| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bilgi Deposu

12 "filozof" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"filozof" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Erdem nedir?

FARABI: Kişiyi erdemli kılan Tanrı'dır.

Friedrich HEGEL: Erdem, varlığın bilincidir.

KALLIKES: Erdem, güçsüzün işine gelendir.

SPINOZA: Erdem akla uygun davranmaktır.

VOLTAIRE: Erdem, benzerine iyilik etmektir.

HUTCHESON: Erdem bir eğilimdir, iç güdüdür.

ARISTIPPOS: Erdem, haz almada ölçülü olmaktır.

ORIGENES: Erdem, Tanrı karşısında ölçülü olmaktır.

Joseph BUTLER: Kişinin kendi kendinin yargılamasıdır.

GEULINCX: Erdem, Tanrı'nın düzenine boyun eğmektir.

Immanuel KANT: Erdem bir içgüdü işi değil bir akıl işidir.

Max STIRNER: Erdem, kendi isteklerime benim uygunluğumdur.


SCHOPENHAUER: Erdem denmeye değer tek eğilim acımaktır.


BERKELEY: Erdem, sonsuz güçlü ruhun idrak ettirdiği bir fikirdir.

LEIBNIZ: Erdem bir zorunluluktur şu halde erdemsizlik mümkün değildir.

Samuel CLARKE: Erdem nesnelerin doğal niteliklerine uygun davranmaktır.

SARTRE: Hiç bir şey kişi oğlunu, kendinden, kendi benliğinden kurtaramaz.

Friedrich NIETZSCHE: Erdem, insanın insanüstüne ulaşmak için harcadığı çabadır.


KONG FU TSEU: İnsanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. Bunun içinse erdem gerekir.


GOTAMA: İnsan yüreğinden yaşamak isteğini çıkartmalıdır, ancak yok olarak acıdan kurtulabilir...

KSENOFANES: Varlık her şeydir. Değişiklik görünüşten ibarettir, gerçekte değişen hiçbir şey yok.


Francis BACON: Erdemler ülkesini yöneten Süleyman Evi bir başka adıyla Altı Günlük İşler Koleji'dir.


DESCARTES: Erdem düşünce ölçüsünü kullanmaktır. İyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz karardan ibarettir.



MACCHIAVELLI: Sözünde durmak büyük bir erdemdir, ama bütün büyük işleri sözünde durmayanlar başarmışlardır.



EMPEDOKLES: Devinim bir gerçektir ama oluş diye bir şey yoktur. Sevgi sonunda tiksinmeyi yenecektir. Sevgi Tanrı'dır...



HERAKLEITOS: Evren, yaratmayla yok olmanin sonsuza kadar birbirini kovalamasıdır. Herşey ancak karşıtların kavgasından
doğar...



MAHAVIRA: İnsan, hiçbir canlı varlığa kötülük yapmadan yaşamalıdır. Çok sıkı bir perhiz yapmalı, mümkünse çıplak gezmelidir. Aç kalarak ölmek en büyük erdemdir.



PARMENIDES: Varlık eğer var olmaya başlamışsa, ya bir varlıktan ya da bir yokluktan çıkıyor demektir. Üçüncü bir oluş düşünülemez. Varlık eğer bir varlıktan çıkıyorsa, kendi kendini doğurmuş oluyor ki bu da yeni bir şey olmaması demektir. Varlığın yokluktan çıkması akla uygun değildir. Varolan değişmez. Çünkü değişmek ya bir varlığa ya da bir yokluğa geçmek demektir. Bu kuruntudan ötürü akıl için bir birlik olan evren, biz insanlara ikililik olarak görünüyor...



SOKRATES: Tek kesinlik, erdem bilgisindedir. Erdem öğrenilir. Kişiler bilmedikleri için kötüdürler. Erdem birdir, bölünmez, ayrılmaz. Erdem insanın kendini bilmesi, tanımasıdır.


MONTAIGNE: Biz insanlar, kendimizi kötülemede gösterdiğimiz zekayı hiç bir yerde göstermeyiz. Kafamızın o herşeyi bozabilen tehlikeli aletin peşine düştüğü öldürmeye kastettiği av kendi kendimizdir. İnsanı öldürmek için gün ışığında geniş meydanlar ararız. İnsanı yaparken gizlenip utanmak bir ödev onu öldürmesini bilmekse bir çok erdemleri içine alan bir şereftir.

 

Kaos ve Diyalektik

17. KAOS TEORİSİ

Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından ayrıntılı biçimde geliştirilen diyalektik materyalizm, politik ekonomiden çok daha fazlasını ifade ediyordu: o bir dünya görüşüydü. Doğa, özellikle Engels’in çalışmalarında göstermeye çalıştığı gibi, hem materyalizmin hem de diyalektiğin doğruluğunun kanıtıdır. “Matematiğin ve doğal bilimlerin bu özetini çıkarmamda” diye yazıyordu, “tarihteki olayların görünürdeki tesadüfiliğine egemen olan diyalektik hareket yasalarıyla aynı diyalektik hareket yasalarının doğada, sayısız değişimin karmaşası içinde kendilerini kabul ettirdiklerinden ayrıntıda emin olmak söz konusuydu.”

Bilimciler Marksizmi çağrıştıran politik anlamından dolayı diyalektik materyalizmden nadiren haberdar olsalar da, onların zamanından bu yana bilimsel keşifler alanında yaşanan her önemli yeni gelişme Marksist bakış açısını doğrulamıştır. Bugün kaos teorisinin ortaya çıkışı, bilimsel sosyalizmin kurucularının temel fikirleri açısından taze dayanaklar sunmaktadır. Bir su damlası bazen düzenli olarak damlar, bazen düzensiz; bir sıvının hareketi hem türbülanslıdır hem değil; kalbimiz düzenli olarak atar ama bazen çarpıntı yapar; hava sıcak ya da soğuk eser. Nerede karşımıza kaotik görünen bir hareket çıksa –ve aslında her tarafımız onunla doludur– bu harekete sıkı bir bilimsel bakış açısıyla yaklaşma çabası genellikle çok nadir olmaktadır.

O halde kaotik sistemlerin genel özellikleri nelerdir? Bu sistemleri matematiksel terimlerle tanımlamakla matematik ne gibi uygulamalara sahip oluyor? Gleick ve diğerlerinin önem verdikleri özelliklerden biri “kelebek etkisi”dir. Lorenz, bilgisayar simülasyonlu hava tahminlerinde dikkate değer bir gelişme keşfetmişti. Simülasyonlarından biri, nonlineer ilişkiler içeren on iki değişkene bağlıydı. Eğer simülasyon bir öncekinin başlangıç değerlerinden yalnızca çok küçük farklılıklar –bir değer setinde altı ondalık basamağa kadar değerler varken diğerinde üç ondalık basamağa kadar değerlerin olması gibi farklılıklar– taşıyan yeni değerlerle yeniden başlatılırsa, bilgisayarın ilk durumdakinden çılgınca sapan farklı “hava durumları” ürettiğini bulmuştu. Çok küçük bir pertürbasyonun beklenebilir olduğu bir noktada, kısa bir fark edilebilir benzerlik döneminden hemen sonra bütünüyle farklı bir desen oluşuyordu.

Bunun anlamı şudur, karmaşık, nonlineer bir sistemde, girdilerdeki küçük bir değişiklik çıktılarda devasa değişiklikler üretebilir. Lorenz’in bilgisayar dünyasında, bu durum, dünyanın bir tarafında kanatlarını çırpan bir kelebeğin, dünyanın başka bir tarafında bir kasırgaya yol açmasına denk düşüyordu. Buradan çıkarılabilecek sonuç şudur: hava durumunu belirleyecek kuvvetler ve süreçler bu kadar karmaşık olduğuna göre, önümüzdeki kısa zaman diliminin ötesinde bir hava tahmini asla yapılamaz. Gerçekte, dünyadaki en büyük hava tahmin bilgisayarı olan Avrupa Orta-vadeli Hava Tahmini Merkezindeki bilgisayar saniyede 400 milyon hesaplama yapabilir. Bu bilgisayar dünyanın her tarafından her gün 100 milyon farklı hava ölçümü almakta ve on günlük bir tahmin yapabilmek için kesintisiz üç saat boyunca bu verileri işlemektedir. Yine de iki ya da üç günün ötesinde yapılan tahminler spekülatiftir, altı ya da yedi günü aşan tahminler ise hiçbir değer taşımaz. O halde kaos teorisi, karmaşık nonlineer sistemlerin öngörülebilirliğine belli sınırlar koyar.

Buna rağmen Gleick ve diğerlerinin, kelebek etkisine, sanki bu, kaos teorisine tuhaf bir mistik esrar şırınga ediyormuşçasına bu denli dikkat sarf etmesi tuhaftır. Matematiksel olarak kesin bir biçimde modellenmemiş bile olsa, şurası yeterince ortaya konulmuştur ki, benzer diğer karmaşık sistemlerde de girdilerdeki küçük bir değişiklik çıktılarda büyük farklılıklar üretebilir, bir “nicelik” birikimi “niteliğe” dönüştürülebilir. Örneğin insan ile şempanzelerin temel genetik yapılarında yalnızca yüzde ikiden daha az bir farklılık vardır; moleküler kimyanın kavramlarıyla miktarı belirlenebilecek olan bir farklılıktır bu. Yine de genetik “kodu” canlı bir hayvana dönüştürmekteki karmaşık, nonlineer süreçlerde bu küçük farklılık bir varlık ile bir başka varlık arasındaki farklılık anl..... gelir.

Marksizm kendisini tüm nonlineer sistemlerin belki de en karmaşığı olan, insan toplumuna uygular. Sayısız bireyin muazzam etkileşimiyle, politika ve ekonomi öylesine karmaşık bir sistem oluşturur ki, onun yanında gezegenlerin hava sistemleri kurulu bir saat gibidir. Bununla birlikte, diğer “kaotik” sistemlerde olduğu gibi, toplum da bilimsel olarak ele alınabilir; tıpkı hava durumunda olduğu gibi, sınırlar anlaşıldığı sürece. Ne yazık ki, Gleick’ın kitabı kaos teorisinin politika ve ekonomiye uygulanışı konusunda açık değildir. Gleick, Mandelbrot tarafından yapılan bir deneyi aktarır. Mandelbrot, New York borsasındaki pamuk fiyatlarının yüz yıl boyunca geçirdiği değişimleri IBM’deki bilgisayarına girmişti. “Tek tek ele alındığında her fiyat değişikliği gelişigüzel ve öngörülemez bir nitelik taşıyordu” diye yazar. “Bununla birlikte değişiklik dizileri ölçeğe tâbi değildi: günlük fiyat değişimlerini ve aylık fiyat değişimlerini gösteren eğriler birbiriyle tamamen örtüşüyordu … değişim derecesi, iki dünya savaşı ve bir ekonomik depresyon görüp geçirmiş fırtınalı bir altmış yıllık dönem boyunca sabit kalmıştı.

Bu pasaj gözü kapalı kabul edilemez. Belli sınırlar içerisinde, diğer modellerde ya da kaotik sistemlerde de teşhis edilen aynı matematiksel desenleri görmenin mümkün olduğu belki doğrudur. Ancak insan toplumunun ve ekonominin neredeyse sınırsız karmaşıklığı dikkate alındığında, savaşlar gibi büyük olayların bu desenleri bozmayacağı düşünülemez. Marksistler toplumun bilimsel incelemeye uygun olduğunu savunurlar. Ortada yalnızca şekilsizlik görenlerin aksine Marksistler insanın gelişimine, maddi güçlerden ve sınıflar vs. gibi toplumsal kategorilerin bilimsel bir tanımlanışından hareketle yaklaşırlar. Eğer kaos biliminin gelişimi bilimsel yöntemin politikada ve ekonomide de geçerli olduğu şeklinde bir kabule yol açıyorsa, bu gerçekten de onun önemli bir artısıdır. Ne var ki Marx ve Engels’in her zaman farkında olduğu gibi, uğraştıkları konu kesin olmayan bir bilimdir, yani ancak genel eğilimlerin ve gelişmelerin izi sürülebilir, tüm etkilerin ve tüm koşulların ayrıntılı ve derin bir bilgisi mümkün değildir.

Pamuk fiyatları örneğine rağmen, Gleick’ın kitabı bu Marksist görüşün yanlış olduğuna dair herhangi bir kanıt sunmuyor. İnceleyebileceği 100 yıllık veri birikimi mevcutken Mandelbrot’un neden yalnızca 60 yıllık fiyatlarda güya bir desen gördüğünün herhangi bir açıklaması gerçekte yapılmıyor. Dahası kitabın başka bir yerinde Gleick şunu ekliyor: “İktisatçılar piyasada garip çekiciler arayıp durdular ama bugüne kadar bulamadılar.” Ekonomi ve politika alanlarındaki bariz sınırlamalara rağmen yine de şurası açıktır ki, rastlantısal ya da kaotik sistemler olarak düşünülmüş olan şeylerin matematiksel olarak “evcilleştirilmesi” bir bütün olarak bilim açısından derin anlamlara sahiptir. Bu, geçmişte büyük ölçüde sınırlarımızın dışında kalan süreçlerin incelenmesi açısından pek çok yeni ufuk açmaktadır.

İşbölümü

Rönesansın büyük bilimcilerinin temel özelliklerinden biri, bütünsel insanlar olmalarıydı. Çok yönlü bir gelişime sahiplerdi ve bu yönleri meselâ Leonardo da Vinci’nin büyük bir mühendis, matematikçi ve mekanisyen olması kadar bir sanat dehası olmasını da mümkün kılıyordu. Aynı şey Dürer, Machiavelli, Luther ve çok sayıdaki diğerleri için de geçerliydi. Engels’in dediği gibi:

O zamanın kahramanları henüz işbölümünün kölesi durumunda değillerdi, onların haleflerinde çok sık karşımıza çıkan şey, tek boyutluluğu üretmesiyle bu işbölümünün sınırlayıcı etkileridir.

İşbölümü kuşkusuz üretici güçlerin gelişiminde zorunlu bir rol oynar. Ne var ki kapitalizmde bu durum kendi karşıtına dönüşmeye başladığı bir uç noktaya kadar gerçekleşmiştir.

Kafa ve kol emeği arasındaki aşırı bölünme, bir yanda milyonlarca insanın akıl almaz derecede ağır ve bunaltıcı bir iş yaş..... mahkûm edilmesi ve her insanda saklı olan yaratıcılığı ve icat yeteneğini sergileme olanağından mahrum edilmesi anl..... gelmektedir. Öteki aşırı uçta ise, “bilim ve kültür bekçileri” unvanını kendi kişisel hakkı olarak gören bir tür entelektüel papazlık kastının gelişimiyle karşı karşıyayız. Bu insanların toplumun gerçek yaşantısından uzak kalması ölçüsünde, bu durum onların bilincinde olumsuz bir etki yaratmaktadır. Bunlar tümüyle dar ve tek yanlı bir yolda gelişmektedirler. Yalnızca “sanatçıları” bilimcilerden ayıran bir uçurum değildir söz konusu olan, bilim camiasının kendisi de, daralan uzmanlaşma alanlarında gitgide artan bölünmelerle parçalanmaktadır. Tam da fizik, kimya ve biyoloji arasındaki “sınır çizgilerinin” silinmeye başladığı bir anda, örneğin fiziğin farklı dallarını birbirinden ayıran uçurumun üzerine bir köprünün bile neredeyse yapılamaz hale gelişi ironiktir.

James Gleick durumu şu şekilde açıklıyor:

İşe dışarıdan bakan bazı kimseler, bilim camiasının kendi içinde ne kadar dar kapsamlı bir bölünmüşlük gösterdiğini fark etmiş, bilim disiplinlerini sanki zırhlı bir savaş gemisinde birinden diğerine su geçmemesi için özel kapılarla ayrılmış bölmelere benzetmişlerdir. Biyologlara matematik literatürünü yakından takip etmeksizin okumak yetmektedir; bununla bitse iyi, moleküler biyologlara da popülasyon biyolojisini yakından takip etmeksizin okumak yetmektedir, fizikçilerin ise zamanlarını geçirmek için meteoroloji bültenlerini incelemekten daha önemli işleri var.

Kaos teorisinin ortaya çıkışı, bilim camiasının içinde son yıllarda bir şeylerin değişmeye başladığının göstergelerinden biridir. Farklı alanlardan bilimciler, her nasılsa bir kör noktaya gelip dayandıklarını giderek artan ölçüde hissediyorlar. Yeni bir yön bulmak gerekiyor. Bu nedenle kaos matematiğinin doğuşu, Engels’in söylediği gibi, doğanın diyalektik karakterinin bir kanıtı, gerçekliğin tümüyle dinamik sistemlerden hatta tek bir bütün sistemden oluştuğunun ve (ne kadar yararlı olursa olsun) bu sistemlerden soyutlanmış modellerden oluşmadığının bir hatırlatıcısıdır. Kaos teorisinin temel özellikleri nelerdir? Gleick bu özellikleri şöyle tanımlıyor:

“Bazı fizikçilere göre, kaos bir durumdan çok bir sürecin, varlıktan çok oluşumun bilimidir.”

“Bunlar, bilimde indirgemeciliğe –sistemlerin bu sistemi oluşturan parçalar (kuarklar, kromozomlar, ya da nötronlar) aracılığıyla analizi– dönük eğilime sırt çevirdiklerini düşünüyorlar. Bütünü aradıklarına inanıyorlar.”


Diyalektik materyalizm yöntemi, tam da “durumdan çok sürece, varlıktan çok oluşuma” bakmaktır. “Geçen on yılda, eski indirgemeci yaklaşımların bir kör noktaya gelip dayandığı duygusu gittikçe artan sayıda insan tarafından hissedilmeye başlamış ve en boyun eğmez fizik bilimcilerinin bazıları bile dünyanın gerçek karmaşıklığını ihmâl eden matematiksel soyutlamalardan illallah demişlerdi. Yeni bir yaklaşım için yarı bilinçli bir biçimde el yordamıyla ilerler görünüyorlardı –ve süreç içerisinde, geleneksel sınırları yıllardır yapmadıkları şekilde kaldırıp atmakta olduklarını düşündüler. Belki de yüzyıllardır

Kaos, dinamik sistemlerin ayrı parçalarından ziyade bütününün bilimi olduğundan, aslında diyalektik görüşün bilinçsizce haklı çıkarılması demektir. Şimdiye dek, bilimsel araştırma, kendisini oluşturan parçalara çok fazla ayrılmıştı. “Parçaların” peşinden koşan bilim uzmanları hiç de nadir olmayan bir biçimde “bütünü” hepten unutacak kadar uzmanlaşırlar. Bu nedenle deney ve teorik akıl yürütme gerçeklikten gittikçe uzaklaştı. Yüz yıldan fazla bir süre önce Engels, şeyleri yalıtılmış halleriyle, bütünü unutarak ele alan metafizik yöntemin darlığını eleştirmişti. Kaos teorisi savunucularının kalkış noktası, “indirgemecilik” olarak adlandırdıkları bu metafizik yönteme duyulan tepkiydi tam da. Engels, doğanın incelenişinin ayrı disiplinlere “indirgenmesinin” belli ölçülerde zorunlu ve kaçınılmaz olduğunu açıklamıştı.

Doğayı veya insanlık tarihini veyahut bizzat kendi entelektüel faaliyetimizi iyice ele alıp incelersek, ilk göreceğimiz şey, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde ve olduğu şekliyle kalmadığı, her şeyin hareket ettiği, değiştiği, olduğu ve yok olduğu, sonu olmayan bir bağlantılar yumağı tablosudur…

Ama bu kavrayış, bir bütün olarak olgular tablosunun genel karakterini ne kadar doğru ifade ederse etsin, bu tabloyu oluşturan ayrıntıları açıklamaya yetmez ve bunu yapamadığımız sürece, tüm tablo hakkında net bir fikrimiz olamaz. Bu ayrıntıları anlamak için, onları kendi doğal ya da tarihsel bağlantılarından ayırmak ve her birini kendi doğalarına, özel neden ve sonuçlarına göre ayrı ayrı incelemek zorundayız.

Ama Engels’in yeterince uyarıda bulunduğu gibi, “indirgemeciliğe” geri dönüş diyalektik olmayan bir görüşe ya da metafizik düşüncelere de yol açabilir.

Doğanın tekil parçalarına ayrıştırılması, farklı doğal süreçlerin ve nesnelerin belirli sınıflar halinde bölümlenmesi, organik varlıkların iç anatomisinin kendi çeşitliliği içinde incelenmesi: doğa hakkında edindiğimiz bilgilerimizde son dört yüz yıl boyunca kaydedilmiş bulunan muazzam adımların temel koşulları işte bunlardır. Ama bu bize, doğal nesneleri ve süreçleri yalıtılmış olarak, genel bağlamlarından kopartılmış olarak gözleme alışkanlığını; yani onları hareketleri içerisinde değil de durgun hallerinde; özü itibariyle değişken unsurlar olarak değil de değişmez unsurlar olarak; yaşamları içinde değil de ölümleri içinde gözlemleme alışkanlığını miras bırakmıştır.

Şimdi bunu Gleick’ın kitabındaki şu pasajla karşılaştırın:

Bilimciler nesneleri parçalara ayırırlar ve her birine tek tek bakarlar. Eğer atomaltı parçacıkların etkileşimini incelemek isterlerse, ikisini ya da üçünü bir araya getirirler. Burada epey karışıklık vardır. Halbuki kendi kendine benzeme gücü, karmaşıklığın çok daha üst düzeylerinde başlar. Bu, bütüne bakabilme sorunudur.

Eğer “indirgemecilik” sözcüğünün yerine “metafizik düşünme tarzı” sözcüğünü geçirirsek, temel fikrin aynı olduğunu görürüz. Şimdi Engels’in indirgemecilik (“metafizik yöntem”) eleştirisinden hangi sonucu çıkardığına bakalım:

Şeyleri ve onların yansıması olan, düşünceleri, esas olarak karşılıklı bağlantıları, birbirini takip edişleri, hareketleri, doğumları ve ölümleri içinde kavrayan diyalektik için, yukarıda bahsettiğimiz türde süreçler, bizzat onun ele alınış yönteminin birer doğrulanışıdırlar. Doğa, diyalektiğin deneme tahtasıdır ve modern doğa bilimi için şu söylenmelidir ki, doğa, bu deneme tahtası için son derece zengin ve gün be gün artan materyaller sağlamakta ve böylelikle son tahlilde doğal sürecin metafizik değil diyalektik olduğunu kanıtlamış bulunmaktadır…

Fakat diyalektik düşünmeyi öğrenmiş olan bilimciler hâlâ parmakla sayılabilecek kadar azdır ve bu nedenle yapılan keşiflerle eski geleneksel düşünme tarzı arasındaki ihtilâf, teorik doğa bilimlerine bugünlerde egemen olan ve hem öğretmenleri hem öğrencileri, hem yazarları hem okurları umutsuzluğa sürükleyen sınırsız kafa karışıklığını açıklar.

Yüz yıldan fazla bir süre önce yaşlı Engels fiziksel bilimlerin bugünkü durumunu tam bir kesinlikle betimlemektedir. Bu husus, Ilya Prigogine (1977 Nobel kimya ödülünün sahibi) ve Isabelle Stengers tarafından, Kaostan Düzene, İnsanın Tabiatla Yeni Diyaloğu adlı kitaplarında takdir edilmiştir, şöyle yazıyorlar:

Belli bir dereceye kadar, bu ihtilâfla (Newton fiziği ile yeni bilimsel düşünceler arasındaki) diyalektik materyalizmi ortaya çıkartan ihtilâf arasında bir benzerlik vardır. … Materyalizmin ayrılmaz bir parçası olarak doğanın bir tarihi olduğu düşüncesi, Marx tarafından ve ayrıntılarıyla da Engels tarafından ileri sürülmüştü. Fizikteki çağdaş gelişmeler, tersinmezlik tarafından oynanan yapıcı rolün keşfi, böylece, uzun zaman önce materyalistler tarafından sorulan bir soruyu doğa bilimleri çerçevesi içinde de ortaya koydu. Onlara göre, doğayı kavramak, onu, insanı ve insan toplumlarını üretme yeteneğinde olan bir şey olarak kavramak anl..... geliyordu.

Üstelik Engels Doğanın Diyalektiği’ni yazdığı sıralarda, fiziksel bilimler, mekanik dünya anlayışını reddetmiş ve doğanın tarihsel gelişimi düşüncesine yaklaşmış gibi görünüyordu. Engels üç temel keşiften bahseder: Enerji ve onun nitel dönüşümlerine hükmeden yasalar, yaşamın temel taşı olarak hücre ve Darwin’in türlerin evrimini keşfi. Bu büyük keşiflerin ışığında Engels, mekanik dünya görüşünün ölmüş olduğu sonucuna çıkmıştı.

Bilim ve teknolojideki tüm harika gelişmelere rağmen köklü bir keyifsizlik duygusu söz konusudur. Artan sayıda bilimci yaygın geleneklere karşı isyan etmeye ve karşılarındaki sorunlara yeni çözümler aramaya başlamıştır. Bunun bilimde er ya da geç, yaklaşık yüz yıl önce Einstein ve Planck tarafından gerçekleştirilene benzer bir yeni devrimle sonuçlanacağı kesindir. Bizzat Einstein’ın bilim kuruluşlarının üyesi olmaktan uzak duruşu anlamlıdır.

Şunları söylüyor Gleick:

Yirminci yüzyılın büyük kısmının ana eğilimi, gittikçe artan enerji düzeylerinde, gittikçe küçülen ölçeklerde ve gittikçe kısalan zaman dilimlerinde maddenin yapı taşı olan blokları araştıran parçacık fiziği olmuştur. Parçacık fiziğinden, doğanın temel kuvvetleri ve evrenin kökenine dair teoriler çıktı. Oysa bazı genç fizikçiler, bu en prestijli bilim dalının yöneliminden gittikçe artan bir memnuniyetsizlik duydular. İlerleme ağır aksak bir hal almaya, yeni parçacıkların adlandırılması saçma sapan olmaya, teorinin yapısı da arapsaçına dönmeye başlamıştı. Kaosun ortaya çıkışında, genç bilimciler fiziğin tümü açısından bir rota değişikliğinin başlangıcını gördüklerine inandılar. Onlara göre meydan uzun zamandır yüksek enerjili parçacıklar ve kuantum mekaniğinin parıltılı soyutlamalarıyla doluydu.

Kaos ve Diyalektik

Kesin bir kaos teorisi görüşünü şekillendirmek için henüz çok erken. Ne var ki, bu bilimcilerin diyalektik doğa görüşü doğrultusunda el yordamıyla ilerlemekte oldukları çok açıktır. Meselâ niceliğin niteliğe dönüşümü (ve tersi) diyalektik yasası kaos teorisinde belirgin bir rol oynar:

Von Neumann, karmaşık bir dinamik sistemin kararsızlık noktaları –yani küçük bir dokunuşun büyük sonuçlarının olabileceği kritik noktalar, bir tepenin üstünde dengede duran bir topun durumunda olduğu gibi– olabileceğini kavramıştı.

Ve yine:

Gerçek hayatta olduğu gibi bilimde de, birtakım zincirleme olaylarda, küçük değişiklikleri büyütebilecek kriz noktalarının bulunduğu gayet iyi bilinir. Kaos ise bu noktaların her yerde olduğu anl..... geliyordu. Noktalar her tarafa yayılmışlardı.

Bu ve birçok başka pasaj, diyalektik ile kaos teorisinin belli yönleri arasında çarpıcı bir benzerliği açığa çıkarıyor. Oysa en inanılmaz şey şudur ki, “kaosun” öncülerinin büyük bir çoğunluğunun yalnızca Marx ve Engels’in yazılarından değil Hegel’inkilerden de en ufak haberleri yokmuş gibi görünür! Bir anlamda bu durum, diyalektik materyalizmin doğruluğunun çok daha çarpıcı bir kanıtını teşkil eder. Ama diğer açıdan, yeterli bir felsefi çerçeve ve metodolojinin bunca zamandır ve gereksiz yere bilimden esirgendiği düşüncesi de düş kırıcıdır.

300 yıldır fizik lineer sistemlere dayandırılmıştı. Lineer kavramı, eğer böyle bir denklemi bir grafik üzerinde gösterirseniz düz bir doğrunun ortaya çıkacağı anl..... gelir. Gerçekte, doğanın büyük bir bölümü tam da bu şekilde işliyormuş görünür. Klasik mekaniğin doğayı yeterince tarif edebilmesinin nedeni budur. Ne var ki, doğanın büyük bir bölümü lineer değildir ve lineer sistemler aracılığıyla anlaşılamaz. Beyin şüphesiz lineer bir tarzda işlemez, kaotik yükseliş ve çöküş döngüleriyle ekonomi de öyle. Nonlineer bir denklem düz bir doğruyla ifade edilmez, gerçekliğin düzensiz, çelişkili ve çoğu durumda kaotik doğasını dikkate alır.

