SOFİSTLER
Sofizm (terimini kullanmakla bir Sofistik dizgenin olmuş olduğunu imlemek istiyor diyelim:Yunan sofistleri olarak bildiğiniz insanlar hem yetenek hem de görüşler açısından birbirlerinden büyük ölçüde ayrılıyorlardı; bir eğilimi ya da hareketi temsil etmektedirler, bir okulu değil.) böylece ilgilendiği konuyla -insan uygarlık ve töreleri- eski Yunan felsefesinden ayrılıyordu: büyük -evrenden çok küçük- evreni ele alıyordu. Böylece görüş ve inanç ayrımları üzerine toplamış oldukları olgular yığınından herhangi bir pekin bilgiye ulaşmanın olanaksız olduğu vargısını çıkarabiliyorlardı. Ya da değişik uluslara ve yaşam yollarına ilişkin bilgilerinden uygarlığın kökenine ya da dilin başlangıcına ilişkin bir kuram oluşturabiliyorlardı. Ya da yine kılgısal vargılar çıkarabiliyorlardı, örneğin toplum şu ya da bu yolda örgütlenmiş olsaydı en etkili bir biçimde örgütlenmiş olurdu gibi. Sofizmin yöntemi, böylece, görgücü-tümevarımcı bir yöntemdi
1. Protagoras:
Protagoras: ‘İnsan tüm şeylerin ölçüsüdür,onların olduklarının,ve olmayanların olmadıklarının.’ Bu ünlü deyiş üzerine getirilecek yorum konusunda dikkate değer bir tartışma olmuş ve kimi yazarlar ‘insan’ ile Protagoras’ın bireysel insanı değil ama türsel anlamda insanı:demek istemiş olduğu görüşünü illeri sürmüşlerdir. Eğer böyle olmuş olsaydı,o zaman demiş ‘sana gerçek olarak görünen senin için gerçektir,ve bana gerçek olarak görünen benim için gerçektir’ anlamına gelmeyecek, ama daha çok topluluğun ya da kümenin ya da bütün insan türünün geçeğin ölçütü ya da ölçünü olduğunu anlatacaktır. Tartışma şeylerin yalnızca duygusal-algı nesneleri olarak mı,yoksa değerler alanıda kapsayacak yolda mı anlaşılmaları gerektiği sorusuna da dönmüştür. Ama Protagoras’ın kendisiyle tutarlı kılınması gerektiği kabul edilse bile,hiç kuşkusuz duygusal-algı nesneleri açısından doğru olanın tam bu olgu nedeniyle törel değerleri için de doğru olduğunu düşünmek gereksizdir. Belirtilebilir ki Protagras tüm şeylerin ölcüsü olduğunu belirtmektedir,öyle ki eğer duygusal-algı nesneleri açısından bireyselci yorum kabul edilecek olursa,bunun ayrıca törel değerlere ve yargılara da genişletilmesi gerekir,ve, evrik olarak,eğer törel değerler ve yargılar açısından kabul edilmeyecek olursa,duygusal-algı nesneleri açısından da kabul edilmemesi gerekir: Yasa genel olarak tüm insanlara aşılanmış belli törel eğilimler üzerine kuruludur,ama Yasanın tikel Devletlerde bulunduğu biçimiyle bireysel değişiklikleri görelidirler-bir Devletin yasası başka bir Devletinkinden ‘daha doğru’ olmaksızın,belki de daha yararlı yada daha elverişli olması anlamında ‘daha sağlam’ olmak üzere . Bu durumda birey değil ama Devlet yada kent topluluğu yasanın belirleyicisi olacak,ama somut Nomos belirlenimlerinin göreli ıraları sürdürülecektir. Geleneğin ve toplumsal uylaşımın bir savunucusu olarak Protagoras eğitimin Devletin törel geleneklerinin özümlenmesinin önemini vurgulamakta ve bu arada bilge insanın Devleti ‘daha iyi’ yasalara götürebileceğini kabul etmektedir. Bireysel yurttaş söz konusunun olduğu sürece,onun geleneğe,topluluğun kabul edilmiş ölçünlerine sarılması gerekir-ve, herhangi bir ‘yol’ bir başkasından daha doğru olmadığı için, sıkı sıkıya sarılması gerekir. Aiswç ve sikn onu buna yöneltmektedir, ve eğer tanrıların bu armağanlarından bir pay almamışsa ve Devlet kulak vermeyi yadsıyorsa,Protagoras’ın ‘güreci’ öğretisi devrimci bir amaç taşıyor gibi görünürken,sonunda geleneğin ve yetkenin desteğinde kullanılıyor olarak çıkmaktadır. Hiçbir kurallar tümünü bir başkasından ‘daha doğru’ değildir, öyleyse kendi özel yargınızı Devletin yasasına karşı koymayınız.
