’da birçok yazarı etkiledi. Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliğe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi bildirgelerini yayınladı. Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım güçlendi. Mayakovski’nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya’daki gelecekçiler ilk şiir antolojisini 1912’de yayınladı. Gelecekçilik faşizm ile özdeşleşti. Ve 1920’lerin ortalarına doğru etkisini yitirdi. Eserlerinde mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenen yazarlardır.
DADAİZM
Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dada’cı yazarlar, Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı.
Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı Litterature'dü. Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe yöneldi.
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (Sürrealizm)
Avrupa’da bir ve 2’nci dünya savaşları arasında gelişti. Bu akım temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların eserlerinden alır. 1924’te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Ve bu bütünleşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi.
Breton’un yanısıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi deyimleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye" başladılar. Bu şairlerin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiği için insanı irkiltiyordu. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
1925’ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ama resimden, sinemaya, tiyatroya kadar bir çok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton’un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Arnaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.
HARFÇİLİK (Letrizm)
Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou'nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, "harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz." Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, "sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması"dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.
VAROLUŞÇULUK (Egzistansiyalizm)
Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.
3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.
Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.
KİŞİSELCİLİK
Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes'in "Düşünüyorum öyleyse varım" (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.
Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.
TC Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasından çıkan 4 ciltlik “Türk Edebiyatı Tarihi”, Prof. Dr. Talât Halman başta olmak üzere 7 editör tarafından hazırlanmış kapsamlı bir çalışma...
2 bin 644 sayfalık 4 ciltten oluşan “Türk Edebiyatı Tarihi”, eski Türkçe yazıtlardan Osmanlı Divan şiirine, tasavvuf edebiyatından şair biyografilerine, seyahatnamelerden halk edebiyatına, Tanzimat dönemi yazınından romanımızdaki Doğu - Batı sorunsalına, Türk romanındaki feminist söylem ve postmodern izlere, geniş bir yelpazede edebiyatımızın tarihini anlatıyor.
Çalışma, 7 editör tarafından kotarıldı: Genel Editör Prof. Talât S. Halman, Genel Editör Yardımcısı Prof. Dr. Osman Horata, üyeler ve cilt editörleri Prof. Dr. Yakup Çelik, Doç. Dr. Nurettin Demir, Yrd. Doç. Dr. Mehmet Kalpaklı, Prof. Dr. Ramazan Korkmaz ve Prof. Dr. Öcal Oğuz.
Ama ekip elbette çok daha geniş. Tasarımını, alanın dünya çapındaki uzmanlarından Ersu Pekin’in üstlendiği kitabın redaksiyonunu Başkent Üniversitesi Türk Dili uzmanlarından Doç. Dr. Süer Eker ile Bilkent’ten Türk edebiyatı doktorası alan ilk öğrenci olan Beyhan Uygun Aytemiz yaptı. Kitapta yer alan makalelerin bilgi ve kaynak denetlemeleri, Bilkent Türk Edebiyatı Bölümü’nden 14 mastır ve doktora öğrencisi tarafından yapıldı.
"Yazılması gerekliydi"
Bu çalışma, nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
1950’li yıllardan 1990’lı yıllara kadar Amerikan üniversitelerinde Türk edebiyatı dersleri verdiğim ve İngilizce olarak kaleme alınmış bir Türk edebiyatı tarihi bulunmamasının sıkıntısını çektiğim için, bu konuda kapsamlı ve güvenilir bir çalışma yapılmasının gerekli olduğuna inanıyordum. Bunun hem İngilizce hem de Türkçe hazırlanmasının yararlı olacağını düşünerek bir heyet çalışması yapılmasını istedim. 1998’de Bilkent Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı Bölümü’nü ve Merkezi’ni kurduğumuzda projeyi faaliyet listemize ekledim.
2002 sonlarında da düşüncemi Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı, divan edebiyatı hocası Prof. Dr. Mustafa İsen’le paylaştım. Kendisi projeye büyük ilgi gösterdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı da projeyi benimsedi; biz, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi olarak eserin hazırlanmasını üstlendik.
Ne gibi zorluklar yaşandı?
Bu tarz bir kolektif çalışma elbette büyük bir koordinasyona ihtiyaç duyuyordu. Yeni ihale yasasına göre, projenin bir takvim yılı içinde tamamlanması gerekli olduğundan vakit baskısı altında çalıştık.
Kitabın hazırlanışında yaygın anlayıştan farklı olarak popüler yönelimlerden uzak durmuşsunuz...
“Türk Edebiyatı Tarihi” bir yenilik getiriyor: Daha çok tek elden çıkmış ve belirli bir dönemle sınırlı, yüzyıllar ve şahıslar geçidi şeklindeki edebiyat tarihlerine alışkın olan Türk okuyucusu, bu eserde ilk sayfalardan itibaren farklı bir yaklaşımla karşılaşacak.
Türk edebiyatının tarihsel gelişimini, türler ve problemler çerçevesinde, ayrıntılardan uzak, analitik bir düzende ele alan bu çalışmanın, Türk edebiyatının geniş coğrafyasında gezintiye çıkacak kültürel hayatın farklı kesimleri için önemli bir yol haritası ortaya koyduğu düşüncesindeyiz. Elimizdeki eser, Türk edebiyatının bütününü bilimsel bir yaklaşımla ele alan, tamamlanmış ilk çalışma niteliğinde...
Esere katkıda bulunan isimler de ilginç...
Evet, eserdeki incelemelerden bazıları siyasal doktrin ve görüşleri çok farklı, hatta taban tabana zıt olan yazarların elinden çıktı. Eserin kendi iç tutarlılığını ve üslup birliğini sağlamak, hatalı ve gereksiz değerlendirmeleri düzeltmek için büyük bir çaba gösterdik. Fakat yazarların siyasal ve ideolojik düşüncelerine, tarih ve kültürle ilgili değer yargılarına, sözcük ve terim tercihlerine müdahale etmedik.
"Önerileri bekliyoruz..."
“1300 yıllık bir edebi yaratıcılığı ve pek az edebiyatta görülen ölçüde büyük değişmeleri kapsayan böyle bir bilimsel çalışmada bazı hatalar ve eksiklikler olabilir. Bunların sonraki baskılarda düzeltilmesi için edebiyat tarihçilerimizin ve eleştirmenlerimizin eleştiri ve önerilerini bekliyoruz.”
Sema Aslan