Tüm bunlar kozmologlar hakkında kendimi çok kötü hissetmeme yol açıyor, bu adamlar bizlere, evrenin kökenlerini bulduklarını, bu işi oldukça iyi becerdiklerini, tek istisnanın ilk milisaniye ya da Büyük Patlama anı olduğunu anlatıp duruyorlar. Zaten katı bir monetarizm dozunun hepimize iyi geleceğine yemin billâh eden politikacılar da, birkaç milyon işsizin yalnızca küçük bir hıçkırık olarak değerlendirilmesi gerektiğinden emin değiller mi? Matematiksel ekolojist Robert May de 1976’da benzer hisleri seslendirmişti. “Eğer daha fazla insan, yalnızca araştırma alanında değil, politika ve ekonominin günlük dünyasında da basit sistemlerin mutlaka basit dinamik özelliklere sahip olmadığını kavramış olsaydı, hepimiz daha iyi bir durumda olurduk.”

Modern bilimin sorunları, bilinçli bir diyalektik yöntemi (bilinçsiz, gelişigüzel, ampirik bir yöntemin zıttı olan) benimsemekle çok daha kolay çözülebilirlerdi. Kaos teorisinin genel felsefi anlamının kaos bilimcileri tarafından tartışılmakta olduğu açıktır. Gleick, kaosun, “sahip olduğu her dinamik olanağı rastlantısal olarak keşfetmek üzere serbest kalmış sistemler” anl..... geldiğini söylediğinden Ford’a “kendini ilân eden bir kaos misyoneri” olarak atıfta bulunur. Diğerleri ise görünüşte rastlantısal sistemlere atıfta bulunuyorlar. Belki de en iyi tanım Yale’deki teorik fizikçi Jensen’den geliyor. Jensen, “kaosu”, “deterministik, nonlineer dinamik sistemlerin düzensiz, öngörülemez davranışı” olarak tanımlıyor.

Yeni bilim, Ford’un yapıyor göründüğü gibi rastlantılılığı bir doğa ilkesi haline getirmektense, tam tersini yaparak, inkâr edilemez bir şekilde gösteriyor ki, rastlantısal olduğu düşünülen süreçler (günlük amaçlarımız bakımından halen öyle düşünülebilirler) yine de altta yatan bir determinizm tarafından –18. yüzyılın kaba determinizmi tarafından değil, diyalektik determinizm tarafından– güdülenmektedir.

Yeni bilime ilişkin ileri sürülen iddialardan bazıları çok görkemlidir ve belki de yöntem ve tekniklerin gelişmesi ve rafine hale getirilmesiyle birlikte bu iddiaların doğru olduğu kanıtlanabilir. Bu bilimin savunucularından bazıları işi 20. yüzyılın üç şeyle anılacağını söylemeye kadar götürüyorlar: Görelilik, kuantum mekaniği ve kaos. Albert Einstein, kuantum teorisinin kurucularından biri olmasına karşın, deterministik olmayan bir evren fikrine asla rıza göstermemişti. Fizikçi Neils Bohr’a gönderdiği bir mektubunda, “Tanrı zar atmaz” diye diretmişti. Kaos teorisi, yalnızca Einstein’ın bu noktada haklı olduğunu göstermekle kalmamış, daha teori emekleme dönemindeyken bile, yüz yıldan fazla bir süre önce Marx ve Engels tarafından öne sürülen temel dünya görüşünün harikulade bir kanıtı olduğunu göstermiştir.

Gittikçe çıkmaza giren “lineer” metodolojiden kopmaya ve sürekli değişen tabiatın türbülanslı gerçekliğiyle çok daha uyumlu yeni bir “nonlineer” matematik geliştirmeye çaba gösteren kaos teorisinin bunca taraftarının, mantık alanında iki bin yıl boyunca gerçekleşen yegâne gerçek devrimden bütünüyle habersiz oluşu hakikaten şaşırtıcıdır: Hegel tarafından ayrıntılarıyla geliştirilen ve ardından Marx ve Engels tarafından bilimsel ve materyalist bir temelde kusursuzlaştırılan diyalektik mantık. Eğer bilimciler, tabiatın dinamik gerçekliğiyle her adımda çatışan değil de bu gerçekliği sahiden yansıtan bir metodolojiyle donanmış olsalardı, kim bilir bilim alanında patlak veren kaç hatadan, çıkmaz sokaktan ve bunalımdan kaçınılabilirdi!

 

Felsefede Tanrı kavramı

FELSEFEDE TANRI KAVRAMI
Biyolojik açıdan diğer canlılardan farklı olmayan insanoğlunun temel niteliklerinden birisi dünya-içeriliğidir. Bu yetisi ile, nesneleri simgesel olarak dönüştürür ve dış dünyayı bir bilinç varlığı haline getirerek, bir evren tasarımına yönelir. Bu durumda ise iki gerçekliğin içinde yaşar. Birisi fiziksel gerçeklik diğeri de kültürel gerçekliktir. Bu nedenle insan, organik yaşamın sınırlarını aşan bir canlı olarak, farklı bir varlık alanına açılır. İşte bu noktada da varoluşunun özünü, yarattığı bu kültürel evrenin içerisinde kurar ve tanrı kavramını orada bulur. Sonuç olarak oluşturduğu bu “simgeler evreni” içerisinde zihinsel edinimlerde bulunan insan, inandığını bilir, bildiğine de inanır. Bu durum ilk bakışta bir paradoks olarak gözükebilir ancak unutulmamalıdır ki inanç “anlamak için inanıyorum”diyebilen Agustinus gibi birçok düşünüre göre bilmenin başlangıcını oluşturan ilk basamaktır. Öyleyse inançla bilgiyi arayan insan hem nesnel hem de simgesel evrenindeki yolculuğunda bilgiyi anlamaya çalışmış, ona ulaşmak istemiştir. İşte bu bilgi arayışı da felsefi düşüncenin ortaya çıkmasına uygun zemini hazırlamıştır.
Bilgelik sevgisi anl..... gelen “philosophie”Yunanca bir kelimedir ve insanın hakikate ulaşmak için çaba göstermesi anl..... gelmektedir. Felsefenin bu metafizik disiplinin yanında, öteden beri, bir de “ahlak” disiplini bulunur. Metafizik varolanı bilmek ister. Ahlak ise olanı değil olması gerekeni araştırır. Kısaca şöyle de denilebilir: Evrenin kaynağını bilmek isteyen teorik felsefenin yanında, bir de insanın yürüyeceği yolu gösteren pratik felsefe yani ahlak vardır. Ancak felsefenin iki ana prensibi olan metafizik ve ahlakın yanında bir üçüncü disiplini daha bulunmaktadır: bu da “Mantık” tır. Mantık doğru olan bilginin bilimidir. Metafizik ve ahlakta dahil her bilgi mutlaka hakikate ulaşmak ister ve her bilim sürekli olarak doğru bilginin peşindedir. Burada ise kaçınılmaz bir şekilde “hakikat nedir ve nasıl elde ederiz” problemi ortaya çıkmaktadır. İşte felsefede, sözü edilen bu ana problemlerden oluşan bir dokumaya benzemektedir.
İlk felsefi yaklaşımlar Brahma dininin Rigveda denilen en eski bölümlerinde bile karşımıza çıkmaktadır. Rigveda da “Tanrılar ve insanlar yokken bu evrende acaba ne vardı” sorusu sorulmaktadır. Bu türden düşünceler ilk felsefi açıklamalar olarak kabul edilebilir. Fakat felsefe nerede ve ne zaman başlamıştır sorusunun cevabı esasında felsefenin kurallarından dolayı belki de şöyle verilebilir: “İnsan nerede kendi düşüncesiyle dogmalara karşı bir reaksiyon göstermiş ve inancın dışına çıkmak gereksinimini duymuşsa, o anda orada felsefi düşünce, saf ve gerçek anlamda başlamış olur” İşte bu yüzden insanlığın bilinen kültür tarihinin başlangıcını oluşturan Sümer, Mısır ve Hint felsefeleri kendini hiçbir zaman dogmalardan soyutlayamamış ve bir tür rahip felsefeleri olarak kalmıştır. Kendisini bu anlamda soyutlayarak tamamen bilimsel bir biçimde gelişebilen ilk felsefe ise, Mısırdan geometriyi, babilden astronomiyi almış olduğu gibi ussal düşünce tarihinin öncesinden etkilenmiş olmasına rağmen, yine de eski “Yunan” felsefesidir denilebilir.
İşte bu Çağlarda yaşayan ve bir din yenilikçisi olarak tanınan Ksenofanes (M.Ö.575-490), daha 100 yıl geçmeden kökleri Homer ve Hesiod’a kadar inen antik Ege Mitolojisinin tanrı kavramı ile savaşır ve Tanrıların insanlaştırıldığını söyler. Bir yazısında Homer’den şikayet bile eder. Çünkü Homer tanrılara insanların çirkin ve kötü davranışlarını yüklemiştir. Ksenofanes Tanrı kavr..... ahlaki bir temel kazandırmak ister. Ayrıca o tanrıların insan biçiminde tasarlanmasına da karşıdır. Ona göre Tanrı birdir, her şeyi görür, her şeyi işitir, değişmez, ölümsüzdür ve soyut gücü ile evrendeki tüm davranışları ve değişimleri düzenler. Ksenofanes bu düşünceleri ile daha sonraları Eflatun ve Aristo’daki tanrı kavramının da hazırlayıcısı olmuştur. Görüldüğü gibi Ksenofanes monoteisttir. Ancak ondaki monoteizm Hıristiyanlık ve Müslümanlıktan farklıdır. Çünkü onun tanrı kavramı aynı zamanda panteisttir. Yani tanrı bir yaratıcı olmayıp evren ile özdeştir, evrene eşittir.
Eserlerini özellikle güç anlaşılacak biçimde yazan Efesli Heraklit ise ilk kez rastlanan önemli bir düşünüşe ulaşır. Heraklit, “görünüş evreni” ile “gerçek evren”in birbirinden ayırma gerekliliğinden bahseder. Görünüş evreni duyularımızla algıladığımız evrendir. Bu evrenin gerisinde gizlenen gerçek evren ise ancak akıl ile kavranılabilecek bir olgudur. Bu yüzden de ona göre her zaman akla uymalı ve duyumlarımızın bizi aldatmasına kendimizi kaptırmamamız gerekmektedir. Bu evrendeki sonsuz değişimler içinde tek sabit kalan şey, bu değişimleri yöneten yasadır. Heraklitde de panteist yaklaşım vardır ancak o Ksenofanes’in aksine, Tanrının değişmeyen sabit bir varlık değil, evrendeki tüm değişmelerin düzenleyici yasası olduğunu savunur.
Ksenofanes’in kurduğu Elea okulunun ünlü temsilcilerinden olan Parmenides ise Heraklit ile ciddi görüş ayrılıklarına düşmüştür. Bu durum felsefedeki ilk ve bilinçli görüş çatışması olarak kabul edilmektedir. Parmenides, evren konusundaki düşüncelerini yalnızca akıl yolu ile elde etmeyi deneyen ilk düşünürdür. O felsefe tarihinin ilk rasyonalist filozofudur. Parmenides felsefesinin temeline “Varlık varlıktır, yokluk yokluktur” kuramını yerleştirmiştir. Ona göre varolmayan bir şeye var demeye kalkışmak çelişkilidir ve bu konuda Herakliti de açıktan suçlamıştır. Aslında her iki düşünür gerçek evreni akıl yolu ile kavradığımız evren olarak görmüşlerdir. Ancak iki evrenden hangisinin gerçek olduğu konusunda birbirlerinden kesinlikle farklıdırlar. Parmenides’e göre aldatıcı olan değişme halinde bulunan evrendir. Değişmeyen, sabit duran ve bir olan evren gerçek evrendir. İşte bu “BİR” tanrıdır yada tanrı ile özdeştir.
İkinci dönemin önemli filozoflarından olan Anaksogoras ise “bir kaostan nasıl oldu da bir kozmos oluştu” sorusunu sormuş ve Evrendeki düzeni oluşturan sebepleri araştırmıştır. Ona göre nasıl bir taş yığınından ev, bir çamur yığınından heykel oluşamazsa, kaosta kozmosa kendiliğinden dönüşemez. Bunun için bir plana göre çalışan yaratıcı zekaya gereksinim vardır. Anaksagoras evrenin bir tür mimarı olarak değerlendirdiği bu güce “Nus” adını vermiştir. Ona göre Nus bir tanrıdır. Yalnız, onun Tanrısı, sadece Evrenin bir mimarı ve yapıcısı olup, yaratıcısı değildir. Nus bir vuruş ile evreni oluşturmuş ve sonra sahneden çekilerek evrenin oluşunu kendi haline bırakmıştır (Deizm). Anaksagoras, felsefede evreni dinsel bir görüşle veya teolojik yaklaşımla açıklayanların ilki sayılır. Bu durum ise, evrenin başlangıcından günümüze kadar belli bir amaç doğrultusunda hareket ettiğini kabul etmek demektir.
Demokrit ise teolojik görüşün zıddı bir evren açıklamasının tipik temsilcisidir. Çok ünlü bir sözü vardır: “Bu evrenden iki şeyi kaldırmak gerekir, onlarda amaç ve rastlantı’dır” Demokrit kendisine kadar olan filozofların en maddecisi(materyalisti)dir. Çünkü ona göre gerçek, madde olan atomlardan oluşur.
Sofistlerde (M.Ö. 500) özellikle insan konusuyla ilgilenmişlerdir. Onlara göre şimdiye kadar ki felsefe, evren konusunda tutarlı bir anlayış elde edememiştir. Sofistlere göre: “Ne kadar filozof varsa, evrenin yapısı hakkında o kadar görüş vardır” Sofistlerin en ünlülerinden olan Protagoras daha da ileri gitmiş ve “Tanrılar var mı yok mu bilemeyiz” demiştir. Onun çok ünlü bir kuralının olduğu söylenir. “İnsan her şeyin ölçüsüdür” . Protagoras için tümel bir gerçek yoktur. Olsa olsa her insanın kendisine ait inançları vardır. O halde her görüşün karşıtı olabilir ve hangisinin doğru olduğunu göstermek için tek yol vardır. Bu da karşıdakini inandırabilme gücüdür. İşte hitabetbu noktada asıl olandır. Nitekim sofistler gramerbilimini ilk kez ortaya koyanlardır.
Sokrat ile de Yunan felsefesi en önemli aşamasına ulaşmıştır. Bundan sonraki felsefe akımlarının en önemli konusu erdem ve erdemin nitelikleri olmuştur. Sokrat temelde dindar bir insandır. O yaşamın yüksek bir gücün kontrolünde olduğuna sağlam bir inanç ve bilinçle inanır. İçinden gelen sese “benim diamon’um” diyerek o kutsal gücün dışında değil içinde olduğunu belirtmiştir. Onun mutluluğa verdiği cevap kendisiyle gösterebildiği uyumu, erdeme verdiği cevap ise bilgidir. Peki öyleyse “bilgi” nedir. Ona göre bu noktada önemli olan dışarıyı yani evreni bilmek değil insanın kendi kendini bilmesidir. Belki de bu yüzden Sokratın eğitim metodolojisinde ve oluşturduğu diyaloglarda nihai bir son yoktur. Sorular sonu oluşturur ve sentez kişinin kendisine bırakılır. Sokrat’ın yolunu takip eden sonraki düşün akımları da “kendini bil” varsayımını rehber edinmişlerdir.
Kendisini Sokratın mantıksal devamı sayan Eflatun (Platon M.Ö 427-347) içinse iki evren vardır. Bu iki evren gerçek evrendir. Biri; sürekli var olan ve yok olan, algılanabilen, nesnelerin sürekli değişmek zorunda olduğu evren; ötekisi başlangıcı ve sonu olamayan idelerin ya da ideallerin evreni. Eflatun’a göre bilmek, ideler evrenini ve bu evrende hüküm süren yasaları tanımaktır. Duyular evrenini de ancak ideler evrenine katıldığı ölçüde bilmek mümkündür. Eflatundan sonra Yunan felsefesinin klasik dönemindeki ikinci büyük düşünürü olan Aristo (M.Ö 384-322) iki bin yıl boyunca batı uygarlığına hakim olmuş ve dönemin temel görüşlerini oluşturmuştur. Ona göre bilmek, objeleri tek tek tanımak olmayıp, bu objeleri bir de “genel bir kavram altında toplamak” demektir. Eflatunun tersine, Aristo’ya göre genel kavramlar tek objelerin kendisinde gizlidir. Aristo’nun deyimiyle doğa yada canlı güç “bir mimardır” çünkü doğa yaratabilendir. Bu benzetmenin aslında özel bir anlamı da vardır; ki o da mimarın belli bir plan ve amaca göre çalışmasından dolayıdır.
Romalı Philon (M.Ö 25-M.S.50?) ise Platonun idelerini “Tanrının ruhunda gizli olan” şeklinde yorumlamıştır. Philon, Platocu felsefeyle Tanrının elçisi olan Musa’nın hermetik kökenli öğretisini birleştirmiş ve böyle bir denemeyle din ile felsefeyi aynı potada eritmek istemiştir (yeni Eflatunculuk). Bu girişim daha sonraları üç semitik din içinde benimsenip irfan yada gnosis öğretisi olarak yer almıştır. Hermetik öğretininPhilon sonrası döneminde İbrani kabalası yazıya dökülmüştür. Ayrıca bu dönem, Museviliği olduğu kadar İslam Tasavvufunu da derinden etkilemiş, özellikle İbn-Arabi, varlık birliği yada vahdet-i vücut kuramı ve yöntemiyle hem felsefe, hem de tasavvuf da önemli bir etki oluşturmuştur.
Antik Ege uygarlığının ardından felsefe, genelde yeni dünya dini Hıristiyanlığın etkisi altına girmiştir. Bu dönemde felsefenin işlevi, dinin dogmalarını temellendirmek ve savunmak olmuştur. Antik çağın iki düşünürü Platon ve Aristotelesin düşünceleri bir yandan resmi ideolojiye dönüşürken, diğer yandan da ilginç bir şekilde yasaklanmıştır. Orta çağdaki bu Skolastik felsefe anlayışı, tek ve asıl gerçeğin Tanrı olduğunu, Dünyanın ise gerçek olmayan bir gölge olduğu savını egemen kılmıştır. Dolayısıyla dogmalar, tanrısal düşüncenin mantıksal sonuçlarıdır. Bir başka deyişle inanç akılla doğrulanmalıdır. Dönemin düşünürlerinden Scottus Eriugena’ya (833-880) göre tanrı real töz yani asıl gerçekliktir. Olgusal ve evrenseldir. St. Anselmus (1033-1109)’un “Monologion” adlı yapıtında Tanrı, adalet, iyilik, bilgelik ve mutluluğun kendisidir. Gerçek üstüne (De Veritate) adlı yapıtında ise Tanrının varlığında yoğunlaştığını ve birliğe ulaştığını ileri sürmüş, çoklukta tekliğin bulunduğunu ortaya atmıştır. Aquino’lu Thomas’a göre ise Tanrının düşünceleri en son olgusal nesnelerin kendileridir ve bu durumda Tanrı kendinde gerçekliktir. Fakat Thomas’a cevap çok geçmeden İskoçyalı Duns Scotus (1224-1274)’dan gelmiştir; “Felsefenin aracı olan us, vahiyle gelen Tanrı bilgisini doğrulayamaz”. İşte bu tutum Tanrıbilimi’ni yada Teolojiyi bir “bilim” olmaktan çıkarmış ve skolastik dönemin kapanışını hazırlamıştır. Bu durum ise Tanrıbilimin ussal verilerle temellendirilme çabalarının başarısız kalışının kabulü anl..... gelmiş ve Yeniçağ yada Rönesans’ın ussal ve bilimsel düşünceyi öne çıkardığı dönemin başlamasına neden olmuştur.
Bu dönemde Descartes “Kuşkulandığım hiç bir şey gerçek değildir, ancak kuşkulanıyor olmamdan kuşkulanamam, bunun için kuşku düşüncemin kaynağıdır” diyerek, ilk gerçek düşüncenin “kuşku edimi” olduğu sonucuna varmıştır (Septizm). Ona göre kuşku üzerine kuşkulanmak bilinçlenmektir. Bilinçlenmiş kuşku ise özünde bir eleştiridir ve giderek yargıları oluşturur. Kant ise kuramsal usun eleştirisinde, gerçeğin yalnızca fenomenler düzeyinde bilinebileceği sonucuna varmış ve ancak böyle bir bilginin güvenilir olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre bundan ötesi metafiziktir ve inancın konusu olur.
Hegel’de eleştirinin eleştirisini yapar ve eleştiriyi aşmak için senteze gitmek gerektiğini söyler. Ona göre bir nesneyi bilmek, onun oluş süreçlerini, bir kavramı bilmek ise onun kültür süreçlerini bilmektir. Akıl ile doğa, ya da bilen ile bilinen özdeştir, çünkü her ikisi de akıldır ve aynı yasalarla devinirler. İşte bu nedenle, aklın dış dünyayı kavraması aslında kendini kavraması, kendini bilmesidir. O halde gerçek ussal olandır ve ussal olan da gerçektir. Bu söylem ise şu sonucu doğurur; “Algılarımız, tasarımlarımız ve kuramlarımız nesnel gerçeğe uygun oldukları oranda hakikat olurlar
Rönesans’la başlayan teolojiden arınma uğraşısı, Aydınlanma sürecinde felsefenin yeniden kendi bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanmıştır. Deistlerle birlikte ortaya çıkan sekülerizm ise 16.yy’da Romantik deistlerin elinde dinsel yaşamın eleştirisine dönüşmüştür. Onlar tanrının yalnız akıl yoluyla bilinebileceğini söylemişlerdir. Aydınlanmanın içeriğinde “insan nedir” sorusuna verilen yanıtlar ise Hümanizm, akılcılık ve evrenselcilik evrelerini ortaya çıkartmıştır.
Felsefe ile teoloji arasındaki problem, aslında farklı tasarımların sonucunda oluşan tanrı kavramlarının çatışması değildir. Kuralcı inanan ile filozofun din üzerine farklı şeyler söylemeleri; tanrı kavr..... farklı bakmalarından değil, insanın tanrı ile ilişkisini nasıl yapılandıracağına dairdir. Felsefe tanrıya aklın yetileri içinde bakmaya çalışır. Kimi zaman bilgiyi anlamak için inancı sorgular, kimi zaman ise bilgiyi sorgulayarak bilinçli bir inancı arzular. Kısacası özünde felsefe tanrıyı istemektedir.
Görüleceği gibi Antik Ege (Grek) felsefesinin temel problemleri bugünde felsefenin temel problemlerini oluşturmaktadır. İnsan hala bir yandan evren karşısındaki konumunu belirlemeye çalışırken; bir yandan da, kamusal yaşam içinde birey olarak varlığını tanımlayıp, varoluşunu anlamlandırmaya çalışmaktadır. Referansları nereden alırsa alsın, kavramları kuran gene insan zihnidir. İşte bu zihin soruları sorabilmiş olmasına rağmen tüm çağlarda süregelen o arayışına devam etmekte ve yanıtları hala aramaktadır.

 

Tarihte Akıl

Tarih felsefesi, tarihin düşünen bakış tarafından ele alınmasından başka bir şey değildir; düşünmeyi burada asla bir yana atamayız. Çünkü insan d ü ş ü n e n dir; hayvandan bu noktada ayrılır, insanca olan her şeyde, insanca olduğu ve hayvanca olmadığı sürece, düşünme vardır; böylece, tarihle ,her türlü uğraşmada düşünme vardır. Tarihte olduğu kadar insanla ilgili her şeyde de bu genel düşünme payının kabul edilmesi, düşünmeyi Varolan'a, Verilen'e bağımlı kılma ve onu bu temelden türetmek tutumumuz yüzünden bize yetersiz gözükebilir. Oysa, felsefede spekülasyonun, varolanı gözetmeksizin kendisinden meydana getirdiği birtakım sonuçlar yer alır; spekülasyon; bu sonuçlarla tarihe gider ve onu malzeme olarak ele alınır, olduğu gibi bırakmaz, tam tersine sonuçlara göre düzenler, tarihi a p r i o r i olarak kurar. Buna karşılık, tarih, yalnızca olanı, olmuş olanı, olayları ve eylemleri kavratmak zorundadır. Yalnızca verilene bağlı ka1dığı kuşkusuz bu, düşünmeyle birlikte giden çeşitli araştırmaları gerektiren ve hemen gerçekleşemeyecek bir şeydir ve yalnızca olanları kendine erek edindiği ölçüde, tarih olmaktadır. Felsefenin çabası, işte bu erekle çelişme halinde gözüküyor; 'girişte aydınlatmak istediğim nokta da, bu çelişme, bunun tarih bilimine getirdiği veriler ve tarihi bu verilere uygun olarak işlemesi yüzünden felsefeye karşı yapılan eleştirilerdir. Bu aydınlatma için, ilkin Dünya Tarihi Felsefesinin Genel Belirlenimini vermek ve buna bağlanan en yakın sonuçları belirgin kılmak ,gerekiyor.

Tarih Felsefesi Genel Kavramı

Felsefenin tarihe getirdiği biricik kavram, sadece Akıl kavramıdır, buna göre Akıl dünyaya egemendir ve Dünya Tarihinde her şey akıla uygun olmuştur. Bu kanı ve bilgi, yukarda ki biçimde kendisini ortaya koyan tarih açısından 'bir varsayımdır.. Ama felsefede varsayım değildir; felsefede spekülatif bilgi yoluyla şu nokta kanıtlanır: Akıl, -Tanrı'yla olan bağıntı ve ilgisini daha yakından tartışmaksızın burada bu anlatımla yetinebiliriz-. yani Töz, S o n s u z G üç olarak, bütün doğal ve tinsel yaşamın Sonsuz Maddesidir; Sonsuz form olarak da, kendinde taşıdığı içeriğin gerçekleşmesidir; T ö z deyince, tüm gerçekliğin kendisiyle ve kendisinde varlığını ve kalıcılığını kazandığı şey anlaşılır; Akıl'ın sonsuz güç olması demek kendi içeriğini yalnızca İdeal ve Gerekirlik alanına getirebilecek ve gerçekliğin dışarıda, kimbilir belki de bazı insanların zihinlerinde Özel Birşey gibi varolacak derecede güçsüz olmaması demektir; Sonsuz I ç e r i k deyince de, tüm Öz ve Doğru anlaşılır; bu sonsuz İçerik kendi kendisinin maddesi olup bu maddeyi işlenmek üzere kendi etkinliğince verir. Akıl'ın, sonsuz olmayan eylem gibi, dış malzemenin koşullarına, kendilerinden besleneceği ve etkinliği için nesneler alacağı, hazır araçlara gereksemesi yoktur; o kendisinden beslenir, kendi kendisi için malzemedir ve bu malzemeyi işler. Hem kendisi kendisinin ön koşulu ve varmak istediği erek mutlak Son Erektir, hem de yalnız doğal Evren'in değil aynı zamanda tinsel Evren'in içten çıkıp Görünüş alanında dışlaşmasıdır: bu da Dünya Tarihi'nde olur. İşte bu Idea'nın, doğru, Sonsuz ve kesinlikle Güçlü İdea olduğu, dünyaya kendisini açtığı ve bu açtığı şeyin kendi ululuğundan başka bir şey o1madığı felsefede kanıtlanır, kanıtlandığı biçimde de burada varsayılmaktadır.

İçinizde felsefe ile henüz tanışmamış olanlardan, Dünya Tarihi üzerine olan bu derslere, Akıl'ın gücüne inanarak ve Akıl yoluyla kazanılacak bilgiye susuzluk duyarak katılmalarını dileyebilirdim; zaten bilimlerin öğreniminde öznel bir gerekseme olarak öngörülen de, hiç şüphesiz, akıla dayanan araştırmaya, bilgiye karşı duyulan istençtir, yoksa bilinenlerin şöyle kabaca derlenmesine karşı değil. Gerçekte ise böyle bir inancı önceden önerip istemek zorunda değilim. Daha önce söylemiş olduğum ve yine de üzerinde duracağım nokta -bizim bilimimiz, bakımından da- kabaca bir varsayım olarak değil ama tüme T o p t a n B a k ı ş olarak, sürdürdüğümüz Düşünüşün Sonucu olarak alınmak gerekir; bu sonuç benim için bilinen bir şeydir, çünkü T'üm'ü zaten bilmekteyim. Şu noktalar, ilkin anlaşılmıştır ve Dünya Tarihi'nin incelenmesinden de anlaşılacaktır: Dünya Tarihi'nde her şey Akıl'a uygun olmaktadır; Dünya Tarihi, Dünya Tini'nin Akıl'a uygun, zorunlu G i d i ş i olmuştur; Dünya Tini, Tarihin Tözü'dür; bu, Doğası hep bir ve aynı olan T'in’ dir ve Dünya varlığından bu Doğayı açıklar. Bu durum, söylendiği gibi, Tarih'in bir ürünüdür. Tarih'i ise olduğu gibi ele almak; historik, ampirik davranmak gerekir. Bütün bu şeyler arasında, meslekten tarihçilerin bizi yoldan çıkarmalarına da izin vermemeliyiz; çünkü hiç değilse Alman tarihçileri arasında, ,hem de büyük bir yetkiye sahip olup kaynak incelemesi denilen şeye kendilerini adamış olanlardan öyleleri vardır ki, tam kınadıkları filozoflar gibi, tarih için a priori şiirler yazmaktadırlar. Bir örnek verelim: Doğrudan doğruya Tanrı tarafından eğitilmiş,. yetkin bir görüş ve 'bilgelik içinde yaşayan, bütün doğa yasalarının ve tinsel Doğru'nun kavrayış bilgisine sahip olan ilk ve çok eski bir halkın varolmuş olduğu böyle yaygın bir şiirdir: şu ya da bu ruhaniler zümresinin, daha özel bir konuya geçecek olursak- Romalı tarih yazarlarının kendisinden daha eski tarihi çıkardıkları bir Roma Epos'unun varolmuş olduğu da öyle. Yabancısı olmadığımız bu çeşit a priori konuları, hevesli meslekten tarihçilere bırakıyoruz.