2. Prodikus:
Prodikus Ege’deki Keos adasından geliyordu. Bu adada yaşayanların kötümser eğilimli oldukları söyleniyor ve Prodikus’a yurttaşlarının eğilimi yükleniyordu,çünkü düzmece-Platonik diyalog Aksiokhüs’de ona yaşamın kötülüklerinden kaçmak için ölümün istenebilir olduğu düşüncesi yüklenmektedir. Ölüm korkusu usdışıdır, çünkü ölüm ne yaşayanları nede ölüleri ilgilendirir-birinci henüz yaşamakta oldukları için ikincileri yaşamamakta oldukları için. Bu alıntının doğruluğunu tanıtlamak kolay değildir. Prodikus’un ilgiyi başlıca yanı belki de dinin kökeni üzerine kuramıdır. Ona göre başlangıçta insanlar tanrılar olarak güneşe,aya,ırmaklara,göllere,meyvelere vb.,başka bir deyişle,onlara yararlı olan ve besin veren şeylere tapıyorlardı. Ve bir örnek olarak Mısır’daki Nil kültünü vermektedir. Bu ilkel bir başkası tarafından izleniyordu,ve bu ikinci evrede değişik sanatların tarım,bağcılık,metal işçiliği vb.-yaratıcılarına Demeter,Dionisius,Hephaestus vb. gibi tanrılar olarak tapınılıyordu. Prodikus bu din görüşü üzerine duanın gereksiz olduğunu düşünüyordu, ve öyle görünmektedir ki başı Atina’daki yetkinlikler ile derde girmiştir. Prodikusta Protagoras gibi dil bilimsel çalışmalarıyla dikkati çekiyordu ve anlamdaşlar üzerine bir inceleme yazmıştı. Anlatım biçimleri yoğun bir bilgiçlikle yüklüymüş gibi görünmektedir.
3. Hippias:
‘Yasa insanların tiranı olarak,onları doğaya aykırı pek çok şey yapmaya zorlar.’Söylenmek istenen şey öyle görünmektedir ki kent-devletinin yasasını genellikle dar ve tiransal olduğu,doğal yasalarla uyum içinde olmadığıdır.
4. Gorgias:
Gorgias’a göre,(i)Hiç bir yoktur,çünkü eğer herhangi bir şey olmuş olsaydı,o zaman bengi olacak yada varlığa gelmiş olacaktı. Ama varlığa gelmiş olmaz,çünkü ne Varlıktan nede Yokluktan herhangi bir şey gelmez. Nede bengi olabilir,çünkü eğer bengi olmuş olsaydı,o zaman sonsuz olması gerekecekti. Ama sonsuz şu nedenle olanaksızdır Bir başkası olmaz,ama nede kendinde olabilir,öyleyse hiçbir yerde olmayacaktır. Ama hiç bir yerde olmayan ise hiçbir şeydir. Eğer herhangi olmuş olsaydı,o zaman bilinmeyecekti. Çünkü eğer olanın bilgisi varsa, o zaman düşünülen olmalıdır,ve olmayan düşünülemez. Bu durumda hiç bir şey yanlış olmayacaktır,ki saçmadır. Giderek olanın bilgisi olsaydı bile,bu bilgi bildirilmeyecekti. Her im imlenen şeyden ayrıdır; örneğin renklerin bilgisini sözcükle bildirebiliriz,çünkü kulak sesleri iştir,renkleri değil? Ve aynı varlık tasarımı iki kişide birden nasıl olabilecektir,çünkü birbirlerinden ayrıdırlar?