İlk koşul olarak, Tarihsel Olan'ı doğru kavradığımızı ileri sürebilirdik; ancak böyle genel anlatımlarda, ne kadar doğru ve kavranılmış da olsa, iki anlamlılık vardır. Az çok bir şeyler söyleyip iddialarda bulunan, alışılmış ve sıradan tarihçi de, yalnızca belgeler koysa, yalnızca verilmiş olanla yetinse bile, düşüncesi bakımından, edilgin değildir; kendi ,kategorilerini birlikte getirir ve varlıklara bu kategorilerin içinden bakar. Doğru, duyulardan meydana gelen yüzeyde bulunmaz; özellikle bilimsel olması gereken hiç bir şey de Akıl gaflet uykusuna dalmamalı, derinliğine düşünülüp inceleme yapılmalıdır. Dünyaya akıl 'gözüyle bakana, dünya da akıl gözüyle bakar; bunlar karşılıklıdır. Öte yandan ayrı inceleme, bakış açısı ve yargılama tarzları,. bizi hemen salt önem ve önemsizlik konusuna vardırır; bunlar" önümüzde yatan sonsuz malzeme arasında üzerine ağırlık verdiğimiz, ilk akla gelen kategorilerdir; ancak bu konunun yeri, burası değildir.

Yalnızca, Akıl'ın dünyada ve bunun sonucu olarak Dünya 'Tarihi'nde geçmişteki ve şimdiki egemenliği konusunda genel kanı ile .ilgili olarak iki düşünme biçimine dikkati çekmek istiyorum, çünkü bunlar, güçlük çıkaran temel noktaya daha yakından değinmemize ve daha sonra belirtmek zorunda olduğumuz noktaya işaret, etmemize fırsat verecektir.

Biri, ilkin Yunanlı Anaksagoras'ın ileri sürmüş olduğu tarihsel savdır: Buna göre, Nous, genel anlamıyla Anlık ya da Akıl; dünyayı yönetmektedir kendisinin bilincinde olan Akıl anlamın da bir Zekâ, bu türlü tanımlanan bir Tin değil; bu son söylediğimiz ile ilkini birbirinden iyice ayırdetmek gerekir. Güneş sistemlerinin devinimi, değişmez yasalara uygun olur; bu yasalar Akıl'ın ta kendisidir. Ancak ne güneş ne de bu yasalara göre onun çevresinde dönen gezegenler, eylemlerinin bilincindedir.

İnsan, bu yasaları vârlıktan çekip çıkarır ve bilir. Akıl'ın "Doğada bulunduğu ve genel yasalarca değişmeksizin yönetildiği .düşüncesi, bu düşüncenin ilkin Anaksagoras'ta kendisine Doğâ ile bir sınır koymuş olması noktası dışımda bizi azıcık olsun şaşırtmâktadır. Bu türlü düşüncelere alışkınız ve bunlarla bir şey de olmuyor. Bu tarihsel durumu söz konusu edişim, şu noktayı belirtmek amacıyladır: tarih, bize alışılmış, gözükebilen bu türlü bir şeyin dünyada her zaman bulunmamış olduğunu.ve bu düşüncenin insan Tin'inin tarihinde pek çok çığırlar açtığım öğretir. Aristoteles, Anaksagoras'tan bu düşüncenin kurucusu olarak söz etmekte, onun sarhoşlar arasında bir ayık gibi gözüktüğünü söylemektedir.

Bu düşünce, Anaksagoras'tan Sokrates'e geçti ve bütün olayların nedenini R a s 1 a n t ı da bulan Epikuros'un öğretisini saymazsak, felsefe tarihinde ilk kez yaygın ve baskın bir görüş haline geldi: hangi dinler ve uluslar üzerinde yetkili olduğunu, yeri gelince göreceğiz. Platon, Sokrates, (Phaidon, Steph. 97- 98) düşüncenin yani bilinçli mi bilinçsiz mi olduğu belirsiz. Akıl'ın, dünyayı yönettiği bu1gusu üzerine şöyle konuşturur: "Doğayı akla uygun olarak bana açıklayacak, tikel olanda kendi tikel ereğini, tümde genel ereği, son ereği, Iyi'yi gösterecek bir öğretmen bulmuş olduğuna güvenip sevinmiştim. Bu güvencemi yine de yitirmezdim. "Sokrates, "Ama. tam da Anaksagoras'ın yazılarına gayretle sarıldığım zaman" diye devam eder “ne çok aldanmışım, Anaksagoras Akıl yerine yalnızca hava , esir,su benzerleri gibi dışsal nedenler gösterdiğini anladın” Görülüyor ki Sokrates’in Anoksagoras’ın ilkesinde bulduğu yetersizlik, ilkenin kendisiyle değil , bu ilkenin somut Doğa’ya uygulanışındaki eksiklikle ilgilidir.; doğa bu ilkeden kalkılarak anlaşılıp kavranılamamıştır.Burada daha başlangıçta , bir belirlenimin, bir ilkenin, bir doğrunun yalnızca soyut olarak kalmış olmasıyla , tam tersine daha yakından belirlenmeye , somut gelişime doğru yoluna devam etmesi arasındaki ayrımı belirgin kılmak istiyorum Bu ayrım, temel bir ayrımdır; .bu arada, Dünya Tarihi’mizin sonunda, en son siyasal durumun kavranması konusunda bu nokta özellikle karşımıza çıkacaktır.

Düşüncenin bu ilk ,görünümünü, yani Akıl'ın dünyayı yönettiği ilkesini ve bu ilkedeki eksikliği; bu ilke, bizim için çok tanıdık olan ve bizi yukarıdaki görünüme inandıran başka bir varlık biçiminde tam uygulamasını bulduğu için ileri sürdüm: dünyanın, rastlantının, dış, rastlantısal nedenlerin keyfine bağlı olmadığı, ama bir Ö n g ö r ü nün dünyayı yönettiği yolundaki dinsel doğruyu kastediyorum. Daha önce, adı geçen ilkeye olan inançlarımız üzerinde hiç bir iddiada bulunmak, istemediğimi açıklamıştım; yine de, bu dinsel inançlar üzerinde durabilirim, çünkü felsefe biliminin özelliği, varsayımların geçerli olmasına asla izin vermemektedir; başka bir yandan almanca da, üzerinde konuşmak istediğimiz bilimin, her şeyden önce, yukarıdaki ilkenin D o ğ r u 1 u ğ u (Wahrheit) için olmasa bile k u r a 1 a u y g u n 1 u ğ u (Richtigkeit) için kanıt vermesi, somut olanı ilkin göstermesi gerekir. Ancak belli ve tanrısal bir öngörünün yer- yüzündeki olaylardan kesinlikle önce geldiği biçimindeki D o ğ r u, verilen ilkeye karşılık olmaktadır. Çünkü tanrısal öngörü, kendi ereğini yani dünyanın yöneldiği mutlak, Akıl'a uygun son ereği gerçekleştiren sonsuz Güç'ün bilgeliğidir; Akıl'dır, kendi kendisini tüm bağımsız olarak belirleyen Düşüncedir, Nous'tur.

Ama daha ilerde; bu inançla bizim ileri sürdüğümüz ilkenin ayrılığı, hatta karşıtlığı da, tıpkı Anaksâgoras'ın ilkesiyle, Sokrates'in bu ilke üzerindeki savının karşıtlığı gibi aynı yoldan ortaya çıkmaktadır. Yani bu inanç da belirsizdir, (genellikle Ö n g ö r ü y e I n a n c ı kastediyorum) belirli olan erişememekte, dünya olaylarının tümüne, alabildiğine akıp gidişine uygulanamamaktadır. Bu uygulama yerine, tarihin doğal açıklamasıyla yetinilmektedir. İnsan tutkularına, daha güçlü orduya, şu ya da bu bireyin yeteneğine, dehasına ya da bir devlette bunların bulunmamasına bağlanılmaktadır. Bunlar, Sokrates'in, Anaksagaras'ta kınadığı, doğal, rastlantısal denilen nedenlerdir. Soyutlamakta kalınmakta, Öngörü düşüncesinin, belirlenmeksizin öyle kabaca genellenmesiyle yetinilmek istenmektedir. İşte öngörü'deki bu belirliliğe, yani Öngörünün şu ya da bu biçimde davranmasına Öngörü'nün p 1 a n ı (!bu yazgının, bu planların erek ve araçları denir. Ancak bu plan gözlerimizden saklı olan bir şeydir, bu planı bilmeyi istemek, yeterli temelden yoksun bir kanıya dayanmak demektir. Akıl'ın kendisini gerçeklikte nasıl açtığı konusunda, Anaksagoras'ın bilgisizliği doğaldı; düşünme, yani düşüncenin bilinci onda ve genellikle Yunan'da daha ileriye ;gitmemişti. Anaksagoras, somutu genel ilkenin ışığında kavramak için genel ilkeyi somuta uygulayamazdı. Somut'un Genel'le bir birleşimini, belli ki ancak öznel bir tek yanlılık içinde kav- rama yolunda ileriye bir adımı Sokrates attı: Anaksagoras böyle "bir uygulamaya ~karşı değildi. Ancak bu inanç en azından büyük çaptaki uygulamaya karşı düşmekte, Öngörü planı üzerinde bilinenleri yadsımaktadır. Çünkü; şu ya da bu durumda bu planın geçerliği özellikle kabul edilmekte ve dindar ruhlar, başkalarının yalnızca rastlantılar olarak gördükleri birçok tek tek olayda, yalnızca genel olarak Tanrı'nın takdirlerini değil, ama aynı zamanda Tanrı öngörüsünün yazgısını, bu öngörünün yazgıyı kendilerine uygun olarak biçimlendirdiği erekleri görmektedirler. 'Yine de bu kabul ve görmeler tek tek olayların dışına çıkmama eğilimindedir; örneğin büyük bir bocalayış ve güçlük içinde olan 'bir kimseye hiç beklemediği anda bir yardım gelmişse, şükranını :.anlatmak için hemen Tanrı'ya ellerini açtığı için haksızlık etmememiz gerekir. Ancak burada varılmak istenen erek sınırlıdır; içeriği de, yalnızca bu bireyin özel ereğidir. Oysa Dünya Tarihi'nde bizim ele aldığımız bireyler, tümüyle halklar ve devletlerdir; öyleyse Öngörü inancının, deyim yerindeyse, mezatçılığını yapan bu dükkânda oyalanamayız, dünyayı yöneten bir Öngörü'nün varolduğu tarzındaki genellemeyi aşıp da belirliliğe varmak istemeyen soyut, belirsiz inançlarla da kalamayız, tam tersine bu konuda çok daha ciddi davranmak zorundayız. Somut: Varlık, Öngörünün izlediği yollar,. tarihteki araçlar ve görünümlerdir, bunlar açık olarak önümüzdedir; bizden istenen ise, yalnızca bunları adı .geçen genel ilkeye bağlamamızdır.

Genel anlamında Tanrısal öngörü planının bilgisinden söz: ederken, günümüzde önem bakımından birinci sırayı alan bir soruna, Tanrı'yı bilme olanağı sorununa işaret ettim: bu, bir sorun olmaktan çıktığına göre, kastettiğim daha çok, Kutsal Kitap'taki Tanrı'yı yalnızca sevmek değil, ama aynı zamanda bilmenin en yüce bir ödev olarak önerilmesine karşı olarak Tanrı’yı bilmenin olanaksız olduğunu ileri süren, önyargılaşmış öğretiydi. Bu yukarda ileri sürülen şeyin ta kendisi, Tin'in Doğru'nun özünü kavratan şey olduğu,, tüm nesneleri bildiği, bakışının Tanrısallığın derinliklerine kadar işlediği yadsınmaktadır.

Tanrı üzerindeki bilgimizin olanağı tartışmasına girmemek için, Akıl'ın dünyayı yönetmiş ve yönetmekte olduğu yolundaki önermemizin, Öngörü'nün dünyayı yönettiği biçiminde dinsel bir kılık almasından söz etmeyebilirdim. Yine de bu konuyu bir yana bırakmak istemedim, bunun da nedeni, kısmen kendi önermemizle adı geçen dinsel bilginin nasıl ileri bir bağıntı . içinde olduğunu göstermek, ama kısmen de, felsefenin dinsel doğruları anmaktan utandığı ya da utanması gerektiği ve ~bunlardan kaçındığı, bu yüzden de bu konularda hiç de iyi niyetlî" olmadığı tarzındaki kuşku ve sanıdan kurtulmaktı. Buna karşılık günümüzde işler o denli ilerlemiştir ki, felsefe bazı teolojilere karşı dinsel konuları kendi üzerine almak zorunda kalmıştır.. ,

Burada şu genel nokta üzerinde durmak istiyorum: Hıristiyan dininde, Tanrı 'kendini dünyaya açmıştır, demek ki, kapalı,. .. gizli kalmamak için, ne olduğunu insanlara bildirmiştir. Bu olanakla birlikte, bize, Tanrı'yı tanımak ödevi düşmektedir; bu temelden, tanrısal varlığın kendini açması emelinden kaynak alan, tinsel gelişimin ilkin duyulmuş ve tasarlanmış olan şeyi de sonunda düşünce ile kavrayacak derecede ilerlemiş olması gerekir. Tanrıyı tanımanın zamanının gelip gelmediği, dünyanın son ereğini oluşturan şeyin, son olarak her yerde geçerli ve bilinçli bir tarzda geçerlik alanına girip girmediğine, bağlı olmalıdır.

Sonunda, Dünya Tarihi'nin ta kendisi olan, yaratıcı Akıl'ın bu zengin ürünlerini de kavramanın vakti gelecektir. Bilgimiz, sonsuz bi1geliğin kendisine erek olarak koyduğu şeyin, Doğa alanında olduğu gibi, gerçekliğini ve etkinliğini dünyada kazanan Tin'in alanında da ortaya çıkmış olduğu konusundâ bir görüş 'kazanmaya yönelmiştir. Buna yöneldiği ölçüde de, incelemeniz bir Teodice’dır. yani Leibniz'in kendi tarzına uygun olarak, metafizik açısından yine de soyut, 'belirsiz kategorilerle yaptığı biçimde, Tanrı'nın yollarını bir haklı çıkarma denemesidir: buna göre, genel olarak dünyadaki kötülüğün, ahlaksızlığın kavranması, düşünen Tin'in de varlığın negatif yanıyla bağdaştırmâsı gerekmektedir; somut kötülüğün tüm yığının önünde yattığı alan da, Dünya Tarihi'dir. Gerçekten de, uzlaştırmacı bilgi için hiç bir yerde Dünya Tarihi'nde o1duğundan daha fazla bir uyarı ve çağrı yoktur, bizim de bir süre üzerinde durmak istediğimiz nokta budur.)

Bu uzlaştırmaya, olumlu olanın bilgisiyle varılabilir, ancak bu bilginin ortaya çıkmasıyla birlikte negatif yan önemini yitirip yenilmiş olarak gözden uzaklaşacaktır; bunun için de, bir yandan dünyanın son ereğinin doğru olarak saptanması, öbür yandan da bu son ereğin dünyada gerçekleşmemiş olduğunun, ama kötülüğün onun yanında aynı ölçüde gerçeklik kazanmadığının ve kendisini birlikte geçerli kılmadığının bilinmesi gerekmektedir.

Sözünü ettiğimiz Akıl, Akıl'ın dünyayı yönetmesi, tıpkı Öngörü gibi, belirsiz sözlerdir; Akıl'dan hep belirleniminin, içeriğinin, bir şeyin akla dayanıp dayanmadığını yargılayabilmek için ölçütün ne olduğu bildirilmeden söz edilir. ,Akıl'ı, kendi belirlenimine uygun olarak kavramak, yapılacak ilk şeydir, bundan sonrası, aklın yolundan ayrılmadığımız sürece kendiliğinden ~gelir. Kendimize buyurduğumuz bu ödevle birlikte, söylediğimiz gibi, bu girişte üzerinde durmak istediğimiz ,ikinci noktaya geliyoruz.

Tin'in Tarihte Gerçekleşmesi

Dünya ile bağıntısı içinde ele alındığı sürece, Akıl'ın kendinde belirleniminin ne olduğu sorunu, dünyanın son ereğinin ne olduğu sorunuyla özdeştir; daha yakın bir bakışla,burada söz konusu olan, son ereğin gerçeklik kazanması, gerçekleşmesindeki zorunluluktur. Burada iki türlü inceleme gerekir: bu son ereğin içeriği, son erek olarak belirlenimi ve bir de gerçekleşmesi. İlkin, inceleme konumuz olan Dünya Tarihi'nin t i n s e 1 z e m i n üzerinde geçtiğine dikkat etmemiz gerekir. Dünya, ruhsal ve fiziksel doğayı kendisinde bîraraya getirmektedir. Fiziksel doğa ayni zamanda Dünya Tarihi'ni de içine alır. İşte daha. başlangıçta, doğanın belirlenmesiyle i1gili bu temel koşullara dikkati çekiyoruz. Beri yandan, Tin ve onun Gelişim süreci, Tözsel'dir. Burada doğanın nasıl kendinde ele alınınca aynı zamanda akıl'ın bir sistemini oluşturduğunu, özel, kendine özgü bir öğe olarak ortaya çıktığım incelememiz gerekmiyor, doğayı yalnızca Tin'le olan bağıntısı içinde göreli olarak düşünmeliyiz. Beri yandan Tin, kendisini seyrettiğimiz tiyatro sahnesinin üzerindedir, yani Dünya Tarihi'ndedir, kendisinin en somut gerçekliğindedir. Ancak ilkin, bu noktayı 'gözönünde bulundurmaksızın ya da daha çok, genel'i kavramak için somut gerçekliğin bu tarzından kalkarak, Tin'in doğasına değin bazı soyut belirlenimler önermemiz gerekmektedir. Aynı zamanda, Tin idesini spekülatif olarak derinleştirmenin yeri ve vakti gelmiş olduğuna ~göre, söylediklerimizi, dinleyicilerin zihinlerinde daha önce bulunan alışılagelmiş tasarıma uygun bir biçimde vermek üzere, Burada bu konuda yalnızca doğruyu işaret ederek konuşulabilir. Bir girişte söylenebilecek olan şey, genel olarak tarihsel anlamında, yani daha önce belirtildiği üzere, ya başka bir yerde tanımlanıp kanıtlanmış olan ya da tarih bilimindeki çalışmaların sonucunda hiç değilse onanması gereken bir varsayım olarak kabul edilmelidir.

a. Tin'in Belirlenimi

O ha1de, üzerinde duracağımız ilk konu, Tin'in soyut belirlenimidir. Bu soyut belirlenime göre Dünya Tarihi için şu söyle kendini gösterip açtığı yer, Dünya Tarihi'dir. Doğulular, Tin'in ya da Tin olarak belirlenen insanın kendinde özgür olduğunu bilmezler. Bilmedikleri için de özgür değildirler. Yalnızca tek kişinin özgür olduğunu kabul ederler; ama bu türlü özgürlük, başına buyrukluk, yabansılık, doğal bir rastlantı ya da başına buyrukluktan başka ;bir şey olmayan bir tutku uyuşukluğu yahut tutkunun dizginlenip yumuşatılmasıdır. Bu tek kişi yalnızca bir despottur, özgür bir adam, bir insan değildir. İ1kin Yunan'da özgürlüğün bilinci doğmuştur ve bu yüzden de Yunanlılar özgür olmuşlardır; ama onlar da Romalılar gibi, kendisiyle tanımlanan insanın değil, yalnızca bazı kişilerin özgür olduğunu kabul ediyorlardı. İnsanın insan olarak özgür olduğunu Platon da, Aristoteles de bilmediler; bu yüzden de Yunanlılar salt kölelere sahip olma yüzünden, yaşamaları ve güzelim özgürlüklerî~ de bu noktada sınırlanmış olmakla kalmadı, ama aynı zamanda· özgürlükleri, kısmen rastlantısal, bakımsız, solmaya mahkum, yetersiz bir çiçek, kısmen de insanın insana zorlu bir köleliği olduHıristiyan dünyasında i1kin Germen ulusları, insanın insan olarak özgür olduğunun Tin özgürlüğünün insanın doğasını meydana getirdiğinin bilincine vardılar. Bu türlü bilinç, ilkin dinde, Tin'in bu en derin bö1gesinde doğmuştur; ama bu ilkeyi dünyalık öze sokmak, çözümlenmesi ve uygulanması güç ve uzun: bir kü1tür çabası isteyen daha geniş çapta bir sorundu. Örneğin, kölelik Hıristiyanlık dininin kabulüyle hemen ortadan kalkmadığı gibi, devletlerde de özgürlük hüküm sürmüyor, ne hükümetler ve anayasalar akla uygun bir şekilde örgütleniyor ne de özgürlük ilkesi üzerine temellendiriliyorlardı. Bu ilkenin dünya işlerine uygulanması, dünyaya nüfuz etmesi ve biçim vermesi, tarihi meydana getiren uzun olaylar zincirinin ta kendisidir. h- l:enin soyut ilke olarak kalmasıyla uygulanması, yani Tin'in ve yaşamın gerçekliğine s o k u 1 m a s ı ve y ü r ü t ü I m e s i arasındaki ayrıma daha önce dikkati çekmiştim. Şimdi tekrar bu. noktaya dönüyoruz. Bu ayrım bizim bilimimizde temel' bir belirlenimdir ve akılda tutulması önemlidir. Bu ayrım, H ı r i s t i y a n 1 ı k ilkesi, özgürlük bilinci bakımından olduğu kadar genellikle ö z g ü r 1 ü k ilkesi bakımından da önemlidir. Dünya Tarihi, özgürlük bilincinde ilerlemedir, zorunluluğunu tanımak mecburiyetinde olduğumuz bir ilerlemedir.- Özgürlüğü bilmedeki dereceler hakkında genel olarak söylediklerimle -yani Doğuluların- sadece bir kimsenin, Yunan ve Roma dünyasının ise !ı a z ı k i m s e 1 e r i n özgür olduğunu.bildiğine, bizim ise bütün insanların i n s a n o 1 a r a k özgür olduğunu bildiğimize dair sözlerimle- Dünya Tarihinde yaptığımız bölümleme ortaya çıkmaktadır. Tarihi bu bölümlemeye uygun olarak ele alacağız Şimdilik buna şöylece değinip geçiyoruz. Daha önce bazı kavramları açıklamamız gerekmektedir.

Tözsel ve fizik dünya, tinsel dünyaya bağlı olduğundan ya da spekülasyon terimlerini kullanacak olursak, fizik dünyanın tinsel dünyaya karşı çıkaracak hiç bir doğrusu olmadığından, tinsel"dünyanın yargısının ve dünyanın genel son ereğinin Tin'in kendi özgürlüğünün bilinci ve ancak bununla mümkün olan genel anlamda özgürlüğün gerçekliği olduğunu varsayıyoruz. Ama ileri sürülmüş olan biçimiyle, bu özgürlüğün belirsiz ya da çok anlamlı bir sözcük olduğu, en yüksek iyi olarak kendisiyle birlikte sonsuz anlaşmazlıklar, karışıklıklar, yanılmalar getirdiği ve mümkün her türlü aşırılıkları içine aldığı da hiç bir çağda, günümüzde olduğu kadar iyi bilinmemiş, yaşanmamıştır. Ama şimdilik genel belirlemeyle yetineceğiz. Bundan başka, soyut i1ke ile gerçek olanın arasındaki sonsuz ayrımın önemine dikkat çekilmişti. Kendi bilincine varına -çünkü kavramı gereği, özgürlük kendini bilmedir- ve böylece kendi. ~gerçekliğine erişmenin sonsuz zorunluluğunu kendi içinde taşıyan, yine özgürlüğün kendisidir. O, kendi kendisinin ereğidir. Tin'in biricik ereğidir.

Akla ilk gelen soru şu olabilir: Özgürlük, kendini gerçekleştirmek için hangi araçları kullanır? Burada incelenecek olan ikinci nokta budur.

b.Gerçekleşme Araçları

Özgürlüğün, kendisini dünyaya getirmede kullandığı araçlar sorusu, bizi tarih görünümünün ta kendisine götürür. Özgürlüğün, özgürlük olarak, daha içsel bir kavram olmasına karşılık, araçları, tarihte de göze çarptığı gibi, dışsal ve görünümsel olarak ortaya çıkarlar. Daha ilk bakışta tarih, insanların gereksemelerinden tutkularından, ilgi ve çıkarlarından, erişmek istedikleri ideal ve ereklerden, karakterleri ile yeteneklerinden doğan davranışlarını gösterir. Öyle ki bu etkinlik oyununda, ipler yalnızca bu gereksemelerin, tutkuların, ilgilerin, v.b elindedir. Bireyler, kısmen daha genel olan ereklere, İyi'ye yönelirler, ama bu İyi'nin sınırlanmış olmasını da isterler. Örneğin, soylu vatan -ama dünya ve dünyanın genel ereğiyle az bir ilişkisi olan belli bir vatan sevgisi ya da aile sevgisi, arkadaş sevgisi- genellikle doğruluk, dürüstlük, kısacası, bütün E r d e m 1 e r buraya girer. Bu öznelerin ve etki çevrelerinin yazgısı olan Akıl'ın ancak bu erdemlerde gerçekleştirdiğini görebiliriz. Ama bu özneleri, arta kalan bireylerle karşılaştırmamız gerekir; o zaman da şu anlaşılır: bunlar insan soyunun topuna göre küçük bir oran meydana getiren tek tek bireylerdir. Bu yüzden de etkilerinin alanı göreli olarak küçüktür. Ayrıca burada tutkular, belli bir ilginin erekleri, bencilliğin tatmini de en güçlü , etmenlerdir. Bunların gücü, adaletin ve ahlâkın koymak istediği sınırların hiç birine aldırmamalarında ve tutkularındaki doğal şiddetin düzen, ölçü, adalet ve ahlâkı güden yapma ve sıkıcı disiplinden insana çok daha yakın olmalarındadır.

Tutkuların bu oyununu seyrettiğimizde, şiddetlerinin ürünlerini ve yalnızca tutkuların değil, ama. aynı zamanda ve hatta özellikle iyi niyetlerin, 'doğra ereklerin çevresinde toplanan Mantıksızlığın doğurduğu sonuçları, tarih içinde gözönünde bulundurduğumuzda, kötülüğe, kötüye, insan zekâsının kurmuş olduğu en ileri krallıkların yıkılışına, bireylerin anlatılmaz perişanlık ve acılarına en derin acımayla baktığımızda, içimiz bu geçicilik karşısında üzüntüyle dolar; bu yıkılış yalnızca doğanın yapıtı olmayıp, tersine insan istemesinin ürünü olduğundan, bu tutku oyunun seyri daha da çök ahlâkî üzüntü verir ve eğer varsa, içimizdeki iyi Tin başkaldırır. Rhetorik abartmaya kaçmadan, bireysel erdemler ya da suçsuzlukla olduğu gibi halk ve devlet hizmetleriyle de ilgili olarak ululuğun, soyluluğun uğramış olduğu yıkımları doğru bağıntısı içinde görerek, en tüyler ürpertici tabloya vârabilir ve böylece hiç bir avutucu, yatıştırıcı sonucu olmayan, üzüntülerin en büyüğünü, en huzur bozucusunu duyabiliriz. Bu üzüntüye kârşı cephe almak, ondan çıkıp sıyrılmak. için de şöyle düşünürüz: olan olmuş, alınyazısı böyleymiş, değiştirilebilecek hiç bir şey yok. Sonra da bu üzücü Düşünce'nin yaratabileceği sıkıntıdan tekrar yaşam duygusuna (Lebensge- fühl) ve geçmiş için üzülmeyi değil, ama etkinliğimizi buyuran erek ve ilgilerimizin huzuruna, hatta sakin kıyıda durup, güven içinde, uzaktaki karmakarışık yıkıntı yığınını hazla seyreden benciliğe döneriz. Fakat tarihe, halkların mutluluğu, devletlerin bilgeliği ve bireylerin erdemleri kurban edilen bir mezbaha gözüyle baktığımızda bile, bu dev gibi kurbanların kime ya da neye, hangi son ereğe kurban edildikleri sorusu zihnimizi kurcalar. Burada incelememizin genel başlangıcını oluşturan soruna geçmiş oluyoruz. Yine buradan kalkarak bizde melankolik duygular uyandıran o tüyler ürpertici olaylar tablosunu; Dünya Tarihi'nin tözsel yargısını mutlak son ereğini ya da bununla özdeş olan sonucunu gerçekleştiren araçların alanı olarak belirlemiştik. Baştan beri, tikel olandan genele çıkmak için düşünce yöntemini ileri sürmekten kaçındık. Ayrıca o düşünceleri ve bunların yarattığı duyguları aşıp, o incelemelerde verilen Öngörü bulmacalarını gerçeklik alanında çözümlemek, bu duygulu düşüncenin işi değildir; o tersine bu olumsuz sonucun boş ve veririz yüceliklerinde melankolide bir haz duymakla yetinir. Böylece takınmış olduğumuz tutuma geri dönüyoruz, bununla ilgili olarak ileri süreceğimiz öğeler, tarihin gözönüne serdiği o korkunç tablonun akla getirebileceği soruların cevaplandırılmasında önemli olan belirlenimleri de taşıyacaktır.