5. Sofizm:
Vargı olarak yine belirtebiliriz ki büyük Sofistlere din ve ahlakı yıkma niyetini yüklemek için hiç bir neden yoktur; Protagoras ve Gorgias gibi insanların böyle bir amaçları yoktu. Gerçekten de, büyük Sofistler bir ‘doğa yasası’ düşüncesinin yandaşlarıydılar,ve sıradan yunan yurttaşının dünya görünüşünü genişletme eğilimini taşıyorlardı;Yunanistan’da eğitici bir güç oluşturuyorlardı. Aynı zamanda yine doğrudur ki ‘belli bir anlamda Protagoras’a göre her görüş doğrudur; Gorgias’a göre her görüş yanlıştır.’ Gerçeğin saltık ve nesnel ırasını yadsımaya yönelik bu eğilim kolaylıkla Sofistlerin hangileri bir kimseyi inandırmaya çalışmak yerine bir şeyi ona kabul ettirmeye çalışacakları sonucuna götürmektedir. Gerçekten de, daha düzeysiz insanların elide Sofizm çok geçmeden hoş olmayan bir yan anlam kazanıyordu-‘Safsata’ anlamını. Atinalı Antifon’un kozmopolitancılığına ve geniş dünya görüşüne ancak saygı duyulabilirken, bir yandan bir Trasimakhüs’ün güç haktır kuramı ve öte yandan bir Dionisodorus’un kılı kırk yaran gevezelikleri ancak kınanabileceklerdir. Büyük Sofistler söylemiş olduğumuz gibi, Yunanistanda eğitsil bir güç oluşturuyorlardı: ama Yunan eğitiminde besledikleri başlıca etmenlerden biri, diluzluğu idi. Ve diluzluğunun açık tehlikeleri vardı. Çünkü konuşmacı kolaylıkla bir konunun kendisinden çok ustaca sunuluşuna önem vererek dikkatini bu yönde yoğunlaştırabilirdi. Dahası, geleneksel kurumların, inançların ve yaşam yollarının saltık temellerinin sorgulayarak, Sofizm göreci bir tutumu besliyordu. Ve gene de Sofizmde gizli yatan kötülük daha çok sorunları ortaya çıkarmış olması değil, ama bu sorunlara herhangi bir doyurucu anlıksal çözüm sağlayamamış olması olgusunda yatıyordu. Sokrates ve Platon bu göreceliliğe karşı tepki gösteriyorlar, gerçek bilginin ve törel yargıların güvenilir temelini kurmaya çalışıyorlardı.
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 2. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları.
Sofistler Ek Bilgiler
Sofist kelimesinin öteden beri, biri geniş öteki dar iki anlamı vardır. Bu kelimenin geniş anlamıyla: İlkçağda, sofist denilince, genellikle şair ve filozof kişiler anlaşılır. Dar anlamı ise: Belli bir filozoflar topluluğuna, yani M.Ö. 500'de yaşamış olan filozoflar topluluğuna verilen isimdir. Bundan başka "sofist" kelimesi, özellikle Eflâtun'un etkisiyle özel bir anlam kazanmıştır. Bu kötü anlamın haklılığı savunulamaz, çünkü bu ismi taşıyanlar, felsefe tarihi bakımından hiç de önemsiz kişiler değildir.
Bundan önce tanıttığımız filozoflar, özde, doğayı araştıran bilginlerdi. Sofistler ise birer bilgin, birer araştırmacı olmayıp, her şeyden önce birer öğretmendirler. Sofistlere, özellikle İran savaşından sonra, İranlıların yenilip Atina'nın siyasal ve kültürel alanda büyük bir gelişme gösterdiği dönemde rastlıyoruz.
Bu dönemde Atina'da ve ona uyan öteki Yunan kentlerinde köklü (radikal) bir demokrasi iktidara gelmişti. Bu demokrat idare şimdiye kadarkilerden çok daha fazla insanın devlet yönetimine katılmasını sağlamıştır. İşte bir yandan kültürel gelişim, öte yandan demokrasi yönetiminin özellikleri o dönem Yunanistan'da eğitim yönünden geniş ölçüde bir gereksinimi ortaya çıkarmıştır.
Bu gereksinim, o zamana kadar özel olan ve daha çok kölelerce yönetilen eğitimin daha bir genelleşip genişlemesine neden olmuştur. Yeni siyasal ve sosyal koşullar, özellikle, siyasal eğitimi sağlayan genel bir öğretim gereksinimi doğurmuştur. Nerede böyle bir gereksinim doğarsa, orada bu gereksinimi karşılayacak birtakım kimselerin ortaya çıkması doğaldır. İşte Sofistler de böyle bir gereksinimin ortaya çıkardığı öğreticilerdir. Bunun içindir ki Sofistler, öncelikle öğretmendirler.
Bunlar Yunanistan'ın çeşitli kentlerinde dolaşırlar, uğradıkları yerlerde para karşılığında ders verirler. Ders vermeyi bir meslek haline getirmek, hele derslerin para karşılığı verilmesi, o zamana kadar Yunanistan'ın tanımadığı bir olaydı.
Özellikle tutucu çevreler için para karşılığında ders vermek pek çirkin bir davranış sayılıyordu. Bu dönemi Antik dönemden ayıran en büyük farklardan biri, Antik dönemin işe az önem vermiş olmasıdır. Eski Yunan'da beden gücü ile çalışmak aşağılanan bir davranış sayılıyordu. Beden işlerinde ancak köleler çalıştırılır. Aynı şekilde, mesleğiyle geçinen zenaatkârların da toplumda saygınlığı yoktu. İşte Sofistlerin ders vermeyi bir meslek yapmaları ve derslerin para karşılığı verilmesi, o dönemdeki Yunanistan'da hiç mi hiç hoş karşılanmamıştır.
Sofistlere karşı olanların başında yer alan Eflâtun, "Protagoras" adlı diyalogunda Sofistlerin ne biçim insanlar olduğunu ve bunların çalışma biçimlerini çok canlı olarak tasvir etmiştir. Protagoras Sofistlerin en eskilerinden ve en büyüklerindendir.
Diyalog şöyle başlar: Eflâtun'un hemen tüm diyaloglarında birinci konuşmacı olan Sokrat'ı bir gün sabah erkenden bir delikanlı yatağından uyandırır ve kendisine ünlü Protagoras'ın geldiğini coşkuyla anlatır. Delikanlı Protagoras'tan mutlaka ders almak istediğini dile getirir. Sokrat delikanlıya isteğinin erişilmez bir şey olmadığını, yeterli parası varsa isteğinin kolayca yerine gelebileceğini söyler. Sonra kalkıp birlikte Protagoras'ın konakladığı eve giderler. Burada Protagoras'tan başka bir kaç Sofist daha vardır.
Eflâtun, Sokrat ile delikanlının eve girdikleri zaman gördüklerini çok canlı bir biçimde anlatır. Protagoras büyük bir salonda bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, arkasında öğrencileri kendisini saygıyla izlemektedir. Aynı salonun bir köşesinde öteki bir Sofist, Hippias gökyüzünü göstererek astronomi dersi vermektedir. Salona, bitişik odadan birtakım sesler gelmektedir.
Bu odada da bir başka Sofist, Prodikos yattığı yerden ders veriyor. Salona giren Sokrat ile delikanlı Protagoras'a yaklaşırlar ve kendisine delikanlının isteği iletilerek ders verip veremeyeceği, verebilecekse bunun hangi konuyla ilgili olacağı sorulur.
Protagoras delikanlıya: Benden ders alırken günden güne daha. erdemli olduğunu göreceksin, ben sana yararlı olacak şeyler, isine yardımcı olacak şeyler öğreteceğim der. Bununla da astronomi öğreten Hippias'a taş atmış olur. Delikanlı dersin konusunu sorunca, Protagoras bunun her şeyden önce bir vatandaşa siyaset alanında gerekli olan şeyler konusunda olacağını, kendisine her vatandaşın bu konuda bilmesi gereken şeyleri öğreteceğini söyler.
O zamanki Atina'da her vatandaşın bilmesi gereken şeylerin başında hitabet geliyordu. Sofistlerin eğitim uygulamalarının ağırlık merkezini hitabet oluşturuyordu. Bu da belli nedenlere dayanıyordu: O zamanki Atina'da hitabet sanatını bilmek kişiye çok büyük saygınlık kazandırıyordu. Çünkü devlet ile ilgili önemli kararların alındığı "Halk Meclisı"nde hitabet çok etkili oluyordu.
Ayrıca hitabet yargılama için çok gerekliydi, çünkü davacı ile davalının yargı önünde söyledikleri nutuklar, yargıçların kararlan üzerinde etkili oluyordu. Tüm bunlar söylenen sözlerin güçlü olmasını gerekli kılıyordu. Ancak bu hitabet sanatının bazı sakıncalı yanları da yok değildi.
Sofistlerin yaptığı gibi, istemli bir biçimde öğretilen konuşma sanatı, yalnızca karşısındakini inandırmayı temel alır. İşte Sofistlerin karşıtları onları özellikle bu yönden eleştirmekte ve sorgulamakta haklıdırlar. Sofistlerin kötü ünlerinin başlıca nedenlerinden biri bu hitabet anlayışlarıdır.
Sofistlerin öteki bir özelliği ise, özellikle insan konusuyla uğraşmalarıdır. Onlar bu konuyu ele aldıkları zaman, kuşkusuz, bazı şeyleri biliyorlardı. Kendilerinden öncekilere yabancı olmayan Sofistler, insan ile ilgilendikleri için, tarih konusuna da yabancı değildiler. Bu konuda da kendilerinden önceki felsefe okullarından hiçbirine katılmadılar, onlar arasında yalnızca karşılaştırmalar yapmakla yetindiler.
Bu karşılaştırmalar sonunda şu sonuca vardılar: Şimdiye kadar ki felsefe, evren konusunda tutarlı bir anlayış elde edememiştir. Söz gelişi Heraklit ile Elealılar arasında bir zıtlık vardır. Heraklit her şeyi oluş durumunda görür ve bu oluş içinde sabit olan, kalıcı bir şeyin var olduğunu reddeder. Elea'lılar ise, tam tersine, oluşu reddeder.