Bu konuda ilk söylenecek şey, ilke, son erek, yazgı ya da Tin'in Tin olarak aslı, doğası,kavramı diye adlandırdığımızın sadece genel, soyut bir şey olduğudur. ilke, temel ilke, yasa; genel içsel bir şeydir ve böyle olarak da ne kadar kendinde doğru olursa olsun, tamamen gerçek değildir. Erekler, temel ilkeler, vb. düşüncelerimizde, her şeyden önce niyetlerimizde ya da kitaplardadır, ama henüz gerçeklikte değildir. Onun aslı bir olanak, bir gizligüçtür (Potentialitaet), ama bu, kendi içinden çıkıp varlığa geçmemiştir. Gerçeklik kazanabilmesi için ikinci bir öğe)eklenmelidir: bu da etkinliktir, gerçekleşmedir; ilkesi de istemdir, genel olarak insanların dünyadaki etkinliğidir. Ancak bu etkinlik sayesinde, o kavramlar soyut belirlenimler, gerçeklik kazanır.

Yasaların, ilkelerin kendiliklerinden yaşama ve geçerli olma güçleri yoktur.Onları devinime geçiren, onlara varlık veren insanoğlunun gereksemesi, güdüsü, eğilimi ve tutkusudur. Benim bir şeyi devindirmem, ona varlık kazandırmam beni ilgilendirmelidir. Onun içinde, orada, onunla olmalıyım. Yapılmasıyla tatmin olmalıyım. O, benim ilgim olmalıdır. "İlgi", içinde, orada, onunla olmak demektir. Benim kendisi için etkin olmam gereken bir erek, herhangi bir biçimde benim de ereğim olmalıdır. Bu arada ereğin beni ilgilendirmeyen bir sürü başka yanları olsa bile, ben ~kendi ereğimi tatmin etmeliyim. Öznenin kendisini etkinlikte, çalışmada tatmin olmuş duyması, onun sonsuz hakkıdır ve özgürlüğün ikinci öğesidir. İnsanlar, bir şeyle ilgilenmeleri gerektiğinde, o şey üzerinde bir etkinlik .gösterebilmelidirler. Bu demektir ki bir ilgide kendilerine ait olanı elde etmek, o ilgiye kendilerini katmak ve o işte kendilerine güvenlerini kazanmak isterler. Burada yanlış anlamaktan kaçınmalıdır. Birinin bir nesneyle ilgilendiğini söylerken onu suçlar ve ona haklı olarak kızarız, ama burada 'ilgilenmek' sözü kendi çıkarını gözetmek anlamında söylenmektedir- ~bu demektir ki, o kişi, her şey bir yana, yalnız kendi çıkarını, kendi işini düşünüyor, kendisine bu fırsatı veren genel ereğe aldırmaksızın, hatta kısmen de onun aleyhine, onu köstekleyerek, ona zarar vererek ve onu feda ederek, ama. bir şey için etkin olan biri onunla yalnızca genel anlamda ilgili değildir. ama orada, onun y a n ı n d a ilgilidir (interessiert dabei), Alman dili bu ayrımı çok iyi belirtmektedir. Etkin olan bireylerin tatmini olmaksızın hiç 'bir şey meydana getirilmez. Her ne kadar başkalarıyla ortak, başkalarıyla içerik bakımından değilse bile özdeş olan gereksemeleri güdü ve ilgileri varsa da, bireyler tikeldir. Bu demektir ki, kendilerine özgü belirli gereksemelerinin ve istemlerinin doğurduğu ilgiler değil, ayın zamanda kendi görüşlerinin, inançlarının ya da en azından kendi sanı ve düşüncelerinin i1giler de vardır - tabii, sağ- duyunun, anlığın, aklın gereksemeleri uyanmışlarsa -, bu durumda bir nesne için etkin olmaları gerektiğinde, o nesnenin kendilerine uygun olmasını, o nesnenin iyi, doğru ya da yararlı, çıkarlı olduğuna inanıp 'böylece onun yanında yer almayı, ona katılmayı isterler. Bu durum, insanların başkalarına güvenmeleri ve otorite yüzünden bir şeye yaklaşmak yerine; bir nesneye anlıkları, bağımsız inanç ve kanılarıyla etkinliklerini adamak istedikleri bizim zamanımızın önemli bir öğesidir.

Böylece etkinlik gösteren kişilerin ilgisi olmadan hiç bir şeyin ortaya çıkmadığını söylemiş oluyoruz. İnsanlardaki tüm bireylik, sahip olduğu ve olabileceği bütün başka ilgiler ve erekleri bir yana atarak damarlarındaki bütün istekle kendini bir nesneye kattığı, bu erekte bütün gerekseme ve güçlerini yoğunlaştırdığı zaman bu ilgiye "tutku" adını verecek olursak, o zaman dünyada hem bir yüce şeyin tutku olmaksızın meydana getirilmemiş olduğunu söylememiz gerekir. Tutku, içeriğin ya da ereğin henüz belirlenmemiş olduğu isteme enerjisinin ve etkinliğin öznel, formel yönüdür. Kişisel inanç, görüş ve vicdan konusunda da bu böyledir. Öyleyse, tutkunun neyi erek edindiği kadar, inancımın içeriği, bu içeriklerden birinin mi yoksa ötekinin mi doğaca daha doğru olduğu da önemlidir. Ama tersine, bu böyleyse, o zaman bu ereğin, varlık alanına girmesi ve bütün bu gerekseme, güdü, tutku, kişisel görüş, düşünce, inanç kavramlarını kendinde toplayan öznel istem öğesi olarak gerçeklik kazanması gerekir.

Bu arada devlet kurumuna şöyle bir bakacak olursak, genel anlamda bir ereğin tarihsel gerçekliğinin öznel öğesi üzerine olan bu açıklamadan şu sonuç çıkar: kendi genel erekleriyle vatandaşlarının kişisel ilgilerinin birleşmiş olduğu, birinin tatmin ve gerçekleşmesini ötekinde bulduğu bir devlet, bu bakımından, iyi düzenlenmiş ve içten güçlü bir devlettir. Bu, çok önemli bir noktadır. Ama bir devlet’te neyin ereğe uygun olduğunun bilincine varılana kadar, anlığın uzun çabalarını gerektiren birçok öğütlere, ereğe uygun olarak düzenlenmiş buluşlara gerekseme vardır. Aynı şekilde, birleşmeyi sağlayabilmek için tikel ilgiler ve tutkularla çarpışıp, bunları güç ve sıkı bir disipline sokmak gerekir. Böylece bir birleşmenin sağlandığı an, devlet, tarihindeki en parlak, erdemli, güçlü ve mutlu dönemi yaşar, oysa dünya tarihi, insanların yaşam ve mülklerini güvenlik altına almak gibi bilinçli bir ereğe yönelen birarada yaşama güdüsünün görüldüğü topluluklarda olduğu gibi h e r h a n g i b i r b i l i n ç l i , erekle başlamaz. İnsan topluluklarında böyle bir birarada yaşama gerçekleşince, böyle bir erek hemen daha fazlasına yönelir. Örneğin Atina, Roma vb. şehirlerini ele geçirmek gibi. Ayrıca, bundan doğan her kötü durum ya da gereksemeyle, ödev daima da yakından belirlenir. Dünya Tarihi, Tin kavramının k e n d i n d e (an sich) olarak, yani doğa olarak gerçekleşmesiyle, bu g e n e 1 e r e k I e başlar. Tin kavramı içten, en içte olan bilinçsiz güdüdür - ve daha önce genel "çizgileriyle belirtildiği üzere, Dünya Tarihi'nin bütün işi gücü. onu bilince çıkarmaktır. Böylece D o ğ a ö z ü, D o ğ a i s t e m i biçiminde ortaya çıkan, öznel yön dediğimiz şeydir; kişisel düşünce ve öznel tasarım gibi kendileri için varoluveren gerekseme, güdü, tutku, kişisel ilgi. İstemlerden, ilkelerden ve etkinliklerden oluşan bu muazzam kütle, dünya Tin'inin, kendi ereğine erişmek, onu bilincine çıkarmak ve gerçekleştirmek için~kullandığı a 1 e t l e r ve araçlardır; dünya Tin'inin ereği ise kendini bulmak, kendine gelmek ve kendini bir gerçek olarak 'seyretmektir. Ancak bireylerin ve halkların kendi ereklerini arar ve gerçekleştirirken göze çarpan canlılıklarının, aynı zamanda, üzerine bir şey bilmedikleri, farkında olmadan gerçekleştirdikleri d a h a y ü k s e k, daha. kapsayıcı bir ereğin a r a ç v e a 1 e t 1 e r i olduğu savı - işte bu tartışılabilirdi, nitekim tartışıldı da. Ama hemen çeşitli biçimlerde yadsınıp "düş ürünü, felsefe!" haykırışlarıyla geri çevrildi, küçümsendi. Oysa ben baştanberi Akıl'ın dünyayı yönettiğini ve bununla kalmayıp Dünya Tarihi'ni de yönetmiş olduğunu ve yönettiğini açıkladım, bu varsayımımızı ya' da inancımızı dile getirdim: bunun da yalnızca bir sonuç olması gerektiği söylenmiştir, burada ilaha fazla bir iddia da yoktur. Kendinde ve kendisi için olan genel ve tözsel öze bütün öbür varlıklar bağlıdırlar, ona hizmet ederler, onun araçlarıdırlar. Akıl, tarihsel varlığa (Dasein) içkindir; kenili5ini bunun içinde ve onun aracılığıyla gerçekleştirir. Genel olan, kendine ve kendisi için olan ile tikelin, örnek olan'ın b i r 1 e ş m e s i n i n kendi 'başına bir doğru olduğu s p e k ü 1 a ti f bir düşüncedir ve bu genel formuyla Mantık .bölümünde alınacaktır. Ama Dünya Tarihi'nin henüz ilerleme durumunda olduğu düşünülen G i d i ş i n de öznel yön olan bilinç, tarihin salt son ereğinin, Tin kavramının ne olduğunu.. henüz bilecek durumda değildir. Ayrıca, bu nokta zaten gerekseme ve ilgisinin konusu değildir, bilince konu olmadan da Genel olan, tek tek ereklerdedir, bunların aracılığıyla gerçekleşmektedir. bu bağlantının spekülatif yönü Mantık'a girdiğinden .burada bu yönün kavramını verip geliştiremeyeceğim, ancak örneklerle daha iyi açıklamayı deneyebilirim.

Dünya Tarihi'nde insanların kendi1erine erek edindikleri ve eriştikleri, dolaysız bir şekilde bilip, istedikleri şeylerin yanıbaşında, davranışlarının ürünü olarak, başka bir şeyin daha ortaya çıkması da ,bu bağlantıya girer. İlgilerini gerçekleştirirler, bununla da içlerinde olan, ama bilinçli olmadıkları, amaçlamadıkları başka bir şey daha meydana getirilmiş olur. Örnekseme yoluyla, belki de haklı bir öç alma duygusuyla -yani uğradığı 'haksız bir zarardan dolayı- başkasının evini ateşe veren bir adamın davranışım ele alalım. Kendiliğinden, dolaysız olarak kendisi için ele alınan bu eylemle bu eylemin kapsamadığı daha geniş dış koşullar arasında hemen bir bağlantı kurulur. Örneğin küçük 'bir alevi bir kirişin küçük bir yerine tutmak böyle bir eylemdir. O zamana kadar yapılmamış olan şey, bu eylemle kendiliğinden olur. Kirişin ateşe verilmiş parçası öbür parçalarına, kirişin kendisi evin çatısına, bu da öbür evlere bitişiktir. Böylece öç alınacak kimseden başka birçok kişilerin de mülkünü yok eden, hatta canlarına malolan , büyük bir yangın çıkar. Bu ise yangını başlatanın, ne dolaysız eyleminde, ne de amacında vardı. Ayrıca eylemin bundan da daha geniş bir anlamı vardır. Eyleyene göre eylemin ereği, mülkünün yok edilmesiyle o kimseden intikam almaktı. Ama bu bir suçtur, suç da cezasını içine alır. Eyleminin 'bir suç olarak ceza görmesi, belki de eyleyenin ne bilinçli olarak bildiği, ne de istediği bir şeydi. Yine de eylem, eyleyenin kendinde eylemdir, yani eylemin aracılığıyla gerçekleşen eylemdeki genel, özsel olan şeydir. Bu örnek bir eylemde, o eylemi yapanın istem ve bilinci ile ilgisi olmayan başka bir şeyin daha bulunabileceği saptanmış oluyor. Bu önek, ayrıca, eylem tözünün, bununla da genel anlamıyla eylemin, kendisini gerçekleştirmiş olana karşı çıktığını da gösterir.

Eylem, eyleyeni yıkan bir karşı vuruş olur, bir suç olduğu için de, kendisini tüketip yasanın geçerliğini yeniden sağlar: Örneğin bu yönü üzerinde durmamız gerekmez. Şu yönü özel duruma aittir. Ayrıca, yalnızca bir örnek vermek istediğimi de söylemiştim.

Yine de, daha sonra yeri gelecek olan e genel ile tikel olanın, kendi için zorunlu bir yazgı ile rastlantısal görünen bir ereğin birleşmesini, tarihsel olarak, bizi ilgilendiren özel şekliyle gösteren bir örnek daha ermek istiyorum. Caesar, üstün mevkini değilse bile ' devletin başında bulunanlarla olan eşitliğini yitirmek ve kendisine düşman olmak üzere, olan, devletin resmî anayasasını ve , görünüşte yasaların :gücünü kişisel ereklerinden yana çeviren kişilere boyun eğmek tehlikesindeyken, kendisini, mevkiini, onur ve güvenliğini korumak için onlarla savaştı; Roma eyaletlerinin yönetimi bu kimselerin elinde olduğu için de, Caesar'ın zaferi aynı zamanda bütün Roma İmparatorluğu'nun fethi ile sonuçlandı. Böylece, devlet anayasasını olduğu gibi bıraktı ama devletin tek egemeni oldu. Roma'nın tek hükümdarı olmasını, ilkin olumsuz olan bu ereğinin gerçekleşmesini sağlayan şey, aynı zamanda Roma ve Dünya Tarihi'nin kendiliğin- den zorunlu yazgısıydı. Öyle ki, Caesar'ın çabası, yalnızca kişisel kazançla sonuçlanmadı, tersine bu çaba, kendinde ve kendi için zamanı gelmiş olanı gerçekleştiren bir güdüydü. Tarihteki büyük insanlar böyledir: dünya Tin'inin istemini oluşturan töz, onların kişisel ereklerindedir. Onların gerçek olan bu içerik, in- sanların genel ve bilinçsiz güdüsünde yaşanır. İnsanlar böyle bir ereği gerçekleştirmeyi kendi ilgisi bâkımından üzerine almış olana, içten gelen bir güdüyle itilirler; karşı koymak ellerinden , gelmez. Halklar daha çok o kişinin bayrağı çevresinde toplanırlar. Büyük insan, onlara içlerindeki güdüyü gösterir ve onu gerçekleştirir

 

Öğrenilmiş Güçsüzlük

Bir laboratuarda deney yapılıyor. İçinde bir büyük ve çokça küçük balığın olduğu kocaman bir akvaryum konuluyor.
Haliyle, büyük olan balık acıktıkça küçük balıkları yiyor... Daha sonra akvaryumun ortasına dikey bir cam yerleştiriliyor ve böylece akvaryum 2'ye ayrılıyor. Büyük balık bir tarafa, küçük balıklar da diğer tarafa yerleştiriliyor.

Büyük balık, cam bölmeyi geçmek ve küçük balıkları yemek için defalarca deneme yapıyor. Bu durum, tam 28 saat boyunca sürüyor. Bu sürenin sonunda büyük balık artık diğer tarafa geçmek için mücadele etmeyi bırakıyor.

Deneyin sonunda, cam bölme kaldırılıyor.
Fakat o da ne! Büyük balık, küçükleri yemek için hiçbir girişimde bulunmuyor. Saatler geçtiği halde, küçük balıkları yemediği görülüyor. Buna psikolojide, "Öğrenilmiş Güçsüzlük" deniliyor.
İstatistiklere göre bir çocuk ergenlik yaşına gelinceye kadar ortalama 148 bin defa anne ve babasının, "Yapma, elleme, dokunma" gibi sözlerini duyuyormuş. Böyle olunca da çocukta büyüyünce "yapamama, edememe" özellikleri gelişiyor ve kendisine olan özgüvenini yitiriyormuş.

 

Stoa Okulu Epikürcüler


Bu dönemdeki "felsefe okulları"na gelince; Eflâtun'un Akademi'si ile Peripatos okullarına, M.Ö. yaklaşık 300 yıllarında, iki okul daha katılmıştır: Stoa ve Epikür okulları. Stoa okulu, duvarları resimlerle süslü sütunların oluşturduğu bir yerde kurulduğu için, "Sütunlu galeri" anl..... gelen Stoa adını almıştır.

Öteki okul ise kurucusu olan Epiküros'un adını taşır. Bu iki okul, yaşam ve bilgi konusunda karşıt görüşleri savunur. Bu biri ötekine karşı olan okullara, bu dönem için üçüncü bir akım sayılan, "şüphecilik"! de eklemeliyiz. Açıklamalarında mutlak şüpheden hareket eden Şüphecilere, M.Ö. II. yüzyılda Eflâtun Akademisi'nin dayanak olması dikkat çekicidir.

M.Ö. III. yüzyıldan itibaren bu üç okul, aralarındaki "sürtüşme"yi sürekli canlı tutarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yine de bu üç okulun ortaklaşa paylaştıkları bazı görüşler vardır. Üçünün de birleştikleri ilk nokta, her üçü insanı felsefenin konusu saymıştır. Her üç okul, öncelikle, "üstün insan"m portresini çizmiştir. Ancak "üstün tip", her üç okulda değişik yorumlanmıştır.

Stoalılar için üstün insan, tüm tutku ve isteklerini yenmiş olan, yaşam karşısında olduğu gibi ölüm karşısında da ilgisiz kalmayı bilen insandır. Onlar "duygusuzluk"u (apethie) insana amaç olarak gösterirler. Buna karşı Epikürcüler ve şüpheciler insanın amacını "ruh derinliği"nde (ataraksie) bulurlar. Ancak dikkat edilirse ruh dinginliği durumu ile duygusuzluk durumu arasında pek büyük bir fark olmadığı görülür. Bu üç okul yaklaşımlarını farklı temellere dayandırmış bulunuyor.

Stoacılar ile Epikürcüler arasında ortak olan bir başka nokta, her iki okulun da Eflâtun'dan önceki felsefeye "geri dönüş" yapmalarıdır. Bilindiği gibi, Eflâtun'dan önceki felsefenin karakteristik yanı, evrenin temeli olarak "maddî" bir şeyi benimsemesidir.

Somut olmayan bir evren anlayışını, ilk kez Eflâtun, "ideler"i ile ortaya koymuştu. Stoacılar ve Epikürcüler Eflâtun'dan önceki felsefeye dönmekle, her şeyin özünün maddî olduğunu yinelemiş oldular. Bu görüşü savunan iki okulun dayanmak istedikleri temeller birbirinden farklıdır. Stoacılar için Eflâtun'dan önceki felsefelerin en büyük otoritesi "Heraklit"tir.

Heraklit felsefesinin karakteristik görüşü, her şeyin bir değişim ve bir oluş içinde bulunduğudur. Onun felsefesinin ikinci karakteristik yanı, oluşun bir yasaya bağlı olduğu, akıl "logos" tarafından yönetildiğidir. Tüm evrene egemen olan akıl "logos", Heraklit'e göre maddî bir şey olan "ateş "tır.

Heraklit bir panteisttir. Bu görüş Stoacılarca da benimsenir. Heraklit için bir başka karakteristik düşünce, her şeyin "sürekli devir" hareketi içinde olduğudur. Gelmiş geçmiş bir şeyin bir süre sonra yeniden görüleceğine inanılır. Stoacılar Heraklit'in bu görüşünü de sahiplenmiştir.

Onlara göre de evrenin evrimi sürekli yükselen doğru bir çizgi yerine, dönüp dolaşıp aynı noktaya gelen dönüşümlü bir yol izler. Oysa Epikürcüler Demokrit'in atom varsayımını felsefelerine temel alır. Demokrit'e göre gerçek, boş uzay içinde hareket eden atomlardan ibarettir. Evrende her olay kör ve kendiliğinden (mihaniki-ruhsuz) olan yasalara göre olur.

Her şeyin, kendiliğinden olan zorunluluklara göre oluştuğu bir evrende, Tanrıların gereksiz varlıklar olduğunu tahmin etmek kolaydır. Demokrit'e bağlı kalan Epikürcüler, tam anlamıyla, bir "din düşmanı "dırlar. Stoacılar panteisttir, yani evrenin dışardan değil de, içten yönetildiğini, Allah ile evrenin bir ve de aynı olduğunu varsayar. Stoacılar ulusal din karşısında olumlu bir tutum sergiler. Onlara göre halk dini bir gerçekliği içinde taşır ve bu gerçeklik halka has bir biçimde dile getirilmiştir.

Tüm dinlerin birtakım "sembolik" imajları olduğunu benimsemek gerekir. Tanrılar birer semboldür. Bu sembollerin gerisinde doğa güçleri gizlidir. Stoacılarla Epikürcüler din konusunda biri ötekine karşı görüşler öne sürer. Bu iki karşıt görüş arasında şüpheciler yer alır. Şüphecilere göre: Tanrılar var mıdır, yok mudur? Evrenin özü nedir? gibi sorulara yanıt vermek, ilke olarak mümkün değildir.

 

Felsefe Tarihinde Sofistler


SOFİSTLER

Sofizm (terimini kullanmakla bir Sofistik dizgenin olmuş olduğunu imlemek istiyor diyelim:Yunan sofistleri olarak bildiğiniz insanlar hem yetenek hem de görüşler açısından birbirlerinden büyük ölçüde ayrılıyorlardı; bir eğilimi ya da hareketi temsil etmektedirler, bir okulu değil.) böylece ilgilendiği konuyla -insan uygarlık ve töreleri- eski Yunan felsefesinden ayrılıyordu: büyük -evrenden çok küçük- evreni ele alıyordu. Böylece görüş ve inanç ayrımları üzerine toplamış oldukları olgular yığınından herhangi bir pekin bilgiye ulaşmanın olanaksız olduğu vargısını çıkarabiliyorlardı. Ya da değişik uluslara ve yaşam yollarına ilişkin bilgilerinden uygarlığın kökenine ya da dilin başlangıcına ilişkin bir kuram oluşturabiliyorlardı. Ya da yine kılgısal vargılar çıkarabiliyorlardı, örneğin toplum şu ya da bu yolda örgütlenmiş olsaydı en etkili bir biçimde örgütlenmiş olurdu gibi. Sofizmin yöntemi, böylece, görgücü-tümevarımcı bir yöntemdi

1. Protagoras:

Protagoras: ‘İnsan tüm şeylerin ölçüsüdür,onların olduklarının,ve olmayanların olmadıklarının.’ Bu ünlü deyiş üzerine getirilecek yorum konusunda dikkate değer bir tartışma olmuş ve kimi yazarlar ‘insan’ ile Protagoras’ın bireysel insanı değil ama türsel anlamda insanı:demek istemiş olduğu görüşünü illeri sürmüşlerdir. Eğer böyle olmuş olsaydı,o zaman demiş ‘sana gerçek olarak görünen senin için gerçektir,ve bana gerçek olarak görünen benim için gerçektir’ anlamına gelmeyecek, ama daha çok topluluğun ya da kümenin ya da bütün insan türünün geçeğin ölçütü ya da ölçünü olduğunu anlatacaktır. Tartışma şeylerin yalnızca duygusal-algı nesneleri olarak mı,yoksa değerler alanıda kapsayacak yolda mı anlaşılmaları gerektiği sorusuna da dönmüştür. Ama Protagoras’ın kendisiyle tutarlı kılınması gerektiği kabul edilse bile,hiç kuşkusuz duygusal-algı nesneleri açısından doğru olanın tam bu olgu nedeniyle törel değerleri için de doğru olduğunu düşünmek gereksizdir. Belirtilebilir ki Protagras tüm şeylerin ölcüsü olduğunu belirtmektedir,öyle ki eğer duygusal-algı nesneleri açısından bireyselci yorum kabul edilecek olursa,bunun ayrıca törel değerlere ve yargılara da genişletilmesi gerekir,ve, evrik olarak,eğer törel değerler ve yargılar açısından kabul edilmeyecek olursa,duygusal-algı nesneleri açısından da kabul edilmemesi gerekir: Yasa genel olarak tüm insanlara aşılanmış belli törel eğilimler üzerine kuruludur,ama Yasanın tikel Devletlerde bulunduğu biçimiyle bireysel değişiklikleri görelidirler-bir Devletin yasası başka bir Devletinkinden ‘daha doğru’ olmaksızın,belki de daha yararlı yada daha elverişli olması anlamında ‘daha sağlam’ olmak üzere . Bu durumda birey değil ama Devlet yada kent topluluğu yasanın belirleyicisi olacak,ama somut Nomos belirlenimlerinin göreli ıraları sürdürülecektir. Geleneğin ve toplumsal uylaşımın bir savunucusu olarak Protagoras eğitimin Devletin törel geleneklerinin özümlenmesinin önemini vurgulamakta ve bu arada bilge insanın Devleti ‘daha iyi’ yasalara götürebileceğini kabul etmektedir. Bireysel yurttaş söz konusunun olduğu sürece,onun geleneğe,topluluğun kabul edilmiş ölçünlerine sarılması gerekir-ve, herhangi bir ‘yol’ bir başkasından daha doğru olmadığı için, sıkı sıkıya sarılması gerekir. Aiswç ve sikn onu buna yöneltmektedir, ve eğer tanrıların bu armağanlarından bir pay almamışsa ve Devlet kulak vermeyi yadsıyorsa,Protagoras’ın ‘güreci’ öğretisi devrimci bir amaç taşıyor gibi görünürken,sonunda geleneğin ve yetkenin desteğinde kullanılıyor olarak çıkmaktadır. Hiçbir kurallar tümünü bir başkasından ‘daha doğru’ değildir, öyleyse kendi özel yargınızı Devletin yasasına karşı koymayınız.

2. Prodikus:

Prodikus Ege’deki Keos adasından geliyordu. Bu adada yaşayanların kötümser eğilimli oldukları söyleniyor ve Prodikus’a yurttaşlarının eğilimi yükleniyordu,çünkü düzmece-Platonik diyalog Aksiokhüs’de ona yaşamın kötülüklerinden kaçmak için ölümün istenebilir olduğu düşüncesi yüklenmektedir. Ölüm korkusu usdışıdır, çünkü ölüm ne yaşayanları nede ölüleri ilgilendirir-birinci henüz yaşamakta oldukları için ikincileri yaşamamakta oldukları için. Bu alıntının doğruluğunu tanıtlamak kolay değildir. Prodikus’un ilgiyi başlıca yanı belki de dinin kökeni üzerine kuramıdır. Ona göre başlangıçta insanlar tanrılar olarak güneşe,aya,ırmaklara,göllere,meyvelere vb.,başka bir deyişle,onlara yararlı olan ve besin veren şeylere tapıyorlardı. Ve bir örnek olarak Mısır’daki Nil kültünü vermektedir. Bu ilkel bir başkası tarafından izleniyordu,ve bu ikinci evrede değişik sanatların tarım,bağcılık,metal işçiliği vb.-yaratıcılarına Demeter,Dionisius,Hephaestus vb. gibi tanrılar olarak tapınılıyordu. Prodikus bu din görüşü üzerine duanın gereksiz olduğunu düşünüyordu, ve öyle görünmektedir ki başı Atina’daki yetkinlikler ile derde girmiştir. Prodikusta Protagoras gibi dil bilimsel çalışmalarıyla dikkati çekiyordu ve anlamdaşlar üzerine bir inceleme yazmıştı. Anlatım biçimleri yoğun bir bilgiçlikle yüklüymüş gibi görünmektedir.

3. Hippias:

‘Yasa insanların tiranı olarak,onları doğaya aykırı pek çok şey yapmaya zorlar.’Söylenmek istenen şey öyle görünmektedir ki kent-devletinin yasasını genellikle dar ve tiransal olduğu,doğal yasalarla uyum içinde olmadığıdır.