Gerçek varlığın başlangıcı ve sonu olmayan bir süreklilik, bir kalış olduğunu ileri sürerler. Unsurlar konusunda da filozoflar bir uzlaşmaya varabilmiş değildir. Birisi ana unsurun su, birisi hava, bir başkası ise ateş olduğunu savunur. En sonunda bir filozof bunlara toprağı da katarak dört unsurun da ilke olduğunu öne sürmüştür. Anaksagoras ile Demokrit arasında da bir anlaşmazlık söz konusudur: Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcında, belli bir plâna göre yaratan bir ruh vardır.
Demokrit ise doğada ancak makina işleyişi cinsinden (mihaniki) bir zorunluluk olduğunu savunur. Sofistlere göre: "Ne kadar filozof varsa, evrenin yapısı hakkında o kadar görüş vardır." Bu yüzdendir ki, bu filozoflar gerçeği öğretemezler. Her filozof kendi düşüncelerinin doğru, başkalarının-kilerin yanlış olduğunu savunur. Burada şu soru öne çıkar: "Acaba, gerçek diye bir şey var mıdır?
Tüm görüşlerden herbiri ötekiyle çeliştiğine göre, geriye gerçek diye bir şey kalır mı?" Kanıtlanabilir bir gerçek karşısında duyulan kuşku ile hitabette karşıdakini inandırmayı amaçlayan kuşku arasında bir uyum vardır. Felsefe tarihinde, bilgi teorisi açısından, ilk şüpheciler Sofistlerdir. Sofistler, tümel bir gerçeğin varlığından ilk şüphelenenlerdir. Sofistler teorik alanda şüpheci, uygulama alanında öğretmen ve hitabet öğreticileridir. Ayrıca onlar özellikle insan konusu ile ilgilenirler, doğa konuları, bunların ilgi alanının dışında kalır.
İnsan eksik, tamamlanmamış bir varlıktır, açıktır her şeye: Gerisin geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir, yukarılara da yükselebilir. Öyleyse insanın yönünü, ereğini belirlemeli. "Hayat, hep kendini altedendir." Hayata ayak uydurmaktan, hayatla yöndeş olmaktan başka sağlam yol yoktur. İnsan eksiktir, ama bu eksiği kendisi giderecektir; kurtuluş kendisinden gelecektir ona; şimdiye dek kendi dışında sanarak yücelttiği varlıkların bütün görkemi, güzelliği onun olacaktır. Bir var ki insan, kendi içinde kalarak gerçekleştiremez bunu; insan varlığının yöneldiği, erek bildiği bir örnek koymak gerek onun üstüne: Üstinsan. İnsan, var gücünü seferber ederek bu örneğe doğru ağmasında hep kendini aşmaya çalışmalıdır.
İnsanın erek olarak hiç bir büyüklüğü yoktur çünkü; o ancak, köprü olarak değerlidir: Üstinsana götüren köprü. Üstinsan, yalnız insanın değil, bütün yeryuvarlağın anlamıdır; yeryüzünde var olan her şey, Üstinsanın yaratılmasına katıldığı ölçüde haklı çıkarabilir varlığını. Üstinsandan yoksun insan, kargaşadan, yıldız doğurmamış bir karanlıktan başka bir şey değildir. Zaman gelmiştir: İnsan, bir an önce kargaşasını, kendine anlam veren bir düzene çevirmezse, yıldız doğurtmazsa karanlığına, yok olacaktır.
("Zerdüşt"ün Önsözünden)
...................................*...................................
* *
Nietzsche'nin yazdığı kitaplar ve yayımladığı makalelerde sık sık duyulan bir kavramdır: Üstinsan (Alm. Übermensch).
Üstinsan, fiziksel ve doğaüstü güçlerinden yoksun bir Süpermen ya da Batman değildir. Üstinsan(lar)ın insanlardan farkı, Nietzsche'nin deyimiyle "insana göre maymun" ayarında biri belki. Üstinsan deyimi Nietzsche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüşt" isimli kitabında bolca geçer.
Hitler'in, Nietzsche'ye olan saygısı Üstinsan karakteriyle ne kadar orantılı orası bilinmez ama Üstinsan'a olan 'köprü' artık giderek yıkılıyor...
İsterseniz şimdi Nietzsche'nin Üstinsan'ını çeşitli kaynaklardan alınmış alıntılarla daha yakından tanıyalım...
ÜSTÜN-İNSAN
--------------------------------------------------------------------------------
Ahlâk nasıl iyi yüreklilikte değil de kuvvetleyse, insan çabasının amacı da, herkesi yükseltmek değil, daha iyi, daha kuvvetli bireyler geliştirmektir. “İnsanlık değildir amaç, üstün-insandır.” Aklı başında olan her adamın yapacağı en son şeydir, insanlığı geliştirmek. İnsanlık düzelmez, hattâ insanlık diye bir şey yoktur bile. Bir soyutlama işidir, bütün var olan. Bireylerden meydana gelmiş olan geniş bir karınca yığınıdır. Bütünün görünüşü, her çağda bazı şeylerin bazen kazandığı, çoğu başarısızlıkla sonuçlandığı büyük deney atölyesine benziyor daha çok. Bütün deneylerin amacı da, yığının mutluluğu değil, tipin mükemmelleştirilmesidir. Yüksek tipler çıkmazsa, toplumlar varsın batsın, daha iyi. Toplum, bireyin gücünün ve kişiliğinin artması için bir araçtır.
Topluluk kendi başına bir amaç değildir. “Makineler ne işe yarar, bütün bireyler yalnızca onların bakımında kullanılacaksa? Makineler ya da toplumsal örgütler kendi başlarına amaç oldular mı, bu insanlık komedisi demektir.”
Nietzsche ilkin, yeni türlerin üretimini umut eder gibi konuşuyordu. Sonradan üstün-insanını, yığınların bayağılık çamurundan, tehlike ortasında yükselen üstün birey olarak düşünmeye başladı. Varoluşunu, doğal seçimin rastlantısına değil, insan tarafından bile bile dikkatli bir biçimde beslenmesine borçluydu. Çünkü biyolojik süreç, ayrıcalıklı bireye karşı önyargılıdır. Doğa en güzel eserine karşı zalimce davranır. Daha çok bayağı olan, sıradan olanı sever ve korur. Doğa daima insanı belli bir tipe, yığının seviyesine indirmek ister. En iyi olana, çoğunluk hâkim olur daimâ. Üstün-insan ancak insan seçimiyle, soyun düzelmesini öngörmeyle, soylu eğitimle sağ kalabilir.
Yüksek bireylerin aşk uğruna evlenmeleri ne saçma şey! Hizmetçilerle evlenen kahramanlar, terzi kadınlarla evlenen dâhiler! Schopenhauer yanlış söylüyordu. Aşk, soyu düzeltmez. İnsan âşık oldu mu, bütün hayatını etkileyecek kararlar almasına bırakılmamalıdır. Bir insan aynı anda hem sevip hem de akıllı olamaz. Âşıkların birbirlerine verdikleri sözlerinin geçersiz olduğunu açıklamamız ve aşkı evlilik için kanunî bir engel tanımamız gerekir. En iyi olan, ancak en iyi olanla evlenmelidir. Aşk aşağı tabakaya bırakılmalıdır. Evliliğin amacı yalnızca çocuk yapmak değildir, aynı zamanda onları geliştirmektir de.
“Gençsin, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istiyorsun. Ama sorarım sana: Çocuk istemeye cüret edecek adam mısın sen? Başarılı mısın? Benliğine hâkim olan mı? Duyularına buyuran mı, erdemlerinin efendisi mi, yoksa isteğinin ardında hayvansı bir taraf ya da gereklilik mi var? Yoksa yalnızlık mı? Yoksa kendi kendine çatışma mı? Çocuk, zaferin ve özgürlüğün özlemini duysun dilerdim. Zaferinin ve kurtuluşunun üzerine canlı anıtlar dikeceksin. Kendinden öteyi kuracaksın. Ama ilkin bedenini ve rûhunu tam sağlamlaştırmalısın. Genişlemekle yetinmeyecek, derinleşeceksin. Evlilik: Var olandan daha üstününü yaratmak için, iki kişinin istemidir derim. Evliliği, böyle bir istemi isteyecek olanların birbirine saygısı olarak kabul ediyorum.
İyi bir doğum olmadan, soyluluk olamaz. Yalnızca akıl, kişiyi soylulaştırmaz. Tersine, aklı soylu yapacak bir şey gerektir hep. Nedir peki, gerek olan? Kan... (Burada rütbe anlamında, ‘Lord’ gibi sözler değil demek istediğim.)
Sağlam ana babadan iyi doğum oldu mu, üstün-insan formülündeki bundan sonra gelen şey, ciddî bir okuldur. Burada mükemmelleşme, tabiî bir şekilde yer alacaktır. Övgüye bile yer verilmeyecektir. İnsanın rahatını sağlayacak şeyler az, sorumluluklar çok olacaktır. Burada bedene sessizce acıya katlanması, istem’e de buyruk dinleyip buyurması öğretilecektir. Özgürlük saçmalığı diye bir şey olmayacaktır. Hoşgörü ve “özgürlük” yüzünden maddî manevî gevşeme olmayacaktır. Bununla birlikte insan bu okulda yürürken, kahkahalarla gülmeyi öğrenecektir. Filozoflar, gülebilme yeteneğine göre sıralanacaklardır. “En yüksek dağları bir adımda aşanlar, bütün tragedyalara gülebilirler.” Üstün-insanın bu eğitiminde ahlâkın sirkesi olmayacaktır. İstem sıkı bir düzene sokulacaktır, ama beden yerilmeyecektir. “Durmayın, raks edin güzel kızlar! Güzel ayak bilekli kızların düşmanı olarak, kötü gözle bakan oyun bozan yoktur karşımızda.” “Üstün-insan bile ayak bileklerinden hoşlanabilir.”