4. Gorgias:

Gorgias’a göre,(i)Hiç bir yoktur,çünkü eğer herhangi bir şey olmuş olsaydı,o zaman bengi olacak yada varlığa gelmiş olacaktı. Ama varlığa gelmiş olmaz,çünkü ne Varlıktan nede Yokluktan herhangi bir şey gelmez. Nede bengi olabilir,çünkü eğer bengi olmuş olsaydı,o zaman sonsuz olması gerekecekti. Ama sonsuz şu nedenle olanaksızdır Bir başkası olmaz,ama nede kendinde olabilir,öyleyse hiçbir yerde olmayacaktır. Ama hiç bir yerde olmayan ise hiçbir şeydir. Eğer herhangi olmuş olsaydı,o zaman bilinmeyecekti. Çünkü eğer olanın bilgisi varsa, o zaman düşünülen olmalıdır,ve olmayan düşünülemez. Bu durumda hiç bir şey yanlış olmayacaktır,ki saçmadır. Giderek olanın bilgisi olsaydı bile,bu bilgi bildirilmeyecekti. Her im imlenen şeyden ayrıdır; örneğin renklerin bilgisini sözcükle bildirebiliriz,çünkü kulak sesleri iştir,renkleri değil? Ve aynı varlık tasarımı iki kişide birden nasıl olabilecektir,çünkü birbirlerinden ayrıdırlar?

5. Sofizm:

Vargı olarak yine belirtebiliriz ki büyük Sofistlere din ve ahlakı yıkma niyetini yüklemek için hiç bir neden yoktur; Protagoras ve Gorgias gibi insanların böyle bir amaçları yoktu. Gerçekten de, büyük Sofistler bir ‘doğa yasası’ düşüncesinin yandaşlarıydılar,ve sıradan yunan yurttaşının dünya görünüşünü genişletme eğilimini taşıyorlardı;Yunanistan’da eğitici bir güç oluşturuyorlardı. Aynı zamanda yine doğrudur ki ‘belli bir anlamda Protagoras’a göre her görüş doğrudur; Gorgias’a göre her görüş yanlıştır.’ Gerçeğin saltık ve nesnel ırasını yadsımaya yönelik bu eğilim kolaylıkla Sofistlerin hangileri bir kimseyi inandırmaya çalışmak yerine bir şeyi ona kabul ettirmeye çalışacakları sonucuna götürmektedir. Gerçekten de, daha düzeysiz insanların elide Sofizm çok geçmeden hoş olmayan bir yan anlam kazanıyordu-‘Safsata’ anlamını. Atinalı Antifon’un kozmopolitancılığına ve geniş dünya görüşüne ancak saygı duyulabilirken, bir yandan bir Trasimakhüs’ün güç haktır kuramı ve öte yandan bir Dionisodorus’un kılı kırk yaran gevezelikleri ancak kınanabileceklerdir. Büyük Sofistler söylemiş olduğumuz gibi, Yunanistanda eğitsil bir güç oluşturuyorlardı: ama Yunan eğitiminde besledikleri başlıca etmenlerden biri, diluzluğu idi. Ve diluzluğunun açık tehlikeleri vardı. Çünkü konuşmacı kolaylıkla bir konunun kendisinden çok ustaca sunuluşuna önem vererek dikkatini bu yönde yoğunlaştırabilirdi. Dahası, geleneksel kurumların, inançların ve yaşam yollarının saltık temellerinin sorgulayarak, Sofizm göreci bir tutumu besliyordu. Ve gene de Sofizmde gizli yatan kötülük daha çok sorunları ortaya çıkarmış olması değil, ama bu sorunlara herhangi bir doyurucu anlıksal çözüm sağlayamamış olması olgusunda yatıyordu. Sokrates ve Platon bu göreceliliğe karşı tepki gösteriyorlar, gerçek bilginin ve törel yargıların güvenilir temelini kurmaya çalışıyorlardı.

Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 2. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları.

Sofistler Ek Bilgiler

Sofist kelimesinin öteden beri, biri geniş öteki dar iki anlamı vardır. Bu kelimenin geniş anlamıyla: İlkçağda, sofist denilince, genellikle şair ve filozof kişiler anlaşılır. Dar anlamı ise: Belli bir filozoflar topluluğuna, yani M.Ö. 500'de yaşamış olan filozoflar topluluğuna verilen isimdir. Bundan başka "sofist" kelimesi, özellikle Eflâtun'un etkisiyle özel bir anlam kazanmıştır. Bu kötü anlamın haklılığı savunulamaz, çünkü bu ismi taşıyanlar, felsefe tarihi bakımından hiç de önemsiz kişiler değildir.

Bundan önce tanıttığımız filozoflar, özde, doğayı araştıran bilginlerdi. Sofistler ise birer bilgin, birer araştırmacı olmayıp, her şeyden önce birer öğretmendirler. Sofistlere, özellikle İran savaşından sonra, İranlıların yenilip Atina'nın siyasal ve kültürel alanda büyük bir gelişme gösterdiği dönemde rastlıyoruz.

Bu dönemde Atina'da ve ona uyan öteki Yunan kentlerinde köklü (radikal) bir demokrasi iktidara gelmişti. Bu demokrat idare şimdiye kadarkilerden çok daha fazla insanın devlet yönetimine katılmasını sağlamıştır. İşte bir yandan kültürel gelişim, öte yandan demokrasi yönetiminin özellikleri o dönem Yunanistan'da eğitim yönünden geniş ölçüde bir gereksinimi ortaya çıkarmıştır.

Bu gereksinim, o zamana kadar özel olan ve daha çok kölelerce yönetilen eğitimin daha bir genelleşip genişlemesine neden olmuştur. Yeni siyasal ve sosyal koşullar, özellikle, siyasal eğitimi sağlayan genel bir öğretim gereksinimi doğurmuştur. Nerede böyle bir gereksinim doğarsa, orada bu gereksinimi karşılayacak birtakım kimselerin ortaya çıkması doğaldır. İşte Sofistler de böyle bir gereksinimin ortaya çıkardığı öğreticilerdir. Bunun içindir ki Sofistler, öncelikle öğretmendirler.

Bunlar Yunanistan'ın çeşitli kentlerinde dolaşırlar, uğradıkları yerlerde para karşılığında ders verirler. Ders vermeyi bir meslek haline getirmek, hele derslerin para karşılığı verilmesi, o zamana kadar Yunanistan'ın tanımadığı bir olaydı.

Özellikle tutucu çevreler için para karşılığında ders vermek pek çirkin bir davranış sayılıyordu. Bu dönemi Antik dönemden ayıran en büyük farklardan biri, Antik dönemin işe az önem vermiş olmasıdır. Eski Yunan'da beden gücü ile çalışmak aşağılanan bir davranış sayılıyordu. Beden işlerinde ancak köleler çalıştırılır. Aynı şekilde, mesleğiyle geçinen zenaatkârların da toplumda saygınlığı yoktu. İşte Sofistlerin ders vermeyi bir meslek yapmaları ve derslerin para karşılığı verilmesi, o dönemdeki Yunanistan'da hiç mi hiç hoş karşılanmamıştır.

Sofistlere karşı olanların başında yer alan Eflâtun, "Protagoras" adlı diyalogunda Sofistlerin ne biçim insanlar olduğunu ve bunların çalışma biçimlerini çok canlı olarak tasvir etmiştir. Protagoras Sofistlerin en eskilerinden ve en büyüklerindendir.

Diyalog şöyle başlar: Eflâtun'un hemen tüm diyaloglarında birinci konuşmacı olan Sokrat'ı bir gün sabah erkenden bir delikanlı yatağından uyandırır ve kendisine ünlü Protagoras'ın geldiğini coşkuyla anlatır. Delikanlı Protagoras'tan mutlaka ders almak istediğini dile getirir. Sokrat delikanlıya isteğinin erişilmez bir şey olmadığını, yeterli parası varsa isteğinin kolayca yerine gelebileceğini söyler. Sonra kalkıp birlikte Protagoras'ın konakladığı eve giderler. Burada Protagoras'tan başka bir kaç Sofist daha vardır.

Eflâtun, Sokrat ile delikanlının eve girdikleri zaman gördüklerini çok canlı bir biçimde anlatır. Protagoras büyük bir salonda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, arkasında öğrencileri kendisini saygıyla izlemektedir. Aynı salonun bir köşesinde öteki bir Sofist, Hippias gökyüzünü göstererek astronomi dersi vermektedir. Salona, bitişik odadan birtakım sesler gelmektedir.

Bu odada da bir başka Sofist, Prodikos yattığı yerden ders veriyor. Salona giren Sokrat ile delikanlı Protagoras'a yaklaşırlar ve kendisine delikanlının isteği iletilerek ders verip veremeyeceği, verebilecekse bunun hangi konuyla ilgili olacağı sorulur.

Protagoras delikanlıya: Benden ders alırken günden güne daha. erdemli olduğunu göreceksin, ben sana yararlı olacak şeyler, isine yardımcı olacak şeyler öğreteceğim der. Bununla da astronomi öğreten Hippias'a taş atmış olur. Delikanlı dersin konusunu sorunca, Protagoras bunun her şeyden önce bir vatandaşa siyaset alanında gerekli olan şeyler konusunda olacağını, kendisine her vatandaşın bu konuda bilmesi gereken şeyleri öğreteceğini söyler.

O zamanki Atina'da her vatandaşın bilmesi gereken şeylerin başında hitabet geliyordu. Sofistlerin eğitim uygulamalarının ağırlık merkezini hitabet oluşturuyordu. Bu da belli nedenlere dayanıyordu: O zamanki Atina'da hitabet sanatını bilmek kişiye çok büyük saygınlık kazandırıyordu. Çünkü devlet ile ilgili önemli kararların alındığı "Halk Meclisı"nde hitabet çok etkili oluyordu.

Ayrıca hitabet yargılama için çok gerekliydi, çünkü davacı ile davalının yargı önünde söyledikleri nutuklar, yargıçların kararlan üzerinde etkili oluyordu. Tüm bunlar söylenen sözlerin güçlü olmasını gerekli kılıyordu. Ancak bu hitabet sanatının bazı sakıncalı yanları da yok değildi.

Sofistlerin yaptığı gibi, istemli bir biçimde öğretilen konuşma sanatı, yalnızca karşısındakini inandırmayı temel alır. İşte Sofistlerin karşıtları onları özellikle bu yönden eleştirmekte ve sorgulamakta haklıdırlar. Sofistlerin kötü ünlerinin başlıca nedenlerinden biri bu hitabet anlayışlarıdır.

Sofistlerin öteki bir özelliği ise, özellikle insan konusuyla uğraşmalarıdır. Onlar bu konuyu ele aldıkları zaman, kuşkusuz, bazı şeyleri biliyorlardı. Kendilerinden öncekilere yabancı olmayan Sofistler, insan ile ilgilendikleri için, tarih konusuna da yabancı değildiler. Bu konuda da kendilerinden önceki felsefe okullarından hiçbirine katılmadılar, onlar arasında yalnızca karşılaştırmalar yapmakla yetindiler.

Bu karşılaştırmalar sonunda şu sonuca vardılar: Şimdiye kadar ki felsefe, evren konusunda tutarlı bir anlayış elde edememiştir. Söz gelişi Heraklit ile Elealılar arasında bir zıtlık vardır. Heraklit her şeyi oluş durumunda görür ve bu oluş içinde sabit olan, kalıcı bir şeyin var olduğunu reddeder. Elea'lılar ise, tam tersine, oluşu reddeder.

Gerçek varlığın başlangıcı ve sonu olmayan bir süreklilik, bir kalış olduğunu ileri sürerler. Unsurlar konusunda da filozoflar bir uzlaşmaya varabilmiş değildir. Birisi ana unsurun su, birisi hava, bir başkası ise ateş olduğunu savunur. En sonunda bir filozof bunlara toprağı da katarak dört unsurun da ilke olduğunu öne sürmüştür. Anaksagoras ile Demokrit arasında da bir anlaşmazlık söz konusudur: Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcında, belli bir plâna göre yaratan bir ruh vardır.

Demokrit ise doğada ancak makina işleyişi cinsinden (mihaniki) bir zorunluluk olduğunu savunur. Sofistlere göre: "Ne kadar filozof varsa, evrenin yapısı hakkında o kadar görüş vardır." Bu yüzdendir ki, bu filozoflar gerçeği öğretemezler. Her filozof kendi düşüncelerinin doğru, başkalarının-kilerin yanlış olduğunu savunur. Burada şu soru öne çıkar: "Acaba, gerçek diye bir şey var mıdır?

Tüm görüşlerden herbiri ötekiyle çeliştiğine göre, geriye gerçek diye bir şey kalır mı?" Kanıtlanabilir bir gerçek karşısında duyulan kuşku ile hitabette karşıdakini inandırmayı amaçlayan kuşku arasında bir uyum vardır. Felsefe tarihinde, bilgi teorisi açısından, ilk şüpheciler Sofistlerdir. Sofistler, tümel bir gerçeğin varlığından ilk şüphelenenlerdir. Sofistler teorik alanda şüpheci, uygulama alanında öğretmen ve hitabet öğreticileridir. Ayrıca onlar özellikle insan konusu ile ilgilenirler, doğa konuları, bunların ilgi alanının dışında kalır.

 

Aydınlanma Çağı

Aydınlanma Çağı, akıl'ı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönelinel dönemdir. Kant, aydınlanmacılığı, "aklı kullanma cesareti" olarak tanımnladığında, genel olarak Aydınlanma Çağı'nın felsefesini vermektedir. 18. yüzyılda Avrupa'da ortaya çıkıp gelişmiş ve "aydınlanma" fikriyle yaygınlaşmıştır.

Kant, aydınlanma düşüncesinin kurucu ilkesi olan akıl konusunda şöyle der:

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! Sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Aydınlanma çağının ana fikri, akıl aracılığıyla dogru bilgilere ulaışılabileceği ve bu dogru bilgi ile de toplumsal yaşamın düzenlenebileceğidir. Öte yandan bilim alanındaki önemli gelişmeler de aydınlanma çağına öncülük eder ve bu çağda ayrıca çok yoğun yeni bilimsel gelişmeler kaydedilir. Daha 15.yüzyıldan itibaren meydana gelmeye başlayan yeni keşifler ve icatlar bu süreci hazırlamış, bunun sonunda da "karanlık çağ" olarak değerlendirilen Ortaçağ'ın sonuna gelinmiştir. Deney ve gözlem, aklın uygulama araçları olarak bu dönemde bilimsel yöntemim ilkeleri biçiminde ortaya çıkmış ve doğa bilimlerinde önemli gelişmelere kaynaklık etmiştir.

Dinde meydana gelen yenileşme hareketleri de, dinsel düşüncenin giderek geriletilmesi ve Aydınlanmacılıkla birlikte kuruculuk ve egemenlik gücünü kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren Modernite denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu sürec aydınlamacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anl..... gelmektedir.

Newton ve Kopernik ile tüm bir evren-dünya kavrayışı değişime uğramış, Dekart ve Kant gibi isimlerle bu değişen zihniyetin felsefi düşüncesi geliştirilmiştir. Avrupadaki endüstri devrimleri'de bu sürecin maddi temelini oluşturmaktadır. Yeni ve bambaşka toplumsal ve ekonomik ilişkiler icerisinde yaşamaya başlayan insanlar, ortaya çıkan yeni düşünce biçimleriyle dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamışlardır.Bunun sonucunda modern yaşamın temellleri atılmıştır. 1789 Fransız ihtilalinin temelinde, Fransız aydınlanmacılığının belirleyici bir etkisi vardır.

Bazı önemli isimler:
* Newton
* Kopernik
* Galileo
* Laplace
* Dekart
* Jean Jack Rousseu
* Francis Bacon
* David Hume
* Immanuel Kant
* Claudie Andrien Helvetius
* Ettienne Bunnot de Condillac
* Lois Rene de Caradeux de la Chalotais
* Gothold Ephraim Lessing
* Julien Offrey de Lamettrie
* Thomas Hobbes
* John Locke
* Berkeley
* Leibniz
* Denis Diderot
* d'Alembert
* Voltaire
* Montesquieu

 

Üstün İnsan Felsefesi

İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. "Hayat, hep kendini altedendir." Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru ağmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.

İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, Üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını. Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.
("Zerdüşt"ün Önsözünden)

...................................*...................................
* *

Nietzsche'nin yazdığı kitaplar ve yayımladığı makalelerde sık sık duyulan bir kavramdır: Üstinsan (Alm. Übermensch).

Üstinsan, fiziksel ve doğaüstü güçlerinden yoksun bir Süpermen ya da Batman değildir. Üstinsan(lar)ın insanlardan farkı, Nietzsche'nin deyimiyle "insana göre maymun" ayarında biri belki. Üstinsan deyimi Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt" isimli kitabında bolca geçer.

Hitler'in, Nietzsche'ye olan saygısı Üstinsan karakteriyle ne kadar orantılı orası bilinmez ama Üstinsan'a olan 'köprü' artık giderek yıkılıyor...

İsterseniz şimdi Nietzsche'nin Üstinsan'ını çeşitli kaynaklardan alınmış alıntılarla daha yakından tanıyalım...

ÜSTÜN-İNSAN

--------------------------------------------------------------------------------
Ahlâk nasıl iyi yüreklilikte değil de kuvvetleyse, insan çabasının amacı da, herkesi yükseltmek değil, daha iyi, daha kuvvetli bireyler geliştirmektir. “İnsanlık değildir amaç, üstün-insandır.” Aklı başında olan her adamın yapacağı en son şeydir, insanlığı geliştirmek. İnsanlık düzelmez, hattâ insanlık diye bir şey yoktur bile. Bir soyutlama işidir, bütün var olan. Bireylerden meydana gelmiş olan geniş bir karınca yığınıdır. Bütünün görünüşü, her çağda bazı şeylerin bazen kazandığı, çoğu başarısızlıkla sonuçlandığı büyük deney atölyesine benziyor daha çok. Bütün deneylerin amacı da, yığının mutluluğu değil, tipin mükemmelleştirilmesidir. Yüksek tipler çıkmazsa, toplumlar varsın batsın, daha iyi. Toplum, bireyin gücünün ve kişiliğinin artması için bir araçtır.
Topluluk kendi başına bir amaç değildir. “Makineler ne işe yarar, bütün bireyler yalnızca onların bakımında kullanılacaksa? Makineler ya da toplumsal örgütler kendi başlarına amaç oldular mı, bu insanlık komedisi demektir.”

Nietzsche ilkin, yeni türlerin üretimini umut eder gibi konuşuyordu. Sonradan üstün-insanını, yığınların bayağılık çamurundan, tehlike ortasında yükselen üstün birey olarak düşünmeye başladı. Varoluşunu, doğal seçimin rastlantısına değil, insan tarafından bile bile dikkatli bir biçimde beslenmesine borçluydu. Çünkü biyolojik süreç, ayrıcalıklı bireye karşı önyargılıdır. Doğa en güzel eserine karşı zalimce davranır. Daha çok bayağı olan, sıradan olanı sever ve korur. Doğa daima insanı belli bir tipe, yığının seviyesine indirmek ister. En iyi olana, çoğunluk hâkim olur daimâ. Üstün-insan ancak insan seçimiyle, soyun düzelmesini öngörmeyle, soylu eğitimle sağ kalabilir.

Yüksek bireylerin aşk uğruna evlenmeleri ne saçma şey! Hizmetçilerle evlenen kahramanlar, terzi kadınlarla evlenen dâhiler! Schopenhauer yanlış söylüyordu. Aşk, soyu düzeltmez. İnsan âşık oldu mu, bütün hayatını etkileyecek kararlar almasına bırakılmamalıdır. Bir insan aynı anda hem sevip hem de akıllı olamaz. Âşıkların birbirlerine verdikleri sözlerinin geçersiz olduğunu açıklamamız ve aşkı evlilik için kanunî bir engel tanımamız gerekir. En iyi olan, ancak en iyi olanla evlenmelidir. Aşk aşağı tabakaya bırakılmalıdır. Evliliğin amacı yalnızca çocuk yapmak değildir, aynı zamanda onları geliştirmektir de.

“Gençsin, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsun. Ama sorarım sana: Çocuk istemeye cüret edecek adam mısın sen? Başarılı mısın? Benliğine hâkim olan mı? Duyularına buyuran mı, erdemlerinin efendisi mi, yoksa isteğinin ardında hayvansı bir taraf ya da gereklilik mi var? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa kendi kendine çatışma mı? Çocuk, zaferin ve özgürlüğün özlemini duysun dilerdim. Zaferinin ve kurtuluşunun üzerine canlı anıtlar dikeceksin. Kendinden öteyi kuracaksın. Ama ilkin bedenini ve rûhunu tam sağlamlaştırmalısın. Genişlemekle yetinmeyecek, derinleşeceksin. Evlilik: Var olandan daha üstününü yaratmak için, iki kişinin istemidir derim. Evliliği, böyle bir istemi isteyecek olanların birbirine saygısı olarak kabul ediyorum.

İyi bir doğum olmadan, soyluluk olamaz. Yalnızca akıl, kişiyi soylulaştırmaz. Tersine, aklı soylu yapacak bir şey gerektir hep. Nedir peki, gerek olan? Kan... (Burada rütbe anlamında, ‘Lord’ gibi sözler değil demek istediğim.)

Sağlam ana babadan iyi doğum oldu mu, üstün-insan formülündeki bundan sonra gelen şey, ciddî bir okuldur. Burada mükemmelleşme, tabiî bir şekilde yer alacaktır. Övgüye bile yer verilmeyecektir. İnsanın rahatını sağlayacak şeyler az, sorumluluklar çok olacaktır. Burada bedene sessizce acıya katlanması, istem’e de buyruk dinleyip buyurması öğretilecektir. Özgürlük saçmalığı diye bir şey olmayacaktır. Hoşgörü ve “özgürlük” yüzünden maddî manevî gevşeme olmayacaktır. Bununla birlikte insan bu okulda yürürken, kahkahalarla gülmeyi öğrenecektir. Filozoflar, gülebilme yeteneğine göre sıralanacaklardır. “En yüksek dağları bir adımda aşanlar, bütün tragedyalara gülebilirler.” Üstün-insanın bu eğitiminde ahlâkın sirkesi olmayacaktır. İstem sıkı bir düzene sokulacaktır, ama beden yerilmeyecektir. “Durmayın, raks edin güzel kızlar! Güzel ayak bilekli kızların düşmanı olarak, kötü gözle bakan oyun bozan yoktur karşımızda.” “Üstün-insan bile ayak bileklerinden hoşlanabilir.”

Böyle doğup büyüyen bir adam, iyi ve kötünün ötesindedir. Amacı gerektiriyorsa, ‘böse’ yani kötü olmaktan çekinmez. İyiden çok, korkusuz olur. “İyi nedir? Kahraman olmak iyidir.” “İyi nedir? İnsandaki iktidar duygusunu, iktidar istemini, iktidarın kendini arttıran şeydir. Schlecht, yani kötü nedir? Zayıflıktan gelen her şey.” Üstün-insan baskın belirtisi, amacı olduğu süre tehlike ve mücadele aşkıdır belki de. Her şeyden önce mutluluğu çoğunluğa bırakacaktır. “Zerdüşt uzun yolculuklara çıkanları, tehlikesiz yaşamayı sevmeyenleri severdi.”

Böylece çağımızda, nedenlerinin bayağı olmasına rağmen her türlü savaş iyidir. “İyi bir savaş her türlü nedeni iyi göğüsler.” Devrim bile iyidir; kendi başına değil ama. Çünkü yığınların hakîmiyeti kadar uğursuz bir şey olamaz. Devrimin iyi olmasının nedeni, mücadele anlarının ve fırsat bulamamış bireylerin gizli büyüklüğünü meydana çıkarmasıdır. Bu karışıklıktan, kendini gösterecek olan yıldız doğar. Fransız devriminin karmaşa ve saçmalığından Napolyon çıkmıştır. Rönesans şiddet ve düzensizliğinden, Avrupa’nın o ana kadar görmediği sayısız güçlü birey çıkmıştır.

Enerji, akıl ve gurur... Bunlardır, üstün-insanı yapan. Ama bunların uyumlu hâle getirilmeleri gerekir. Tutkular; isteklerin karmaşasını, kişiliğin gücüne uyduran büyük bir amaç uğruna seçilip birleştirildiklerinde, büyük güçler hâline gelirler. “Bitkilerin bahçıvanı olmayıp, toprağı olan düşünürlerin vay hallerine!” Dürtüleriyle hareket edenler kimlerdir? Zayıflar; dizginleme gücü nedir bilmezler çünkü. Hayır diyebilecek güç yoktur onlarda. Sürekli çatışma durumunda rûhu bozuk kişilerdir. İnsanın kendini disipline sokması budur işte. Ve en büyük şeydir. “Yığınlar içinde herhangi biri olmak istemeyen adam, kendine karşı rahat davranmayı bıraksın. Kişi, amacı için başkalarına özellikle de kendine sert davranmalıdır: Dosta ihânet dışında, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç gerek. Soyluluğun son örneği, üstün-insanın son formülü budur.”

Ancak böyle bir insanı emeklerimizin hedefi ve ödülü olarak görerek, hayatı sevebiliriz. “Öyle bir amacımız olmalı ki, onun uğruna birbirimizi sevelim.” Ya kendimiz büyük olalım ya da büyük olanın uşağı ve âleti olalım. Ne hoş bir görünümdü o milyonlarca Avrupalı, Bonaparte’ın amacına araç olup, onun adını seve seve anıp düşüp öldüklerinde! Belki aramızda anlayanlar, seviyesine ulaşamadığımız o kişinin, peygamberleri olabilir ve gelmesi için yolunu hazırlayabilir. Bizler, ülkeler ve zamanlarla ilgimiz olmadan, birbirimizden nice farklı olsak da, bu amaç için birleşebiliriz. Zerdüşt bu gizli yardımcıların, bu üstün-insanı sevenlerin seslerini duyabilse, acı da çekiyor olsa, kendi türküsünü söyler. “Siz bugünün yalnızları! Siz ayrı duranlar! Bir gün gelecek, birleşip bir ulus meydana getireceksiniz. Kendi kendinizi seçtiğiniz sizlerden seçkin bir ulus doğacaktır. Bu ulustan da üstün-insan çıkacak.”

Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol

ÜSTİNSAN

--------------------------------------------------------------------------------
Nietzsche'nin üstinsanı ile Amerikan karikatür dünyasında, peleriniyle gökyüzünde uçan Süpermen arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur. Eğer üstinsan Nietzsche, isim babası olduğu bu mizahın en azından birazına sahip olsaydı, bu kendisi için iyi olabilirdi. Clark Kent hiç değilse, dünyadaki kötüleri ve iyileri etkisine sokmaya çalıştığı saf bir ahlakın adına çaışıyor. Nietzsche'nin üstinsanı bu tür zahmetlerde bulunmuyor bile. Onun üstinsanı için tek bir ahlaki prensip vardır: güç istemi. Ancak, Nietzsche'nin süpermeni, içinde en az o karikatür dünyasındaki kadar çok basit tiplerin bulunduğu bir dünyanın içinden doğuyor.
Üstinsan prototipi Nietzsche’nin dayanılmaz derecede sıkıcı, ama tehlikeli ve psikosomatik semptomları olan Zerdüşt’tür. İtiraf edilmeli ki, Zerdüşt ile ilgili hikâye mecazidir ve davranış kalıplarına işaret eder. Ama İsa peygamber de benzetmeler yaparak konuşurdu ve onun dağda verdiği vaazlarda da çocuksu bir yalınlık vardır. Onların derin anlamlarını idrak etmemiz ise, onlar üzerinde düşünmemize bağlıdır. Ne var ki Zerdüşt benzetmesi çocuksu bir basitliktedir, üstüne defalarca kafa patlatsanız da. Her şeye rağmen yine de önemli bir mesaj içerir. Nietzsche’nin vaazını yaptığı şey, Hıristiyanlık değerlerinin çöküşünden başka bir şey değildir: Ona göre her insan, tanrısız dünyasında, bulunduğu her eylemin tüm sorumluluğunu üstlenmelidir. Prangalara vurulmamış bir özgürlükte kendi değerlerini bulmalıdır. İster tanrısal, ister başka doğa güçleri tarafından olsun, bulunduğu eylemler için hiçbir ceza söz konusu değildir. Nietzsche bunda, 20. Yüzyıl insanının varoluşçu durumunu görüyordu. Ne yazık ki, bu tür koşullar altında nasıl davranılması gerektiği konusunda da görüşler belirmiştir. Nietzsche’ye göre, Zerdüşt’ün izlediği yol şeklinde gösterilen kuralları kendisine yön belleyecek insanlar üstinsan olacaklardı.

Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche kitaptaki kahramanı aracılığıyla şöyle der: "Maynun, insan için nedir ? Bir kahkaha veya acı veren bir utanç. Ve işte üstinsan için insan da böyledir: bir kahkaha veya acı veren bir utanç." (Zerdüşt’ün önsözü 3) Başka bir yerinde şöyle buyurur: "İnsanlığın hedefi onun sonu değil, olsa olsa insanlığın en iyi örnekleri olabilir." (Tarihin Yararı ve Zararı Üstüne, 9)

Nietzsche bu bağlamda akılsızca davranarak üstinsanını 'soyluluk' ve 'kan' gibi gevşek düşüncelerle birleştirir. Ama o, bunu ırkçı bir şekilde anlamamaktadır. 'Güç İstemi'nde şöyle yazar. "Sadece doğuştan ve soydan asillik vardır. (Ben burada 'von' ünvanından ve Gotha takviminden (ç.n. Doğu Almanya’da bir kent) bahsetmiyorum: Eşek olanlar için belirtme ihtiyacı duydum da)" Başka bir yerinde de şöyle der: "Platon, Pascal, Spinoza ve Goethe ‘den bahsettiğimde, onların kanının benimkinde gezdiğini biliyorum." Nietzsche’nin gözünde bir Yunanlı, bir Fransız, bir Portekiz Musevîsi ve bir Alman, üstinsan ile aynı derecede kan bağına sahip.

Buna rağmen ırkçı lobi Nietzsche’nin üstinsanını aldı be kendisinde yorumladı. Önce antisemitistler, sonra da faşistler işlerine gelen bölümlere atıfta bulundu. Düşüncelerinin gevşek bağı, ki Nietzsche’nin felsefi eylemi için bu tipik bir özellik, onun felaketi oldu.

Nietzsche’nin felsefesi gözden düştü, çünkü yirminci yüzyılın ilk yarısında grotesk bir şekilde kötüye kullanıldı. Bugün üstinsan hakkında, Nietzsche’nin onu anladığı şekilde konuşmak neredeyse imkânsız hale geldi.

Yazılarının poetik-fragmatik özelliği kasıtlı çarpıtmalar için ne yazık ki fazlaca bir hareket alanı tanımaktadır. Çok şükür ki Nietzsche bize üstinsanı gülünesi bir konuma çekebilmenin fırsatını da tanıdı -ki bu da günümüze en uygun düşen tepkidir belki de.

Kaynak: 90 dakikada NIETZSCHE

......................................................................
NIETZSCHE'in ÜSTİNSAN(LAR)I
Nietzsche'nin ‘Zerdüşt’ adlı büyük şiirinin üç bölümü de bir bilmeceyle açılır. Gördüğümüz gibi mesaj, ağaçlardan düşen incirlerin bulunduğu Sorrente'deki bahçelerde aklından şöyle geçmiştir.



"Eskiden Tanrı denirdi uzak denizlere bakarken, oysa ben, ‘Üstinsan’ demeyi öğrettim size.

Tanrı sanıdır; ama ben sizin sanınızın, yaratıcı iradenizden öteye gitmemesini istiyorum.

Siz bir Tanrı yaratabilir misiniz? -Öyleyse bana hiçbir Tanrı'nın sözünü etmeyin! Oysa ‘Üstinsan’ı pek güzel yaratabilirsiniz.

Belki siz kendiniz değil, kardeşlerim! Fakat siz ‘Üstinsan’ın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz."


Ağustos 1881'de uyarıcı ses, sonunda iyice etkisini gösterdi. 1882 yılında Lou Salomé'ye hitap eden kısa bir şiir, şimşekler çaktıran görünmemin öncesindeki ani sessizliğin en son anlarını betimler:

"Orada, öylece bekliyordum -amaçsız bir beleyiş, iyinin ve kötünün ötesinde kah ışığı kah gölgeyi, gölü, öğleden sonrayı, yönü olmayan zamanı tadıyordum.
Ve aniden arkadaş, bir ilk oldu.
Ve Zerdüşt benim önüme geçti."


Zerdüşt'ün, insan sayesinde Tanrılaştırıldığı yeni bir dini ilan eden kutsal bir kitap olduğunu, bu kitabın beşinci ‘İncil’ olduğunu ve gelecekteki insanlığın "kutsal müjdecisi" olduğunu ve taşkınlıklarının korkutmadığını birkaç arkadaşına kaçamaksız bir şekilde söylemiştir:
Önce Peter Gast'a yazdığı bir mektupta duyduğu sevinç esrikliğinden ve heyecanından sözeder:

"İşte sevgili arkadaşım! Ağustos güneşi tepemde parlıyor, yıl akıp geçiyor, dağlar ve ormanlar gün geçtikçe daha da dinginleşip sessizleşiyor. Düşüncelerimin ufkuna henüz tanımadığım düşünceler tırmanıyor. Ama ben hareketsiz huzuru korumak istiyorum... Ah! Arkadaşım, bazen tehlikeli bir yaşantı sürdüğüm düşüncesi aklıma geliyor. Çünkü, ben ‘patlayabilen makinelerden birisiyim.’ Duygularımın yoğunluğu beni korkuttuğu gibi aynı zamanda da güldürüyor..."


Daha sonra Lou Salomé'ye de biraz daha fazla gizemli fakat anlaşılabilir bir şiir gönderir:

"Arkadaş, der Colomb,
Artık hiçbir Cenovalı'ya güvenme.
O gözüne her zaman derin ufukları kestirir
Ve her zaman en uzak ufuklar onu çekerler!
Çok uzaklara uzanmaya ve zamanın derinliğine
Sevdiğini beraberinde sürüklemeye çalışır;
Etrafımızda büyük sonsuzluk."


Bu sonsuzluk içinde yok olduğumuz sonsuzluktur. Denizcinin sevinci, dansçının saf gülüşü, kâhinin muzaffer kavrayışlığı, arkadaşlığın yüzüstü bıraktığı ve aşkın kapısını hiç çalmadığı bu insanın tasalarını hafifletir.
Daha sonra, Malvida von Meysenburg'a daha açık olan bir mektup yazar:

"Bütün dinlere meydan okudum ve yeni bir kutsal kitap yaptım; benim yeni kitabım, dinde gülmeye daha fazla izin verdiği halde, diğer kitaplar kadar ciddi bir kitaptır."


Öteki dünya ve onun tüm hayaletleri artık yok olmuşlardır; geriye, yazgımızın oynadığı bu dünya kalır. Ama hareketlerimiz bu dünyada, daha önce sahip olmadıkları bir yoğunluk ve değer kazanmışlardır. Çünkü gelecek, bizim, yalnızca bizim, cesur kâşiflerin, şair ve peygamberlerin, yeni Tanrıların heykellerini yapan heykeltıraşların buyruğu altındadır. İnsanlığın ya da onun argonotlarının içine gireceği yolun açılabilmesi için birçok riski göze almak, birçok tehlikelere göğüs germek ve yanlış adım atmamaya çok dikkat etmek gerekir. ‘Üstinsan’a giden yol o kadar zahmetli ve o kadar da bir yoldur ki, altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaştırılabilir:

"İnsan, hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir... İnsanın büyüklüğü onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır."


Eğer vazgeçip sürüye katılırsa, eğer güvenliğini, durmadan yinelenen tehlikelere tercih ederse, yalnızlığın yüceliğini reddederek arkadaşlarının ısrarlarına dayanamazsa bir düşüş söz konusu olur.
Bu, Kolomb'un yol arkadaşlarının geriye, Akdeniz'in güvenli koylarına dönmelerini kışkırtan "kötülük eğilimlerinin" ilki ve en ısrarcısıdır:

"Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte bir şey yaratmışlardır: Peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı altedecek yerde hayvanlara mı dönmek istiyorsunuz?"


Nietzsche aynı serüvene katılacak olan tanımadığı arkadaşlarını uyarmamak için bu kötü eğilimi iyice öğrenmiştir:

"Her yıl benim için gittikçe daha da ağırlaşıyor...
Hastalığın en berbat, en acı verici dönemleri bile varlığımda şu an olduğu kadar çekilmez ve umutsuz olmamışlardır. Ne olmuştur? Şimdiye kadar güven duyduğum insanlardan beni koparan gün gelmiştir. Biri sırtını dönüp gider, öteki başka yere gider, herkes kendi küçük sürüsünü bulur, en bağımsız olan hiç kimseyi bulmaz ve karede yalnız kalır."


Ama gerçekte acı çekiyordu, çünkü bu kesin ayrılış hiç de ona göre değildi. "Sevinçli Bilim"de bulunan bir metin, hiçbir şeyin, insanın kendisini tecrit edilmiş gibi duyumsamasından daha korkunç olmadığını söyler. İnsanın kendi kendisiyle kalması günâhların en kötüsüdür. "Cüzi iradenin vicdanla komşuluk yaptığı" ve sürüyü rahatsız edenlerin vicdan azabı duygusuyla cezalandırıldıkları zamanlar geride kalmıştır. Bilinçli olunabilir ve vicdan azabının kaynakları öğrenilebilir. Daha sonra Kafka'da Nietzsche gibi bunun denemesini yapacaktır. Bilinç, bilinmeyen yüzlerin yansıdığı çok cepheli bir aynadır, unutulmuş seslerin yankısının hâlâ sürdüğü bir mağaradır. Yolundan dönenin vay haline! Tehditlerle dolu olan bu sesleri dinleyenin vay haline!

Eğer insan, şeytanına kulak kabartmayı kabul eder ve onun eline düşerse, ortaya yeni tehlikeler çıkıveriri: Örneğin, Zerdüşt'ün dağılmış bedenini topladığı zavallı ip cambazı gibi. Bu bölüm anlatılırken anlamı bilinmez. Oysa Nietzsche yalnızca bilmecelerle konuştuğunu bize bildirir, yorum hataları yapabileceğimizi önceden bize söyler. O zaman prizmanın arkasında kalarak yanlış yorumlanan gerçeği kavramaya çalışalım.

Nietzsche çocukken bir ip cambazının gösterisine tanık olur. Bu sahne cambazın düşmesiyle son bulur? Her halükârda onun içi titremiştir. Bu resim onun bilincine yer etmiş ve daha sonra yazgısının simgesi olmuştur. Etrafında, Fex Vadisi'nin yalnızlıklarında Kuzey rüzgârının kamçıladığı sarhoş dansçı Ezé kayalıklarına tırmanırken, fırtına çam ağaçlarını köklerinden sökmekte ve tepelerden aşağıya koca kayalar düşmektedir. Ama tüm bunlar onun yüzündeki esin gülüşünü silemiyorlardı. Stendhal'de buna benzer bir anıyı "Kırmızı ve Siyah" adlı romanında yazmamış mıydı?

Belki biraz da Wagner'in Tribschen'deki o güzel günlerde bitirdiği ‘Usta Şarkıcılar’ adlı yapıtı onu etkilemişti. Öbür dramlar ile bu opera arasındaki fark, bu operanın müzikal bir komedi gibi sunulmasıydı. Hafif ve rahatlatıcıydı. Walther bir ilkbahar ozanıydı ve yoluna bir ozanın yoluna çıkabilecek en büyük tehlike çıkar: Onu ve şarkısını karikatürize eden komik bir ozan. Bununla birlikte ip cambazı, uzaktan bakıldığında ‘Üstinsan’ın betimlemesini çiziyordu. Boşluğun üzerinde yalnızca el yordamıyla yol alıyordu. Bu korkunun ve yüksekliğin kurbanıdır. Eğer gerekli güvene sahip olursa, onunla ve onun gereksiz yürekliliğiyle alay eden şarlatanı görmez.
Oysa Zerdüşt şöyle buyuruyordu:

"Derken bütün ağızları susturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran bir şey oldu. Çünkü bu arada ip cambazı oyununa başlamıştı: Küçük kapıdan çıkmış, iki kule arasına ve pazar yerinin ve halkın üstüne gerili bir ip boyunca ilerliyordu. Tam yarı yoldayken, küçük kapı bir daha açıldı ve alaca bulaca giysiler içinde soytarıya benzer biri uğradı dışarı ve öncekinin ardından hızlı hızlı yürüdü. ‘İleri, seni topal seni, seni saz benizli seni!

Yoksa ayağımın altına alırım seni ha! Bu kuleler arasında ne işin var? Senin yerin kulenin içi, kilitlemeli seni, kendinden üstün olanın yolunu tıkıyorsun!’ -Her sözle birlikte gittikçe yaklaşıyordu ötekine: Fakat bir adım kala, bütün ağızlarısusturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran o şey oldu: Şeytanımsı bir çığlık kopardı ve yolunu tıkayan adamın üzerine atladı. Fakat beriki, rakibinin kazandığını görünce, başı döndü ve ipini şaşırdı. Attığı sırığını sanki bir kol ve bacak çevrintisi gibi, sırıktan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, fırtınaya uğramış deniz gibiydi: Kalabalık darmadağın olmuş, hele gövdenin düşeceği yer de, bir birine girmişti."


Bu soytarı ne gibi bir tehdit savurmuştu da ip cambazı buna dayanabilmişti? Soytarının aklı bir an başına geldiğinde bunu Zerdüşt'e itiraf eder. Eski batıl inançlar onu felç etmişti. Yalnızca böylesi korkularını aşan bir insan maceraya atılmayı deneyebilir... Yalnızca böyle bir insan hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran ipin üstüne çıkma riskini göze alabilir. İşte zavallı adam küçük kapıdan çıkarken peygamberin atlattığı budur. Hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında geçilmesi gereken bu ipten "ya da bu köprüden" başka bir şey yoktur. Bilincimizde bize katılmak isteyen bir sürü boş hayal vardır: Toplumun elinde bunlardan işine gelenleri ortak noktada buluşturan değişik olanaklar vardır. Zerdüşt kentin kapılarına geldiğinde, soytarı bunu ona söyler:

"Git bu kentten Zerdüşt: Senden nefret eden pek çok kişi burada. İyilerle doğrular senden nefret ediyorlar ve seni düşman ve kendilerini horgören biri sayıyorlar. Dine inananlar senden nefret ediyorlar, seni kalabalık için tehlike sayıyorlar. Talihin varmış ki sana güldüler: Gerçek soytarı gibi konuştun Talihin varmış ki şu ölü köpekle arkadaşlık ettin. Böylece alçalarak yakayı kurtardın bugün. Ama git bu kentten, yoksa yarın üstünden atlarım, -tıpkı bir diri bir ölünün üstünden nasıl atlarsa."


Zerdüşt vazgeçmeyecektir. ‘Zaman Makinesi’ onu en uzaktaki geleceklere götürecektir. Geri döndüğü zaman gördüğü "medeniyetin" komik bir görünüşü vardır. Aslında bu, soytarılardan oluşan bir uygarlıktır.

İşte soytarılar böyledir, geçici varlıklardır. Bu insanların kafaları batıl inançlarla doludur. Zaten bu yüzden bin bir türlü çiğ renklerle resimlenmiştir. "Verimsizdirler", bu nedenle güvenleri de yoktur. Oysa yaratmak isteyen kişinin hayalleri ve yıldızları vardır. Yaratıcılar ve peygamberler ‘Üstinsan’ın atalarıdırlar ve dünyaların en iyisinde yer alan tatmin olmuş bir insanlığın babaları olacaklarıdır. Tam bir eşitliğin hüküm süreceği tek sürüde hiçbir çoban olmayacaktır. Aynı yerde yemek yemek, tatlı ve güven verici sıcaklığı elde etmek için birbirine sokulmak, "son" insanların ideali işte budur.

Nietzsche'nin, medeni toplumlarımızda çocuklara önerilen sahte erdemler ile acı acı alay etmeyi iyi becerdiğini kabul etmek gerekir: Hicvi, kendisinin hocası olan Fransız ahlakçılarının hicvini geçer: La Rochefoucauld, Vauvenargues bazen Chamfort ve özellikle Voltaire ve Stendhal. Sertlik bakımından hicvi, yanlış tanıdığı Flaubert'in sertliğine eşittir. İnsanların sonuncusu, düşüş yönünde olan bir evrimin sonunda, iyi insanın en son kişileştirilmesidir. Nietzsche bize bu "sahte cesur insanın" portresini çizmek için Rochefoucauld'un kullandığı çizgileri kullanır. Bu "küçük insanlarda" hiçbir erkeksi erdem, bir kahramanda bulunması gereken hiçbir kaliteyi bulamayız.

Bu "küçük insanların" arasında çok fazla yalan mevcuttur ve yine bu küçük insanların arasında içtenlikli komedyenler çok azdır. Bu sahte erdemli insanların en büyük bölümü kendilerini, onlara boyun eğen insanlardan üstün gören insanlardan oluşur. Boyun eğen insanlar kendi "iyilikleri" ve ruh sağlıkları için boyun eğerler!

"Hizmet ediyorum, hizmet ediyorsun, hizmet ediyoruz, işte bu ‘yönetenlerin’ iki yüzlü ezgisidir. Ve ilk sahibi, ilk hizmetkâr olanların vay haline.

Dürüsttürler, başkalarına karşı yumuşak başlıdırlar, kum taneleri birbirlerine karşı da dürüst ve yumuşak başlıdırlar.

Kimsenin onlara bir kötülük yapmaması için, başkalarına karşı çok ince davranır ve iyilik yaparlar.

Güçten ve canlılıktan yoksun oldukları için hizmet severlerdir. Sonuç olarak ‘korkaklığa’ erdem derler."


"Ahlakın Soykütüğü Üzerine"de Nietzsche bize kaynağı hınç olan bu aktarmaların analizini verir.

"Oysa soylu doğan kişi tamamen güven içinde ve kendisine karşı dürüst bir şekilde yaşar, hınç dolu insan ise kendisine karşı ne dürüst, ne saf, ne de açık yüreklidir. Karanlık bir ruha sahiptir ve gizli köşeleri, gizli kapıları sever; gizli olan her şey onun hoşuna gider, çünkü güvenliğini burada bulur. Hınç dolu insanlardan oluşan ırk, herhangi bir soylu ırktan daha dikkatli olacaktır. Ayrıca dikkate o kadar fazla bir önem verecektir ki, onu var olmanın ilk koşulu olarak görecektir."


Böylece Hegel'in, köleler ve sahipler diyalektiğinin yerine, Nietzsche iki yönlü bir diyalektik koyacaktır: Köleler arasında yapay bir hiyerarşi kuracak ve bunlar sonuçta, her şeyden önce zorba olan devlete boyun eğeceklerdir. Bu diyalektiğin ikinci yönü ise, yaşamın istekleri üzerine kurulu verimli bir eşitsizliği ellerinde bulunduran sahipler ve soylular arasındadır.

Temmuz 1887'de "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"ye eklenen önsöz çok aydınlatıcıdır. Kötülük düşüncesinin Nietzsche'de çocukluğundan beri bir takıntı haline geldiğini biliyoruz. Ancak bir gün gelir ve Nietzsche kötülüğün kaynağını aramaktan vazgeçer. Bunun devamında, kötülük ve iyilik, "Masum" bir oluşumun değişiklikleri için gerekli olan kesin değerler olmaktan çıkarlar. Böylece, kendi kendisine şu temel soruyu sorar:

İnsan hangi koşullarda bu iki oluşumu: "İyi ve kötü"yü kullanır? Bunların değerleri nedir? Üzüntü belirtileri midirler? Ya da yaşama isteğine ihanet mi ediyorlardır?

Nietzsche "İnsanca, Pek İnsanca"yı yazdığında onun Paul Reé'den etkilendiği söylenir. Nietzsche ise bunu reddederek, bu yapıtın Voltaire'e ithaf ettiğini açıklar.

Paul Reé'nin kendi felsefesinde hiçbir etki yapamayacağını bir kez daha vurgular. Nietzsche "soylu" insanı, "iyi" insanın karşısına koyacaktır.

Bu psikolojik sorunun üzerine yeniden eğilip, 1887 yılında "Anti-Christ" adlı yapıtını yazar:

"Almanlar Avrupa'da son büyük ürünün hasadına engel oldular: Rönesans. Rönesans'ın ne olduğu anlaşılacak mıdır? Kuşkusuz yalnızca Burckhardt ve Stendhal bunu çok iyi anlamışlardı."

Ancak Reform yengin çıkar ve böylece modern dünyanın isteklerine uyumlu bir kültürün düşünce ve törelerinin evrimini engelleyen eski değerleri Luther yeniden kurar. "Üç Metamorfoz"da Nietzsche tüm değerlerin göreceli olduklarının altını çizer. Bu değerlerin kültür seviyesine bağlı olduklarını, insanlığın ulaşmış olduğu gelişim ile bağlantılı olduklarını vurgular. Kendi kendini disiplin altında tutamayan, anarşik içgüdülerini kontrol edemeyen insan, semer vurulmayı kabul etmelidir. O zamana kadar "adalet" olarak adlandırılan dengeyi, "isyan" yeniden gözden geçirmeyi sağlar. "İsyan", eski ve yeni putları yıkar yıkmaz, "aralarında en kötüsü olan: ‘Devlet’ ve onun çelikten korsesi' üçüncü değişim" mümkün olabilir. İşte o zaman gerçek özerklik söz konusudur:

"Aslan henüz yeni değerleri yaratamaz ancak aslanın doğarken başarabileceği, yeni bir varoluş için kendisini özgürleştirmektir.

Aslanın gereksinimi olan, göreve karşı gelme pahasına da olsa, kendisini serbest bırakmaktır."

Ancak, varlıkların en hafifi, en temizi ve en iyisi kaba kabuğunu kırıp ortaya çıkıveriri:

"Çoçuk, masumiyet ve unutmadır. O bir yenilenme ve oyundur, kendi ekseni etrafında dönen bir tekerlektir, ilk hareket, bir olumluluktur."

Kuşkusuz çocuk bir oyundur, ama ciddi bir oyun. Çocuğun dünyalar yaratma yetisi vardır. Dehanın yarattıkları arasında zorlanmadan yolculuk edebilir. "Canlılık" ve "yaratıklar" bize, ‘Üstinsan’ın simetrik olmayan yüzünü sunarlar. Bizim kurtulmak ve kendimizi aşmak isteğimizi uyandıran canlılıktır:

"Yaşam bunu öğretmişti bana bir zamanlar: 'Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum.'

Gerçek, size diyorum: Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan altetmelidirler kendilerini.

Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirseniz, ey değer biçenler: Bu sizin gizli sevginizdir, gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır."

Yaratan irade yıkıcıdır. Eski bir dünyanın yıkıntılarının üzerine yeni bir dünya inşa eder. ‘Üstinsan’ın portresi biraz belirsizdir. İki betimleme arasında gidip gelir. Daha doğrusu bu portrenin çizgileri Nietzsche'nin düşünceleriyle bir zıtlık oluşturmaktadır: Sürünün güven verici sıcaklığından yararlanmak için hemcinslerine sokulmaktan hoşnutluk duyan insan, aslında her hareketini korku yüzünden yapan iyi ve sahte merhametli insandı...

Nietzsche'ye hayranlık duyulan nokta onun, hata duygusuyla kemirilen, kötü bir bilinçlenmeyle yıpratılan, her türlü korkaklığa hazır olan ve kendi kendisini terk ederek yenik düşen bizim batı toplumumuzu vuran hastalığı tanımlamaktaki zenginliktir. Batı uygarlığının hastalıklarının sorumluluğunu Hıristiyanlığa yükler. Gerçekte suçladığı da kendi kültürel değerlerinden, hatta kendi kişiliğinden yana kuşkuya kapılan ve çözümü dinin anormal biçimde yorumlanmasında bulan çağımızın hasta insanıydı.

M. de Saci, Pascal'ı dinlerken hayret ediyordu. Kendi kendisinin canını yakan ve dikenler tarafından vücudunun her bir tarafı yırtılan bu filozofa acıyordu. En büyük kötülüğü yapan romanlar gerçeği abartısız bir şekilde gözler önüne seren katı ve doğru yazılar değildir.

Gerçek kötülüğü yapanlar, "yeraltı" adamının saklandığı labirentin tüm ayrıntılarını anlatmaktan büyük bir zevk alan bu sahte-gerçekçi filmler ve yazılardır. Yoksunluklarının sergilendiği bu gösteriyi beğeniyle izleyen ve bunu kendisine iş edinen insan, kendisini isteyerek mağaraya kapatıp kötü sırlarını yineleyip durur. Anormal zevklerin temini için Hıristiyanlığa çağrıda bulunur. İki yüzlü ve sahte duygularını "erdem" olarak nitelendirir. Bu türdeki insanların çoğalması Nietzsche'yi kaygılandırıyordu.

Ama hiçliğin ve çöküşlüğün kötülüklerini ustalıkla kınıyorsa, bizim için ne büyük bir tehlike oluşturduklarını önceden görüyorsa da, bundan böyle bizim bugünümüzü koşullandıran geleceğin yalnızca bir bölümünü aydınlatabiliyordu. "Üstinsanın" iki yüzü arasında duraksamaktaydı. Rönesans insanının yüzü ya da devrim insanının yüzü: Tutkularını engellemeyen Sézar Borgia, Mirabeau ya da Napolyon gibi ve yaratıcı sanatçılar; Beethoven, Hölderlin ve bir dönemin Wagner'i gibi... Birincisi, "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"nin tanımladığı soylu kahraman. İkincisi, iki dünyanın sınırında ayakta duran peygamber, yaşamını tehlikeli denizlere açılarak tehlikeye sokan gezgin, altın postun, dehanın fatihi...

İkinci bir soru daha: Nietzsche günün birinde ‘Üstinsan’ların birbirleriyle karşılaşıp, işbirliği yaparak kuracakları topluluğu nasıl karşılayacaktı? Bu noktada Nietzsche pek aydınlatıcı olmamıştır ve zaten olamazdı da. Aslında görünen şudur ki, ‘Üstinsan’lar -her biri kendi özgünlüğü içinde kapalı olan ve bilgi seviyesinin mükemmelliği sayesinde kendi kendisine yeterli olan- yalnızca birbirlerine olan yakınlıkları sayesinde birleşebilirler. Bu birleşme sonucunda, antik sitelerin modelinde bir gelecek zaman topluluğu ortaya çıkar. İnsanın kişiliğini kaybetmeye mahkûm olduğu izlenimi uyandıran büyük çalkantılara doğru yürüyor muyuz? Oysa ‘Üstinsan’ın evreninde, aristokrat topluluğun yoğunlaşma ve yaratıcılık çabalarının en uç noktasında doğması gerekir. Sonuç olarak, eşitsizliklerin ortadan kaldırılamadığı bu dünyada hayvanlık seviyesini ancak aşabilmiş (hâlâ bu seviyeye gerileme eğilimi olan) günümüz insanının durumu ne olacak? Nietzsche gelecek zaman insanının korkunç tablosunu, tıpkı Wells ve Aldous Huxley'in bilimkurgu romanlarında yaptıkları gibi kendisine mi mal edecektir? Körü körüne merhameti kınadığı halde gerçek ve cesur bir iyiliği de yadsımaz, tıpkı kendi kendisini katı olmaya zorlayan bir arkadaşım iyiliği gibi. Belki yazarı öldükten sonra yayımlanan yapıtlarında bulunan özdeyişlerinde umut ve korkularını okuyabiliriz. Bu özdeyişler, eğitmen Nietzsche adını alabilecek başka bir kitaba konu olabilirler. Nietzsche'nin tanısına olan güvenine bir kez daha hayranlık duyalım. Gelecek yüzyıldaki Avrupa'nın durumu erkek erdemini yine değerli kılacaktır. Çünkü o zamanda sonsuz bir tehlike içinde yaşayacağız.

Dürüst ve cesur insanların, kahramanların ortaya çıkması gerekiyor. Bununla birlikte, ortak bir eğilimin en alt seviyede benzeşenlerin bulunduğu bir kültürün de ortaya çıkması gerekir. Zaten Nietzsche'ye göre -üstün bölgelerde, karşılıklı ve sürekli bir bağımlılık- kurulmuş gibi gözüküyordu:

"Bu milli aptallıklar bitsin artık! Özellikle Avrupa ayaktakımının kollarına düşmesin: Fakirler zenginlere karşı verdikleri mücadeleye gömülmekten asla vazgeçmesin. Aksi takdirde hem halkı, hem de kültürü çürüyecektir. Çin ve Hindistan'ı sömürgeleştirdikten sonra, kendisine de egemen olacak uçsuz bucaksız Rusya ile yüzeyselliğe mahkûm olan Amerika arasında bocalayıp duracaktır! Geceden önceki son şimşek, bu kez korkusunu itiraf ederek, şöyle bağırır: Devam etmesi gerekeni zamanında kurtarın."

Bu gerçekleşmesi yakın olan korkunç bir tanıdır. Ancak bu trajik durum, edilen öğütlerden, Nietzsche'nin keşfedeceği ‘Sonsuz Dönüş’lerden birisinin kaçınılmaz sonucu değil midir

Michel Foucault - Hapishanenin Doğuşu

“Hapishanenin Doğuşu” adlı esinde Michel Foucault ’nun araştırdığı konunun temelinde, bugün hapishaneyi hapishane yapan hukuki dayanakların neler olduğu bunların tarih içerisinde geçirmiş olduğu evrimleri gözler önüne sermektir.

Her tarihi oluşum kendi iktidar ve kendi direnme biçimlerini açığa çıkarmaktadır. Eski direnme güçleri ve odakları ile yeni tip iktidar ile mücadele etmek ancak, kaos yaratır. Yeni iktidar biçimlerine yeni direnme biçimleri yeni öznellikler gerekmektedir. Eserinin, son cümlesinde de belirttiği gibi Foucault, “Modern toplumda iktidarın olgunlaşması ve bilginin oluşumu konularında ki çeşitli incelemelere tarihsel arka planının oluşumuna hizmet etmesi” ni hedeflemiştir.
Ölüm Cezalarından, bedenin azap çektirilen bir nesne olmasından, Bedenin iktidarın gücü ile nasıl gözetim altına alınmasına, bedeni kapatma ve toplumdan suçu veya suçluyu ayırmanın mümkün bir başka yolu olan hapishane cezalarına geçişi anlatan bir eserdir.

1-Tarihçesi.
Tarihte ölüm cezasının gelişimi, genel anlamda infazın gelişimi ile koşutluk gösterir, bir başka deyişle cezalandırma hakkı ile birlikte gelişen yerine getirmenin (infaz) ortaya çıkışı ve ölüm cezasının ortaya çıkışı arasında çok fazla bir zaman dilimi yoktur. Geçmişte ilk olarak cezalandırma hakkı ve infaz hakkını kendinde gören imparatorlar için en kolay infaz şekli, suç işleyen kişinin bedensel varlığının ortadan kaldırılmasıydı. Bu anlamda hemen hemen her insanoğlu gibi o dönemin infaz görevlilerini temsil eden imparatorlar da en kolay yolu seçerek suçlu kişinin bedenini çeşitli yollarla yok etmeyi yeğlemişlerdi.
Ölüm cezası, tarihte ilk önceleri, suçluya azap çektirdikten sonra çeşitli şekillerde hayatına son verme amacını taşıyordu ve genel olarak ölüm cezası, yarı bele kadar toprağa gömüp taşlamak, çarmıha germek ve taşlatmak, diri diri yakmak, vahşi hayvanlara parçalatmak, atlara çektirerek parçalatmak, uçurumdan atmak, boğmak, suda boğmak gibi biçimlerde yerine getiriliyordu, fakat zamanla insanlığın gösterdiği gelişmeler ve azap çektirmenin toplum üzerinde ters tepkisi sonucu, azap çektirerek hayata son vermekten vazgeçilerek bedene fazlaca dokunmadan anlık ölüm biçimine bürünmüştür. Avrupa’da Mart 1792 yılından itibaren, bu amaçla, ölüm cezalarının infazında giyotin kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla ölüm cezasının infazında anlık ölüm uygulaması yerleşmiş ve giyotinle öldürmenin yanında ölüm cezası balta veya kılıçla kafa kesmek (örneğin Batı Almanya), asmak (örneğin Türkiye, İngiltere, Rusya), kurşuna dizmek (örneğin İtalya, Norveç), elektrik vererek veya zehirli gazla (örneğin ABD’nin bazı eyaletlerinde) biçiminde uygulanır duruma gelmiştir.
1764 yılında, Beccaria’nın ilk kez ölüm cezasının kaldırılması düşüncesini ortaya attığı tarihten bu yana, günümüzün çağdaş dünyasında yaşamını sürdüren çağdaş toplumlar, ölüm cezasını mevzuatlarından çıkarma eğilimindedirler ve bir çok ülke bu cezayı kaldırmış durumdadır. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile Türkiye'de de ölüm cezasının sadece savaş ve yakın savaş tehdidi halinde ve terör suçlarında uygulanacağı, bunların dışında ölüm cezasının kaldırıldığı düzenlenmiştir.
2-Hukuki Niteliği.
Ölüm cezasının ceza olup olmadığı ve meşru olup olmadığı konusunda çok ciddi tartışmalar olmuştur ve bu tartışmalar insanlığın gelişimiyle artarak süregelmiştir. Cezanın özellikleri ile amacını birlikte değerlendirdiğimizde, ölüm cezasının çağdaş anlamdaki bir cezada bulunması gereken unsurları taşımadığının farkına varmamız güç olmaz.
Genel anlamda cezayı, cezalandırılma yeteneği olan bir kişiye, kanunun suç saydığı eyleminden dolayı, ıslah edici ve toplumda suçluluğu önleyici bir niteliğe sahip olacak şekilde, kanun tarafından düzenlenmiş olan ve yargısal bir işlemle belirlenerek uygulanan yaptırım olarak tanımladığımıza göre; ölüm cezasına çarptırılan ve cezası infaz edilen kişinin, ıslah edilerek topluma kazandırılmasının ve tekrar suç işlemekten alıkonulmasının (özel önleme) mümkün olmadığı dikkate alındığında, çağdaş bir ceza niteliği taşımadığı sonucuna varabiliriz. Bunun yanında çağdaş ceza anlayışına göre cezada bulunması gereken insancıllık, geri alınabilirlik ve özel önleme ve ıslah edicilik özellikler de ölüm cezasında yoktur. Nitekim, ölüm cezasının kaldırılması gerekliliğini ilk olarak ortaya atan Beccaria’nın dediği gibi, ölüm cezası, "asla insanları daha iyi hale getirmemiştir.
3- Ölüm Cezası Hakkındaki Görüşler.
Ölüm cezası, belki de hukukta en çok tartışılan ceza olmuştur ve hakkında tarih boyunca çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ölüm cezasının lehinde olanlar, bu ceza ile aynı tarihi paylaşıyor olmalarına rağmen; aleyhindeki görüşler, 18. yüzyıldan sonra dile getirilmeye başlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, ilk kez ünlü ceza hukukçusu Beccaria tarafından dile getirilen aleyhteki görüşler zamanla Voltaire, Ciamarelli, Victor Hugo gibi düşünürlerce de savunularak destek bulmuştur ve bu gelişimin sonucunda pek çok çağdaş ülkede ya tamamen kaldırılmış, ya çok sınırlı suçlara özgü olarak uygulamada kalmış ya da mevzuatta yer olmasına rağmen eylemli olarak uygulanmaz hale gelmiştir. Ülkemizde de ölüm cezası hakkında çok tartışmalar yaşanmış ve bunların sonucunda, 1997 tarihli TCK Ön tasarısında ölüm cezası kaldırılarak yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirilmesi düzenlenmiştir. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile de, ölüm cezası savaş, yakın savaş tehdidi hali ve terör suçları dışında kaldırılarak anayasal zemin hazırlanmıştır.
Ölüm cezası hakkında ileri sürülen görüşleri öğreti ve uygulama açısından iki başlık altında ele almak mümkündür.
Ölüm cezası, öğretide çok hararetli tartışmalar yaratmıştır ve bu tartışmalar sonucunda ortaya atılan fikirleri ölüm cezasının lehinde ve aleyhinde olan fikirler olarak iki başlık altında incelemek daha doğru olacaktır.
Zorunlu Ceza Görüşü.
Açıklaması
Oldukça çok taraftar bulan bu düşünceye göre, ölüm cezasının meşruluğu zorunlu ceza olmasından gelir ve haklılığı konusunda tereddüt edilmez, meşru müdafaa noktasında nasıl yaşam hakkı savunulamıyorsa, devletin zorunluluğa dayanan ceza verme hakkı karşısında da (ölüm cezası aleyhinde) düşünce savunulamaz. Toplumun korunmasında özgürlüğü bağlayıcı cezalar yetersiz kalıyorsa, ölüm cezası zorunluluk gösterir ve bu noktada meşrulaşır.
Hatta bir düşünüre göre acı, kan ve ölüm, ulusların hayatı için şarttır, ölüm cezası olmasaydı. Socrates ve İsa var olamazdı. Zorunlu ceza fikrini savunanlar arasında bazı farklı düşünceler de yer almıştır. Örneğin Garraud’a göre; toplum için zorunluluk göstermeyen ölüm cezası meşru sayılmaz ve sadece soyut gerekçelerle bu ceza savunulamaz. Toplumun genel eğilimi ölüm cezasının varlığını veya kaldırılmasını belirler. Clerc de ölüm cezasının meşruluğunun içinde bulunulan zamanki toplumun örf ve adetlerine göre değerlendirmesi gerektiği kanısındadır. Ferri, ölüm cezasının doğada var olduğunu ve kesinlikle hukuka aykırılık oluşturmadığını, meşru müdafaada olduğu gibi ölümün haklı olduğu durumda ölüm cezasının da haklı olduğunu, fakat buna rağmen en son ve istisnai bir çare olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bettiol ise toplumu koruma kavramı ile sosyal zorunluluk kavramını ayırma güçlüğünden hareket ederek ölüm cezasının meşruluğunu ileri sürmüştür. Braas’a göre, ölüm cezası meşrudur, fakat sosyal gereksinimler göz önüne alınarak uygulanmalıdır. Manzini’ye göre ise; ölüm cezasının mantıksal ve faydacı tarafı dikkate alındığında, siyasi amaçlar, önyargılar ve duygusal nedenlerin dışında aleyhinde ileri sürülen gerekçelerin inandırıcılığı yoktur.
Eleştirisi
Zorunluluk görüşünü savunanların ortak noktaları, bu cezanın toplum için zorunluluk oluşturmasıdır. Fakat zorunluluk nedir, kapsamı nedir, toplumlar için ne zorunludur, ne zorunlu değildir, zorunluluğun sınırları nerede başlar, nerede biter sorularına kesin ve şüpheden uzak bir biçimde net cevaplar verebilmenin güçlüğü ortadadır. İşte bu noktada zorunluluk kavramının göreliliği (izafiliği) ortaya çıkar ki, her toplum için göreceli bir kavram olan zorunluluğu açıklamak güçleşir. Faydacı bir ölçüt olan zorunluluk kavramına dayanarak, korkunç bir olay olan ölümü meşru kılmanın mantıksal bir savunusu olamaz. Toplumların gelişmesiyle zaten önemini kaybeden ölüm cezasının, hukuki anlamda kesin olarak açıklanamayan zorunluluk fikrini terk ederek, uygarlığın suçlara karşı bulacağı daha çağdaş cezaların gerekliliği üzerinde tartışmanın daha doğru olacağı kanısındayız. Ölüm cezasını, hasta toplumun ilacı olarak kabul eden Montesquieu’ya katılmak olanak dışıdır.
Prins, ölüm cezası zorunlu olamayacağı, zira müebbet hapis cezasının en tehlikeli suçlular için bile yeterli bir ceza olduğu görüşündedir ve bunu çok çarpıcı bir örnekle şöyle açıklar; bir avcı vahşi ormanda bir pantere rastlarsa, onu tereddüt etmeden öldürür, fakat onu bir kafesin demir parmaklıkları arasında görürse öldürmez, zira panter kuvvetsiz hale gelmiştir ve insan öldürmek için öldürmez. Pons’a göre ise, ölüm cezası zayıf bir devletin güç gösterisidir ve öldürmekten başka biçimde suçu önleyemediğini itiraf etmesidir.
Cengiz Bardak’a göre; zorunlu ceza görüşü kabul edilse bile suçun işlenmesinde devletin sorumluluğunun olduğu göz ardı edilmemelidir. Suçluyu suça iten sebeplerin çoğunda devletin ona vermediği eğitim, sosyal ve ekonomik imkansızlıklar yatmaktadır. Bu konuya değindikten sonra Foucault’nun Bu konu hakkında neler düşündüğüne artık geçebileceğimizi düşünüyorum.

Mahkumların Bedeni

Bu kitabın amacı; modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini; cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgürlüğünü maskeleyen , bugünkü bilimsel-hukuki bütünün soy ağacını çıkarmak.
Fakat modern ruhun yargı içinde ki tarihi nereden itibaren yapılabilir?hukuk veya ceza usulü kuralların evrimiyle yetinilecek olursa; ortaklaşa duyarlıktaki değişmeyi kitlesel, dışsal, hareketsiz ve birinci bir olgu olarak, insanlığın bir gelişmesi veya insan bilimlerinin bir gelişmesi olarak değerlendirme tehlikesi bulunmaktadır. Durkheim’ın yaptığı gibi, yalnızca genel toplumsal biçimlerin incelenesi halinde ise, cezaların yumuşamalarının ilkesi olarak bireyselleşme süreçlerini ortaya koyna tehlikesini taşımaktadır, bunlar aslında daha çok yeni iktidar taktiklerinin ve bunların arasında da yeni ceza mekanizmalarının etkilerinden biridirler. Burada sunduğumuz inceleme dört genel kurala uymaktadır.
1- Cezai mekanizmaları yalnızca ‘baskıcı’ etkilerinin, yalnızca ‘yaptırım’a yönelik yanlarını üzerinde merkezlendirmemek onları, ilk bakışta marjinal olsalar bile, yol açabilecekleri tüm olumlu etkiler dizisinin içine yerleştirmek. Buna bağlı olarak cezalandırmayı karmaşık bir toplumsal işlev olarak ele almak.
2- Cezalandırma yöntemlerini yalnızca hukuk kurallarının sonuçları veya toplumsal yapıların göstergeleri olarak değil de; iktidarın diğer usullerinin daha genel olan alanı içinde, kendi özgürlüklerine sahip teknikler olarak çözümlemek. Cezalandırman üzerinden, sayasal taktik açısını ele almak.
3- Ceza hukuku tarihini ve insanbilimleri tarihini, kesişmeleri tarihini, kesişmeleri birine veya diğerine tercihine göre bozucu veya yararlı etki yapan iki ayrı dizi olarak almak yerine, ortak bir matrisin olup olmadığını ve bunların her ikisinin birden “epistemolojik-hukuki” bir oluşum sürecine bağlı olup olmadıklarını aramak; kısacası iktidar teknolojisini, cezalandırman ilkesi ve insanileşmesi ile insanın tanınmasına yerleştirmek.
4- Ruhun ceza adaleti sahnesine bu girişinin v onunla birlikte katılmasının, bizzat gövdesi iktidar ilişkileri tarafından kuşatılmış olan bir tarz dönüşümünün etkisinin sonucunu olup olmadığını aramak.
Sonuç olarak: cezalandırma yöntemlerinin dönüşümün içinde iktidar ilişkilerinin ve nesne bağlantılarının ortak tarihinin okunabileceği bir beden olarak tarihinin okunabileceği bir beden siyasal teknolojisinden itibaren incelemek, böylece iktidar tekniği olarak ceza yumuşamasın çözümlenmesi aracılığıyla, aynı anda hem insanın,nesneleri olarak suça nasıl katlandıklarını ve hem de kendime özgü bir tabi kılma tarzının, “bilimsel” statülü bir söylemin bilgi nesnesi olarak insanı nasıl ortaya çıkarttığı anlaşılabilir.
Ruche ve Kirkheimer’ın büyük kitaplarından belli sayıda esas atıf noktasını akılda tutmak mümkündür. Öncelikle cezalandırmanın her şeyden önce suçları bastırmanın bir biçimi olduğu, ve bu rol içinde toplumsal figürlere, siyasal sistemlere veya inançlara göre sert veya hoş görülü olacağı, kefaret ödetmeye dönük olacağı veya bir telafi elde etmeye bağlı kalacağı, bireylerin takibine veya ortaklaşa sorumlulukların işe katılmasına yaslanacağı yanılsamasından kurtulmak gerekir. Yapılması gereken daha çok, “somut cezalandırma sistemleri”ni çözümlemek, onları yalnızca toplumun hukuki donanımının, ne de ahlaki tercihlerinin açıklayabileceği toplumsal olgular olarak incelemek; onları suçlara uygulanan yaptırımların tek unsur olmadığı işleyiş alanına yeniden yerleştirmek; cezai tedbirlerin yalnızca bastırmaya, engellemeye, dışlamaya, yok etmeye olanak veren “olumsuz” mekanizmalar olmadıklarını, bunların desteklenmekle yükümlü olduklarını göstermek.
Bedeni cezalarda ani bir artışa tanık olunacaktır. Örneklerin çoğu itibariyle beden ulaşılabilir tek mal varlığıdır.
Klasik dönemdeki idam cezalarına bir örnek olarak, Damiens’in idamı verilebilir bu korkunç idam 2 mart 1757’de olmuştur.
Tarihçiler beden tarihine el atalı uzun zaman olmuştur. Bedeni bir nüfus veya tarihsel bir patoloji alanında incelemişlerdir; bedeni ihtiyaçların ve iştahların makamı fizyolojik süreçlerin yeri veya mikrop saldırılarının hedefi olarak incelemişlerdir.
Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dolmuş durumdadır. İktidar ilişkileri onun üzeride doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler; onu azap çektirmekte, onu işe koşmakta, odan işaretler talep etmektedirler. Bedenin bu siyasal olarak kuşatılması karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının edeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır, fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak onun bir tabiat ilişkisi içinde alınması halinde mümkündür. Beden ancak hem üretken beden hem de tabi kılınmış bir beden olduğunda yararlı güç olacaktır bu tabi kılınma durumu yalnızca şiddet, ya da ideoloji araçlarıyla elde edilmektedir; doğrudan ve fizikte olabilir. Güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir. Yani tam olarak bedenin işleyişinin bilimi olmayan bir beden “bilgisi” ve onları yenme yeteneğinden daha fazla bir şey olmak üzere, onun güçlerine bir egemen olma, bedenin siyasal teknolojisi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturmaktadırlar.
Bilginin ancak iktidar ilişkilerinin askıya alındığı yerde olacağını ve bilginin ancak onun emirlerinin, taleplerinin ve çıkarlarının dışında gelişebileceğini düşündüren koskoca bir gelenekten de vazgeçmek gerekmektedir. Daha çok, iktidarın bilgi ürettiğini, iktidar ve bilginin birbirlerini doğrudan içerdiklerini, bağlantılı bir bilgi alanı oluşturmadan iktidar ilişkisi olamayacağını… kabul etmek gerekir.
Demek ki bu “iktidar-bilgi” ilişkilerini iktidar sistemine nazaran serbest olacak veya olmayacak bir bilgi öznesinden itibaren çözümlemek gerekir; bunun tersine bilen öznenin, bilinecek nesnelerin ve bilme tarzlarının, iktidar-bilgi arasında ki bu karşılıklı temel kapsamların ve onların tarihsel dönüşümlerinin etkileri olduklarını göz önüne almak gerekir.
Kısacası, iktidara yararlı olan veya ona ayak direyen bir bilgiyi üretecek olan bilgi öznesinin faaliyeti değil de; iktidar–bilgi biçimi ve alanlarını belirleyen süreçler ve mücadelelerdir.
Genel olarak cezaların ve hapishanenin bir beden siyasal teknolojisinin içinde yer almasını, bana tarihten çok şimdiki zaman öğretmiştir. Şu an son yıllar esnasında dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunların hedefleri, parolaları, cereyan ediş tarzları kesinlikle paradoksal bir yan sahip olmuşlardır. Bunlar, geçmişi bir yıldan daha fazla geriye giden koskoca bir fizik yoksunluğuna karşı olan ayaklanmadır.
Ama bunlar aynı zamanda model hapishanelere, sakinleştiricilere, tecride, tıbbi veya eğitsel hizmete de karşı olmuşlardır.
Söz konusu olan kesinlikle bedenler düzeyinde, bizzat hapishanenin bedenine karşı olan bir isyandır. Gündemde ki konu Hapishanenin aşırı kaba veya aşırı arındırılmış; aşırı ilkel veya aşırı gelişkin çevresi değildi; İktidarın aleti ve vektörü olması ölçüsünde, onun maddiliğiydi. “Ruh” teknolojisinin onun araçlarından birinden ibaret olması gibi iyi bir nedenden ötürü ne örtmeyi, ne de telafi etmeyi başaramadığı iktidarın beden üzerinde ki şu teknolojisinin tamamıydı. Ben, kapalı mimarisi içinde bir araya getirdiği bedene yönelik tüm siyasal kuşatmalarla birlikte, işte bu hapishanenin tarihini yapmak isterim. Tam bir anokranizmadan ötürü mü? Eğer bu sözden geçmişin tarihini şimdinin terimleriyle yapmak anlaşılırsa, hayır; Eğer, şimdinin tarihini yapmak anlaşılırsa evet.


Azap Çektirmenin Görkemi

1670 Kararnamesi ceza uygulamasının genel biçimlerini devrim’e kadar hükmü altında tutmuştur. Hükme bağladığı cezaların hiyerarşisi şöyledir: “Ölüm konunun kanıt gerektirmesiyle birlikte, sürekli kürek, kamçımla, suçunu herkesin önünde itiraf etme, sürgün.” Demek ki Fizik cezaların payı büyüktü. Örfler, suçların cinsi, mahkumların statüleri bu cezaları daha da çeşitlendirmektedir.
Azap çektirme yalnızca törensel idam infazından değil, aynı zamanda bu ilave biçimi altında olmak üzere, cezalandırma içinde sahip olduğu anlamalı yeri belli etmekteydi; biraz ciddi her ceza, kendisiyle birlikte azap çektirmeye ilişkin bir şey gerektirmek zorundaydı.
Azap Nedir? Jaucourt “Dayanılması az veya çok olanaksız olan, acı veren bedeni ceza” demekte ve şunu eklemekteydi: “İnsanların hayal gücünün genişliğinin, barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması açıklanamaz bir olgudur.” Belki açıklanamazdır ama kesinlikle kural dışı ve vahşi değildir. Azap çektirme bir tekniktir ve yasasız bir öfkenin azgınlığıyla özdeşleştirilmesi gerekir. Öncelikle, kesin olarak ölçülmese bile en azından değerlendirilebilen, kıyaslanabilen ve hiyerarşik hale getirilebilen belli bir miktarda acı üretmelidir; ölüm sadece yaşama hakkından mahrum bırakma olmaması ve hesaplı bir acı çektirmenin basamaklarının fırsatı ve sonu olması ölçüsünde azaptır. Ölüm’ünü Binlerce ölüme bölerek ve varoluşunun sona ermesinden önce onu acı içinde tutma sanatıdır.
Bunun hukuki bir kodu vardır; ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerinde rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır, vurulan kamçı sayısı, kızgın demirin basılacağı yer, can çekişmenin uzunluğu ve uygulanacak sakatlamanın tipi.
Azap çektirmenin “aşırılıklarının” içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır.
İşkence çok titizlikle uygulanan adli bir oyundur. Ve bu niteliğinden ötürü, Engizisyon tekniklerinin ötesinde, çeşitli eski iddia usulleri içinde geçerli olan işkencelere bağlanmaktadır. Adli deneyler, adli düello, Tanrı yargısı, sorgulama emrini veren yargıçlarla işkenceye tutulan kuşkulu kişi arasında, adeta bir cins düello olmaktadır; işkenceden geçen “patient” (azap çektirilen kişi) katılığı basamak basamak artan bir dizi deneyden geçmekte ve “dayanarak” başarmakta veya itiraf ederek başarısız olmaktadır. Fakat yargıç işkenceyi kendi hesabına riske girmeden dayatamamaktadır, oyunun içine bir ödülü yani daha önceden topladığı kanıt unsurlarını katmaktadır. Çünkü kural sanığın “dayanması” ve itiraf etmemesi halinde yargıcın vazgeçmesini gerektirmektedir. İşkence gören kazanmıştır. Bunun sonucunda en ağır durumlar için sorgulamanın “kanıtlar saklı” olmak üzere yapılması adeti benimsemiştir. Bu durumda yargıç işkenceden sonra toplandığı kanıtları geçerli sdaymayı sürdürebilir, kuşkulunun masumiyeti direnmesi sayesinde, kanıtlanmış değildir; ama bu zaferi sayesinde, artık ölüme mahkum edilmeyecektir.
Bir gerçeği hızla ve inatla arama görüntüsü altında, Klasik işkencede bir sınamanın kurala bağlı mekanizması yer almaktadır: gerçeği ortaya koyacak fizik bir meydan okuma; işkence gören kişi eğer suçluysa, çekeceği acılar adaletsiz olmayacaktır; ama eğer masumsa bu acılar onun suçtan arınmasının işaretleri olacaktır.
Kısacası, ceza alanında kanıtlama, doğru veya yanlış gibi ikili bir sisteme değilde, sürekli bir artış ilkesine boyun eğiyordu, kanıtlama süreci esnasında ulaşılan bir basamak suçluluk derecesini oluşturuyor ve buna göre bir cezalandırma derecesini gerektiriyordu.
Mahkumun bedeni kamusal cezalandırmanın törensel çerçevesinin yeniden esas bir parçası olmaktadır. Suçlu mahkumiyetini ve işlediği suçun gerçeğini gün ışığına taşımaktadır. Gösterilen, dolaştırılan, teşhir edilen, azap çektirilen bedeni, o zamana kadar karanlıkta kalmış olan bir yargılama usulünün kamusal desteği gibi olmak durumundadır; adalet eylemi onda, onun üzerinde herkes için okunabilir hale gelmek zorundadır. Gerçeğin cezanın kamuya açık infazı içinde ki bu fiili ve görkemli dışavurumu 18. yüzyılda bir çok çehreye bürünmektedir.
1- Önce suçluyu kendi mahkumiyetinin habercisi haline getirmek. Mahkum bir bakıma bu mahkumiyeti ilan etme ve böylece kendisine yöneltilen suçlamayı teyit etme yükümlülüğü altına sokulmaktadır.
2- İtiraf sahnesini bir kez daha sürdürmek. Suçun herkesin önünde itiraf edilmesinin meydana getirdiği zorlamayı, kendiliğinden ve kamuya açık bir ilanla iki katına çıkartmak. Azap çektirmeyi gerçeklik anı olarak İhdas etmek (ortaya koymak).
3- Azap çektirmeyi bizzat suçun üzerine eklemek; birinden diğerine bir dizi şifresi çözülebilir bağlantı kurmak. Mahkumun cesedinin suçu işlediği yerde veya buralara en yakın kavşaklardan birinde teşhir edilmesi.
En uç noktada, suçlunun infazı esnasında suçun adeta tiyatrovari bir şekilde yeniden üretildiğine ilişkin birkaç örnek bulunmaktadır. Adalet herkesin gözü önünde suçu azap çektirme yoluyla tekrarlamakta, suçu gerçekliği içinde kamuya göstermekte ve aynı zamanda onu suçlunun ölümünün içinde iptal etmektedir.
4- Nihayet azap çektirmenin yavaşlığı, uygulama sırasında meydana gelen beklenmedik olaylar, mahkumun feryat ve acıları yargısal ayinin sonunda, bir sınav rolü oynamaktadır.
İşkencenin acıları, hazırlık soruşturmasındakilerin uzantısı olmaktadır; ancak hazırlık soruşturmasında oyun henüz oynanamamıştır ve hayatını kurtarmak mümkündür; ama şimdi kesinlikle ölünmektedir, artık ruhu kurtarmak söz konusudur.
Adli işkence aynı zamanda siyasal bir ayinsel çerçeve olarak da anlaşılmalıdır. Hatta düşük bir tarzda olmak üzere, iktidarın kendini dışa vurduğu törenler arasında yer almaktadır.
Klasik çağın hukukuna göre, yasa ihlali muhtemel olarak açabileceği zararın ötesinde, hatta çiğnediği kuralın ötesinde, yasayı geçerli kılanın hakkına zarar vermektedir. “Bireye ne zarar verildiği, ne de hakaret edildiği varsayımı altında, yasanın yasakladığı bir iş yapılırsa, bu telafi edilmesi gereken bir suçtur, çünkü üst konumdakinin hukuku çiğnenmiştir, ve bu onun karakterinin yüceliğine yönelik bir harekettir. Suç asıl kurbanın dışında, hükümdara saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır, çünkü yasa hükümdarın iradesi olarak geçerlidir; ona fizik olarak saldırmaktadır. Çünkü yasanın gücü hükümdarın gücüdür.”
Azap çektirme töreni yasaya iktidarını veren güç ilişkisini gün ışığına çıkartmaktadır.
Halkın darağacının dibine yığılmasının nedeni mahkumun acılarını seyretmek veya celladın öfkesini tahrik etmek için değildir.

Genelleşmiş Ceza

“Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsunlar, ölüm cezaları yalnızca cinayet işleyenlere verilsin ve insanlığı isyan ettiren azap çektirmeler kaldırılsın”
Islahatçıların darağacı despotluğuna karşı geceli kazandıkları “insan”da bir ölçü insandır; ama nesnelerin değil de iktidarın ölçüsü.
Cezalandırma iktidarının yeni bir ekonomisini ve yeni bir teknolojisini oluşturmak 18.yy’ın ceza ıslahatlarının esas varlık nedenini olmuştur.
Cezaların bu örnek olma işlevini ortay çıkarmak için 18.yy’ı beklemek gerekli değildi. Örnek; dışa vuran bir ayin değil, engel oluşturan bir işarettir.
Cezalandırma iktidarının onunla donatılmak istenildiği Semio-teknik beş veya altı kurala dayanmaktadır.
1- En az Miktar Kuralı: suçun bireye sağladığı avantajlardan fazla ceza.
2- Yeterli Ülküsellik Kuralı: Ceza düşüncesinin yaratacağı sıkıntı ve korku.
3- Yan etkiler Kuralı: Ceza en yoğun etkilerini suç işlememiş kişilerin üzerinde yapmalıdır.
4- Tam Olarak Emin Olma Kuralı: Suçun kesin olarak bir ceza ile karşılaşacağının bilinmesi bunların arasında tam olarak bir ilişki olduğunun bilinmesi.
5- Harcıalem (Herkes İçin; Genel-Geçer) Gerçek Kuralı: Suçun tüm aşikarlığı içinde ve herkes için geçerli yöntemlere göre ortaya çıkarmak ilk ödev haline gelmiştir. Suçun gerçekliğinin saptanması, her gerçek için geçerli genel kıstaslara tabi olmalıdır.
6- Optimal Nitelik Belirlenmesi Kuralı: Ceza Semiotiğinin azaltmak istenilen yasadışılıkların tüm alanını tam olarak kapsayabilmesi için, bütün yasa ihlallerinin belirlenmiş olması gerekir; bunların, hiçbirini dışta bırakmayan türler halinde birleştirilmiş ve sınıflanmış olmalıdır.
Cezaların insanileştirilmesinin altında bulunan “Cezaların yumuşaklığı”nı cezalandırma iktidarının hesaplanmış bir ekonomisi olarak talep eden, bunlara daha iyi izin veren tüm bu kurallardır.