Böyle doğup büyüyen bir adam, iyi ve kötünün ötesindedir. Amacı gerektiriyorsa, ‘böse’ yani kötü olmaktan çekinmez. İyiden çok, korkusuz olur. “İyi nedir? Kahraman olmak iyidir.” “İyi nedir? İnsandaki iktidar duygusunu, iktidar istemini, iktidarın kendini arttıran şeydir. Schlecht, yani kötü nedir? Zayıflıktan gelen her şey.” Üstün-insan baskın belirtisi, amacı olduğu süre tehlike ve mücadele aşkıdır belki de. Her şeyden önce mutluluğu çoğunluğa bırakacaktır. “Zerdüşt uzun yolculuklara çıkanları, tehlikesiz yaşamayı sevmeyenleri severdi.”
Böylece çağımızda, nedenlerinin bayağı olmasına rağmen her türlü savaş iyidir. “İyi bir savaş her türlü nedeni iyi göğüsler.” Devrim bile iyidir; kendi başına değil ama. Çünkü yığınların hakîmiyeti kadar uğursuz bir şey olamaz. Devrimin iyi olmasının nedeni, mücadele anlarının ve fırsat bulamamış bireylerin gizli büyüklüğünü meydana çıkarmasıdır. Bu karışıklıktan, kendini gösterecek olan yıldız doğar. Fransız devriminin karmaşa ve saçmalığından Napolyon çıkmıştır. Rönesans şiddet ve düzensizliğinden, Avrupa’nın o ana kadar görmediği sayısız güçlü birey çıkmıştır.
Enerji, akıl ve gurur... Bunlardır, üstün-insanı yapan. Ama bunların uyumlu hâle getirilmeleri gerekir. Tutkular; isteklerin karmaşasını, kişiliğin gücüne uyduran büyük bir amaç uğruna seçilip birleştirildiklerinde, büyük güçler hâline gelirler. “Bitkilerin bahçıvanı olmayıp, toprağı olan düşünürlerin vay hallerine!” Dürtüleriyle hareket edenler kimlerdir? Zayıflar; dizginleme gücü nedir bilmezler çünkü. Hayır diyebilecek güç yoktur onlarda. Sürekli çatışma durumunda rûhu bozuk kişilerdir. İnsanın kendini disipline sokması budur işte. Ve en büyük şeydir. “Yığınlar içinde herhangi biri olmak istemeyen adam, kendine karşı rahat davranmayı bıraksın. Kişi, amacı için başkalarına özellikle de kendine sert davranmalıdır: Dosta ihânet dışında, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç gerek. Soyluluğun son örneği, üstün-insanın son formülü budur.”
Ancak böyle bir insanı emeklerimizin hedefi ve ödülü olarak görerek, hayatı sevebiliriz. “Öyle bir amacımız olmalı ki, onun uğruna birbirimizi sevelim.” Ya kendimiz büyük olalım ya da büyük olanın uşağı ve âleti olalım. Ne hoş bir görünümdü o milyonlarca Avrupalı, Bonaparte’ın amacına araç olup, onun adını seve seve anıp düşüp öldüklerinde! Belki aramızda anlayanlar, seviyesine ulaşamadığımız o kişinin, peygamberleri olabilir ve gelmesi için yolunu hazırlayabilir. Bizler, ülkeler ve zamanlarla ilgimiz olmadan, birbirimizden nice farklı olsak da, bu amaç için birleşebiliriz. Zerdüşt bu gizli yardımcıların, bu üstün-insanı sevenlerin seslerini duyabilse, acı da çekiyor olsa, kendi türküsünü söyler. “Siz bugünün yalnızları! Siz ayrı duranlar! Bir gün gelecek, birleşip bir ulus meydana getireceksiniz. Kendi kendinizi seçtiğiniz sizlerden seçkin bir ulus doğacaktır. Bu ulustan da üstün-insan çıkacak.”