Cezaların Yumuşaklığı
Demek ki cezalandırma sanatı koskoca bir tasarım teknolojisine dayanmak zorundadır. Bu girişim ancak, doğal bir mekaniğin içinde yer alması halinde başarıya ulaşabilir.
Bir suça uygun cezayı bulmak, bir kötülük yapma düşüncesini çekici olmaktan kesinlikle çıkartan bir dezavantajı aramak demektir. Azap fikri zayıf insanın kalbinde hep mevcut olsun ve onu suça iten duyguya egemen olsun . Tıpkı eski damgalar –intikamların eski azap çektirmeleri örgütledikleri gibi,bu işaretler- engellerde yeni ceza donanımını oluşturmaktadırlar. Ama işleyebilmeleri için bir çok koşula boyun eğmeleri gerektirmektedir.
1- Mümkün olduğunca az keyifli olmak, neyin suç olarak kabul edilmesi gerektiğini, toplumun kendi çıkarları doğrultusunda tanımladığı doğrudur; demek ki suç doğal değildir. Cezaya suçun doğasıyla mümkün olduğunca uygunluk vermek gerekir.
2- Bu işaretler oyunu güçler mekaniğinin üzerine taşımak zorundadır; suçu çekici kılan arzuyu azaltmak, cezayı korkutucu yapan ilgiyi artırmak, yoğunluklar orantısını tersine çevirmek, böylece cezanın dezavantajlarının zihinde canlandırılmış halinin, suç ve sağladığı zevkinden daha canlı olmasını sağlamak.
3- Buna bağlı olarak, zamansal bir değişmenin yararı ceza dönüştürmekte, değiştirmekte, işaretler kaymakta, engeller çıkmaktadır. Eğer ıslah edilmesi mümkün olmayanlar varsa, onları elemeye karar vermek gerekir.
4- Ceza mahkumun cephesinden bir işaretler, ilgiler ve süre mekaniğidir. Fakat suçlu cezanın hedeflerinden yalnızca biridir. Ceza özellikle diğerlerini ilgilendirmektedir, tüm muhtemel suçlular.
5- Cezalandırma törenini ayakta tutacak olan artık hükümdarlığın dehşet verici ihyası değildir de, yasanın yeniden etkin kılınması, suç fikri ile ceza fikri arasında ki bağın ortaklaşa olarak güçlendirilmesidir.
6- Toplumda ki geleneksel suç söylemi artık devrilebilir. 18.yy’ın yasa koyucularının büyük kaygıları, suçluların kuşkulu ünlerini nasıl yok etmeli. Eğer yeni ceza şifrelemesi iyi yapıldıysa, eğer matem töreni gerektiği gibi cereyan ediyorsa, suç artık ancak bir felaket olarak ve kötülük yapan kişide, toplumsal hayatın yeniden öğretildiği bir düşman olarak görülebilir.

İtaatkar Bedenler

Klasik dönem boyunca, bedenin iktidarın nesnesi ve hedefi olarak bir keşfedilişi söz konusudur. O tarihle de edene yöneltilen dikkatin işaretleri kolaylıkla bulunabilecektir. Makine- insanın büyük kitabı, eş anlı olarak iki sicile birden kaydedilmiştir. İlk sayfalarını Descartes’in yazdığı ve hekimlerin, filozofların devam ettirdikleri anatomik metafizik sicil koskoca bir askeri okula ve hastaneye ilişkin yönetmelikler ve bedenin işlemlerini denetlemeye ve düzenlemeye yönelik ampirik ve bilinçli usuller bütünü tarafından oluşturulan teknik siyasal sicil. Bu iki sicil birbirinden iyice farklıdır, çünkü birincisinde işleyip ve açıklama söz konusuyken, ikincisinde ise itaat ve kullanım söz konusuydu, anlaşılabilir beden, yararlı beden. La Mettrie’nin makine insan’ı aynı anda hem ruhun maddeci bir indirgenişi, hem de genel bir terbiye etme teorisidir; bunların merkezinde, çözümlenebilir bedene yoğrulabilir bedeni ekleyen “itaatkarlık” kavramı hüküm sürmektedir. Tabi kılınan, kullanılabilen ve geliştirilebilen bir beden itaatkar bir bedendir. Ünlü otomotlarda kendi cephelerinden, yalnızca organizmayı aydınlatmanın bir biçimi değillerdi; bunlar aynı zamanda siyasal taşbebekler, iktidarın küçültülmüş modelleriydiler; küçük makinelerin iyi yetiştirilmiş ve uzun eğitiminden geçmiş olayların kral II. Frederic’in saplantısı .s
18.yy’ın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkarlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi? Beden bu kadar zorlayıcı ve baskıcı kuşatmaların kesinlikle ilk kez nesnesi olmuyordu; beden her toplumda, ona zorlamalar, yasaklar veya zorunluluklar dayatan çok sıkıcı iktidarların içine alınmıştı. Ancak bu tekniklerde bir çok şey yenidir. Önce denetim ölçeği: artık bedeni çözülmez bir birim olarak, kabaca, kitle olarak ele almak değil de onu, ayrıntıda işlemek, onun üzerine ince bir baskı uygulamak, bizzat mekanik düzeydeki zapt etmeleri sağlamak söz konusudur: fakat beden üzerinde sonsuza kadar bölünebilen bir iktidar daha sonra denetim nesnesi artık hal ve gidişin veya bedenin işaret eden unsurları değil de hareketlerin ekonomisi, etkinliği, bunların iç örgütlenmesi söz konusudur. Zorlama işaretlerden çok güçlere yönelmiştir. Gerçekten önemli olan yegane tören uygulamanınki olmaktadır. Son olarak da tarz bu kesintisiz, sabit faaliyetin sonucundan çok sürecini gözeten bir baskı gerektirmekte, mekanı hareketleri çok yakından çerçeveleyen bir şifrelemeye göre uygulamaktadır. Bedene işlemlerinin özenli denetimine izin veren onun güçlerinin sürekli olarak tabi kılınmasını sağlayan ve onlara bir itaatkarlık – yarar oranını dayatan yöntemlere “disiplinler” adı verilir. Disipline yönelik çok sayıda usul uzun zamandan beri vardır. “manastırlarda, ordularda, atölyelerde” fakat disiplinler 17 ve 18 yy esnasında genel egemenlik kurma formülleri haline gelmişlerdir. Bunlar kölecilikten farklıdırlar. Çünkü bedenin sahiplenildiği bir ilişkiye dayanmamaktadırlar. Hatta bu masraflı ve şiddetli yöntemden vazgeçerek en azından onun ki kadar büyük yararlı sonuçlar elde etmek disiplinin sağladığı rahatlık olmaktadır.
Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerinin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık beden üzerinde bir çalışma onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu (saptırmak) olan bir baskılar siyaseti oluşmaktadır. İnsan bedeni onun derinlerine inen eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” de olan bir “siyasal anatomi” doğmaktadır. Bu anatomi başkalarının bedenlerine yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil aynı zamanda öyle istenildiği üzere hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı itaatkar bedenler imal etmektedir .
Disiplin tek kelime ile bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan arttırmak istediği bir “yatkınlık” bir “kapasite” haline getirmekte, öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi gücü tersine çevirmekte ve onu katı bir bağımlılık ilişkisinin içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa disipline dayalı baskı da bedende arttırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır .
Disiplin meselesinde her birinin kendine özgü unsurları itibariyle farklı disiplin kurumlarının tarihini yapmak söz konusu değildir. Söz konusu olan yalnızca her biri çok kolayca genelleşmiş olan esas tekniklerin bazılarından oluşan bir örnek dizisi üzerinden kıstas almaktır.
“Ayrıntı” her halükarda uzun zamandan beri ilahiyatın ve çilekeşliğin bir kategorisi haline gelmiştir bile. Her ayrıntı önemlidir. Çünkü tanrının gözünde hiçbir azamet bir ayrıntıdan daha büyük değildir. Ama onun iradesi tarafından istenildiği için çok küçük olan bir şey de yoktur. Ayrıntının yüceliğine dair bu büyük geleneğin içine Hıristiyan eğitiminin okul veya askerlik pedagojisinin son olarak da tüm terbiye biçimlerinin bütün titizlikleri kolaylıkla yerleşebileceklerdir. Tıpkı gerçek mümin için olduğu gibi disiplinli insan içinde hiçbir ayrıntı kayıtsız kalınır nitelikte değildir. Ama bunun nedeni bu ayrıntının içinde saklanan anlamdan çok onu korumak isteyen iktidarın orada bulduğu ganimettir.
İnsanların denetlenmeleri ve kullanılmaları için ayrıntının titiz bir şekilde gözleme alınması ve aynı anda bu küçük şeylerin siyasal olarak hesaba katılmaları kendileriyle birlikte bir teknikler bütününü koskoca bir usuller ve bilgi, tasvir, reçete ve veri corpus’unu (Külliyat) taşıyarak klasik dönem boyunca yükselmişlerdir. Ve modern hümanizmanın insanı hiç kuşkusuz bu önemsiz şeylerden doğmuştur.

Dağıtımlar Sanatı

Disiplin önce bir eylemin mekan içine dağıtılması işine girişmiştir. Bunun için birçok tekniği devreye sokmaktadır.
1) Disiplin bazen çitlemeyi; diğer hepsine nazaran türdeş olmayan ve kendi üzerine kapalı olan bir alanı özelleştirilmesini talep eder. Disipline yönelik monotonluktan korunmuş olan yer. Serserilerin ve sefillerin büyük “kapatılmaları” olmuştur. Bu kapatılmalarında daha gizli ama daha kurnazca ve daha etkili olanları da olmuştur. Kolejler: manastır modeli kendini buralarda yavaş yavaş dayatmıştır. Yatılılık en sık rastlanılan değilse bile en mükemmel eğitim yöntemi olarak gözükmektedir. Kışlalar: orduyu şu serseri kitleyi sakinleştirmek, askerden kaçmaları önlemek, harcamaları denetlemek gerekir. 1719 kararnamesi Güney Fransa’da daha önceden düzene sokulmuş olanların benzeri yüzlerce kışlanın yapılmasını hükme bağlamıştır; burada kapalı tutmak katı bir biçimde olacaktır: “Her şey on ayak yüksekliğinde olan ve her bir kenardan on ayak uzaktaki adı geçen bölümleri çevreleyecek olan bir duvarla çitlenecek ve kapatılacaktır”. Ve bu işbirlikleri “düzen ve disiplin” içinde tutmak için yapılmaktadır. Ve bundan subay sorumludur. Fabrika: aynı durum fabrikada da vardır. Görevli kapıları işçiler içeri girerken açacak mesai sonuna kadar kapalı duracak ve çalma yapmamaları için girişlerde ve çıkışlarda işçilerin üstü aranacak. Fabrika açık bir şekilde manastıra kaleye ve kapalı bir kente benzemektedir.
2) Fakat “çitleme” ilkesi disipline yönelik aygıtlar içinde ne sabit ve vazgeçilmez nede yeterlidir. Bu aygıtlar mekanı daha esnek ve daha ince bir şekilde işlemektedirler. Öncelikle de temel yerleştirme ve çerçeveleme ilkesine göre. Her kişiye kendi yeri; her yere bir kişi. Gruplar halindeki dağıtımdan kaçınmak, ortaklaşa yerleşimleri çözmek, karmaşık, kitlesel veya elden kaçan çoğunlukları çözümlemek. Disiplin mekanı dağıtıma tabi tutulacak ne kadar beden veya unsur varsa o kadar parsele ayırmaya yönelmektedir. Belirsiz dağıtımların, bireylerin denetimsiz kayboluşlarının, karmaşık dolaşımlarının yararsız ve tehlikeli pıhtılaşmalarının sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Mevcutları ve namevcutları belirlemek kişilerin nerede ve nasıl bulunacaklarını bilmek yararlı iletişimler kurmak nitelikleri ve liyakatleri ölçebilmek söz konusudur. Demek ki bilebilmek, egemen olabilmek ve kullanabilmek için usuller söz konusudur. Disiplin analitik bir mekanı örgütlemektedir.
Ve burada da eski bir mimari, eski bir dinsel usulle karşılaşmaktadır manastırın hücresi. Tahsis ettiği hücreler tamamen ülküsel hale gelseler de disiplinlerin mekanı her zaman derinliği itibariyle hücreseldir. Belli bir çilekeşlik yaklaşımını bedenin ve ruhun gerekli yalnızlığı demekteydi. En azından bazı anlarda kendi iç dürtülerine ve belki de tanrının katılığına karşı tek başlarına göğüs germek zorundadır.
3) İşlevsel yerleşimler kuralı: disipline yönelik kurumlarda mimarinin genel olarak bir çok kullanıma uygun ve hazır olarak bıraktığı bir mekanı yavaş yavaş düzene sokacaktır. Belirgin mekanlar yalnızca gözetim altında tutma, tehlikeli ilişkileri koparma ihtiyacına cevap vermek için değil, aynı zamanda yararlı bir mekan yaratmak için de tanımlanmaktadır. Bu süreç hastanelerde de özellikle ve ordu ve bahriye hastanelerinde oldukça açıkça ortaya çıkmaktadır. Fransa’da Rochefort deney yeri ve örnek olarak iş görmüşe benzemektedir. Bir liman ve bir askeri liman mal dolaşımları, iyilikle veya zorla askere alınmış insanlar… yasak dolaşımların kesişme yeri. Demek ki bahriye hastanesi tedavi etmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için bir filtre olması, enseleyen ve çerçeveleyen bir düzenek olması gerekmektedir. Yasa dışılığın ve kötülüğün karışıklığını çözerken bütün bu hareketliliğe ve kaynaşmaya egemen olması gerekmektedir. Hastalıkların ve salgınların tıbbi olarak gözetim altında tutulmaları burada bir dizi başka denetimle dayanışma içindedir. Asker kaçakları üzerinde askeri denetim, mallar üzerinde vergi denetimi, ilaçlar, tayinler… üzerinde idari denetim. Buna bağlı olarak mekanın sıkı sıkıya paylaştırılması ve kapatılması ihtiyacı.
Bireyselleştirici çerçeveleme ilkesi 18.yy’ın sonunda ortaya çıkan fabrikalarda karmaşık hale gelmiştir. Aynı anda hem bireylerin tecrit edilebilecekleri ve yerlerinin belirlenebileceği bir mekanın içindeki dağılımlarını hem de bu dağılımı kendi talepleri olan bir üretim aygıtıyla eklemleştirmeyi sağlamak söz konusudur. Bedenlerin dağılımı, üretim aygıtının mekansal düzenlenişini çeşitli faaliyet biçimlerini “postalar” halindeki dağılım içinde birbirine bağlamak gerekmektedir.
Atölyenin anayolu üzerinde ilerleyerek hem genel hem de bireysel bir gözetim yapmak mümkündür; işçinin mevcudiyetine işine gösterdiği özeni işinin niteliğini fark etmek işçileri birbirleriyle kıyaslamak onları beceri ve hızlarına göre sınıflandırmak.
Böylece tekil bedenler dizinin içinden tamamen okunabilir şekilde olmak üzere cımbızla çekilen emek gücü bireysel birimler halinde çözümlenebilmektedir. Üretim sürecinin bölümlere ayrılmasının altında büyük endüstrinin doğumu sırasında bu bölünmeyle birlikte emek gücünün bireyselleştirici bölünmesi de bulunmaktaydı. Disiplin mekanını dağılımı çoğu zaman bunların ikisini de sağlamıştır.
4) Disiplinde unsurlar aralarında değiştirilebilir niteliktedirler. Çünkü bunların her biri bir dizi içinde işgal ettiği yerler ve onu diğerlerinden ayıran açıklıkla tanımlanmaktadır. Burada birlik böylece alan ve yer değil de “mertebe” olmaktadır. Bir sıralandırma içinde işgal ettiği yer, bir satır ile bir sütünün kesiştikleri nokta birbiri peşi sıra gerçekleşebilecek bir aralıklar dizisi içindeki aralık. Disiplin mertebe sanatı ve düzenlemelerin dönüşümü için bir tekniktir. Onları köklü kılmayan ama paylaştıran ve bir iktidar ağı içinde dolaşıma sokan bir yerleştirme aracılığıyla bireyselleşmektedir.
“Mertebe” 18. yy da bireylerin okul düzeni içindeki büyük dağılım biçimini tanımlamaya başlamıştır. Sınıfta öğrenci sıraları, koridorlar, avlular herkese her ödev ve her sınama için atıf edilen mertebe; öğrencinin haftadan haftaya, aydan aya, yıldan yıla elde ettiği mertebe… bu zorunlu sıralamalar bütünü içinde her öğrenci yaşına performansına hal ve gidişine göre bazen şu bazen de bu mertebeyi işgal etmektedir. Bu gözlerden oluşan diziler üzerinde sürekli yer değiştirmektedir.
Bireylerin sıralı, aralıkların vurgulu hale geldikleri bir mekanda birbirlerinin yerine geçtikleri sürekli bir hareket… Dizisel bir mekanın örgütlenmesi, ilköğretimin en büyük tebrik değişimlerden biri olmuştur. Bu değişimin geleneksel sistemin aşılmasına olanak vermiştir. Bireysel yerleri ayırarak, her birinin denetlenmesini ve herkesin eşanlı çalışmasını mümkün kılmıştır. Öyleyse sınıf, öğretmenin özenli “tasnif edici” bakışları altında, birçok girişi olan tek bir büyük tablo oluşturacaktır: Öğrencilerden her birinin belirlenmiş bir yeri olacak ve bu öğrencilerden hiçbiri okullar müfettişinin emri ve rızası olmadan burayı ne bırakacak, ne değiştirecektir .
Disiplinler “hücreleri”, yerleri ve sıraları örgütlerlerken karmaşık mekanlar imal etmektedirler; bunlar hem mimari hem işlevsel, hem de hiyerarşiktirler. Bunlar sabitleştirmeyi sağlayan ve dolaşıma olanak veren mekanlardı. Bireysel parçalar ayırmakta ve işlemsel bağlantılar kurmaktadırlar; yerleri belirlemekte ve değerleri işaret etmektedirler; bireylerin itaatini garanti altına almaktadırlar, ama aynı zamanda en iyi zaman ve hareket ekonomisini de garantilemektedirler .
Demek ki: ilk büyük disiplin işlemlerinden biri, karmaşık, yararsız veya tehlikeli kalabalıkları düzenli çokluklar haline dönüştüren “canlı tablolar”ın oluşturulmasıdır… Disipline yönelik bu taktik aynı anda hem bireyin birey olarak niteliğinin belirlenmesine, hem de belli bir çoğunluğun içinde düzene sokulmasına olanak verir.
Bu taktik aynı unsurlardan meydana gelen bir bütünün denetimi ve kullanımının birinci koşuludur: “hücresel” denilebilecek bir iktidarın bir mikro-fiziği için taban.

Faaliyetin Denetimi

1) Zaman Kullanımı: eski bir mirastır. Manastır Cemaatleri hiç kuşkusuz onun katı bir modelini önermişlerdir. Bu model hızla yazılmıştır. Bu süreci kolejlerde, atölyelerde, hastanelerde çok erkenden ortaya çıkmıştır. Yeni disiplinler eski şemaların içine yerleştirilirken zahmet çekmemişlerdir.
Ücretli emeğin yaygınlaşması da kendi cephesinden zamanın sıkı bir çerçevelenmesine yol açmıştır. İşçilerin tam zamanında iş başı yapmaları; aynı zamanda kullanılan saatin nitelikli olması da sağlanmıştır. Kesintisiz denetim, gözetmenlerin baskısı, rahatsız edecek veya dikkat dağıtacak her şeyin iptali; bütünsel olarak yararlı bir zaman oluşturmak söz konusudur. Kesinlik ve titizlik, düzenlilikle birlikte disipline yönelik zaman temel erdemleridir.
2) Eylemin zamansal yoğunlaşması: bir askeri birliğin yürüyüşünün denetlenmesinin iki yolu olsun 17.yy başı “askerlerin sıra halinde veya tabur nizamında yürürken trampetin ritmine uygun yürümeye alıştırmak ve bunu yapmak için bütün birliğin aynı ayağı aynı anda kaldırması için sağ ayaktan başlanması gerekmektedir”. Bu iki talimat arasında yeni bir zamanlama demeti “Jest”i ve hareketlerin bölünmesinde yeni bir kesinlik denemesi bedeni zamansal emirlere uyarlamanın başka bir biçimini devreye sokmuştur. Eylem unsurlarına bölünmüştür. Bedenin kol ve bacakları eklemlerin konumu tanımlanmıştır. Her harekete bir yön bir genişlik bir süre tahsis edilmiştir. Bunların birbirlerini izleme düzeni hükme bağlanmıştır. Zaman bedene nüfuz etmekte ve onunla birlikte iktidarın tüm kılı kırk yaran denetimleri de nüfus etmektedirler.
3) Buna bağlı olarak beden ile jestin korelasyon içine sokulması: disipline yönelik denetim yalnızca bir dizi tanımlanmış jestin öğretilmesi veya dayatılmasından ibaret değildir. Bu denetim bir jest ile onun etkinlik ve hızlılık koşulu olan bedenin bütüncül tutumu arasındaki en iyi ilişkiyi dayatmaktadır. Zamanın iyi kullanılmasına olanak veren bedenin iyi kullanımında hiç bir şey aylak yada yararsız olarak kalmamalıdır. Her şey istenilen hareketin desteği olmaya davet edilmelidir. İyi bir disipline sahip bir beden en küçük hareketin işlemsel bağlamını meydana getirmektedir.
4) Beden- nesne eklemleşmesi: disiplin bedenin kullandığı nesne ile sürdürmek zorunda olduğu ilişkilerin her birini tamamlar. Bunların arasında titiz bir çark düzeni kurar. “Silah Omza” hareketinin detaylarının belirlenmesi. Burada karşımızda bedenin aletsel şifrelenmesi olarak adlandırılabilecek şeyin örneği bulunmaktadır.
5) Tüketici kullanma: zaman kullanımının geleneksel biçimin altında yer alan ilke esas olarak olumsuzdu. Aylak olmama ilkesi tanrı tarafından sayılan ve ücreti insanlar tarafından ödenen bir zamanı boşa harcamak yasaktır. Zaman kullanımının israf tehlikesi önlenmeliydi. Disiplin ise olumlu bir ekonomi düzenlemektedir. Zamanın teorik olarak hep artan bir kullanımı ilkesini koymaktadır.
Beden yeni iktidar mekanizmalarının hedefi haline gelirken, kendini yeni bilgi biçimlerine sunmaktadır.
Disipline yönelik usullerin çağdaş tasnif ve tablo halinde dökme tekniklerinde nasıl yer sahibi oldukları görüldü. Bu usullerin aynı zamanda bireylere özgü sorunları ve çoğulluğu işe nasıl dahil ettikleri de görüldü. Aynı şekilde faaliyetin disipline yönelik olarak denetlenmesi bedenlerin doğal mekanizmalarına ilişkin olarak yapılan tüm teorik veya uygulamalı araştırmaların içinde yer almaktadırlar. Ama bu denetimler aynı zamanda bu alanda özgün süreçler keşfetmeye başlamışlardır. En ufak işlemlerine kadar itaatkar olması talep edilen beden bir organizmaya özgü olan işleyiş koşullarını göstermekle ve bunların zıtlaşmalarını ortaya koymaktadır.

Oluşumların Örgütlenmesi

Gobelins okulu bir olgunun bir örneğinden ibarettir. Klasik dönemde tekil varoluşların zamanı ile ilgilenmek üzere bedenler ile güçler arasındaki zaman ilişkilerine hükmetmek üzere ve geçen zamanın hareketini giderek artan bir şekilde kara veya yarara dönüştürmek üzere yeni bir tekniğin geliştirilmesi.
Ve bu iş askeri örgütlenmenin bütün açıklığıyla gösterdiği dört usule dayanacaktır.
1) Süreyi her biri uzmanlaşmış bir sonuca ulaştırmak olan birbirini izleyen veya paralel olan parçalara ayırmak. Örneğin yetiştirme zamanı ile uygulama dönemini soyutlamak. Çırakların eğitimi ile kıdemlilerin çalışmalarını birbirine karıştırmamak. Kısacası zamanı ayrı ve ayarlanmış şubelere ayırmak.
2) Bu şubeleri analitik bir şemaya göre örgütlemek. Bu da eğitimin benzeşmeli tekrar ilkesini terk etmesini gerektirmektedir.
3) Zamansal parçaları belli bir amaca yöneltmek onlara öznenin statü tarafından istenilen düzeye ulaşıp ulaşmadığını işaret etmek onun öğretiminin diğerlerininkine uygun olduğunu garanti etmek ve her bireyin kapasitesini farklılaştırmak gibi üçlü bir işleve sahip olan bir sınav tarafından belirlenen bir son belirlemek.
4) Dizi dizileri kurmak. Herkese düzeyine kıdemine rütbesine göre uygun talimleri hükme bağlamak, ortak talimler farklılaştırıcı bir role sahiptir ve bu farklılık özel talimler içermektedir. Her dizinin bitiminde başkaları başlamakta bir hat meydana getirmekte ve kendi hesabına alt bölümlere ayrılmaktadır. Bu bölümlenme öylesine olmaktadır ki her birey kendini düzeyini ve mertebesini tanımlayan bir dizinin içinde bulmaktadır.

Güçlerin Bileşimi

Sonucu onu oluşturan temel güçlerin toplamından daha yüksek olması gereken üretken bir güç oluşturmak söz konusu olduğunda da ortaya aynı sorunlar çıkmaktadır. Bileşik iş günü çalışmanın mekanik gücünün katlanmasıyla etkisinin mekana yayılmasıyla veya üretim alanının ölçeğine göre daraltılmasıyla, kritik anlarda büyük bir iş miktarının seferber edilmesiyle bu üst üretkenliği kazansın… bu bileşik iş gücünün kendine özgü gücü toplumsal bir işgücü veya toplumsal işin gücüdür. Bizzat işbirliğinden doğar .
Böylece ortaya disiplinin karşılık vermek zorunda olduğu yeni bir talep çıkmaktadır. Etkisi onu oluşturan temel parçaların tasarlanmış eklemleşmeleri aracılığıyla en çoğa çıkartılacak olan bir makine inşa etmek. Disiplin artık yalnızca bedenleri dağıtmak onlardan zamanı çekip almak ve bunu birikimli hale getirmekten ibaret olmayıp etkin bir aygıt elde edebilmek için güçleri birleştirmektir. Bu talep ortaya birçok biçim altında çıkmaktadır.
1) Tekil beden, diğer bedenlerin üzerine yerleştirilecek hareket ettirilebilecek bir unsur haline gelmektedir. Beden kendini çok kesimli bir makinenin bir parçası olarak oluşturmaktadır.
2) Herkesten en fazla güç miktarının çekilip alınarak optimal bir sonuç içinde bir araya getirilmesi için bazılarının zamanının diğer bazılarının zamanına uydurulması gerekmektedir.
3) Güçlerin titizlikle ölçülmüş olan bu bileşimi kesin bir komuta sistemi gerektirmektedir.
Sonuç olarak disiplinin denetlediği bedenlerden itibaren dört cins bireysellik veya daha doğrusu dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yarattığı söylenebilir. Disiplin hücreseldir (mekansal dağıtımlar sayesinde) organiktir (faaliyetlerin şifrelenmesi sayesinde) oluşumsaldır (zamanın birikimli hale getirilmesi sayesinde) birleştiricidir (güçlerin birleştirilmesi sayesinde). Ve disiplin bunu yapabilmek için devreye dört büyük teknik sokmaktadır. Tablolar inşa etmekte, manevraları hükme bağlamakta, icraatlar dayatmakta ve son olarak da taktikler düzenlemektedir.
Disiplinsel uygulama: Belirli yerlere koyulmuş bedenler, şifrelenmiş faaliyetler ve biçimlendirilmiş yatkınlıklarla çeşitli güçlerin hasılalarının bunların hesaplanmış bileşimleri sayesinde arttırıldığı aygıtlar inşa etme sanatı olan taktik hiç kuşkusuz disiplinsel uygulamanın en yüksek biçimidir.

İyi Terbiye Etmenin Araçları

Disiplinsel iktidarın başarısı hiç kuşkusuz basit aletlerin kullanı