Felsefenin Öyküsü - Will Durant
Türkçesi: Ender Gürol
ÜSTİNSAN
--------------------------------------------------------------------------------
Nietzsche'nin üstinsanı ile Amerikan karikatür dünyasında, peleriniyle gökyüzünde uçan Süpermen arasında kesinlikle hiçbir ilişki yoktur. Eğer üstinsan Nietzsche, isim babası olduğu bu mizahın en azından birazına sahip olsaydı, bu kendisi için iyi olabilirdi. Clark Kent hiç değilse, dünyadaki kötüleri ve iyileri etkisine sokmaya çalıştığı saf bir ahlakın adına çaışıyor. Nietzsche'nin üstinsanı bu tür zahmetlerde bulunmuyor bile. Onun üstinsanı için tek bir ahlaki prensip vardır: güç istemi. Ancak, Nietzsche'nin süpermeni, içinde en az o karikatür dünyasındaki kadar çok basit tiplerin bulunduğu bir dünyanın içinden doğuyor.
Üstinsan prototipi Nietzsche’nin dayanılmaz derecede sıkıcı, ama tehlikeli ve psikosomatik semptomları olan Zerdüşt’tür. İtiraf edilmeli ki, Zerdüşt ile ilgili hikâye mecazidir ve davranış kalıplarına işaret eder. Ama İsa peygamber de benzetmeler yaparak konuşurdu ve onun dağda verdiği vaazlarda da çocuksu bir yalınlık vardır. Onların derin anlamlarını idrak etmemiz ise, onlar üzerinde düşünmemize bağlıdır. Ne var ki Zerdüşt benzetmesi çocuksu bir basitliktedir, üstüne defalarca kafa patlatsanız da. Her şeye rağmen yine de önemli bir mesaj içerir. Nietzsche’nin vaazını yaptığı şey, Hıristiyanlık değerlerinin çöküşünden başka bir şey değildir: Ona göre her insan, tanrısız dünyasında, bulunduğu her eylemin tüm sorumluluğunu üstlenmelidir. Prangalara vurulmamış bir özgürlükte kendi değerlerini bulmalıdır. İster tanrısal, ister başka doğa güçleri tarafından olsun, bulunduğu eylemler için hiçbir ceza söz konusu değildir. Nietzsche bunda, 20. Yüzyıl insanının varoluşçu durumunu görüyordu. Ne yazık ki, bu tür koşullar altında nasıl davranılması gerektiği konusunda da görüşler belirmiştir. Nietzsche’ye göre, Zerdüşt’ün izlediği yol şeklinde gösterilen kuralları kendisine yön belleyecek insanlar üstinsan olacaklardı.
Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche kitaptaki kahramanı aracılığıyla şöyle der: "Maynun, insan için nedir ? Bir kahkaha veya acı veren bir utanç. Ve işte üstinsan için insan da böyledir: bir kahkaha veya acı veren bir utanç." (Zerdüşt’ün önsözü 3) Başka bir yerinde şöyle buyurur: "İnsanlığın hedefi onun sonu değil, olsa olsa insanlığın en iyi örnekleri olabilir." (Tarihin Yararı ve Zararı Üstüne, 9)
Nietzsche bu bağlamda akılsızca davranarak üstinsanını 'soyluluk' ve 'kan' gibi gevşek düşüncelerle birleştirir. Ama o, bunu ırkçı bir şekilde anlamamaktadır. 'Güç İstemi'nde şöyle yazar. "Sadece doğuştan ve soydan asillik vardır. (Ben burada 'von' ünvanından ve Gotha takviminden (ç.n. Doğu Almanya’da bir kent) bahsetmiyorum: Eşek olanlar için belirtme ihtiyacı duydum da)" Başka bir yerinde de şöyle der: "Platon, Pascal, Spinoza ve Goethe ‘den bahsettiğimde, onların kanının benimkinde gezdiğini biliyorum." Nietzsche’nin gözünde bir Yunanlı, bir Fransız, bir Portekiz Musevîsi ve bir Alman, üstinsan ile aynı derecede kan bağına sahip.
Buna rağmen ırkçı lobi Nietzsche’nin üstinsanını aldı be kendisinde yorumladı. Önce antisemitistler, sonra da faşistler işlerine gelen bölümlere atıfta bulundu. Düşüncelerinin gevşek bağı, ki Nietzsche’nin felsefi eylemi için bu tipik bir özellik, onun felaketi oldu.
Nietzsche’nin felsefesi gözden düştü, çünkü yirminci yüzyılın ilk yarısında grotesk bir şekilde kötüye kullanıldı. Bugün üstinsan hakkında, Nietzsche’nin onu anladığı şekilde konuşmak neredeyse imkânsız hale geldi.
Yazılarının poetik-fragmatik özelliği kasıtlı çarpıtmalar için ne yazık ki fazlaca bir hareket alanı tanımaktadır. Çok şükür ki Nietzsche bize üstinsanı gülünesi bir konuma çekebilmenin fırsatını da tanıdı -ki bu da günümüze en uygun düşen tepkidir belki de.
Kaynak: 90 dakikada NIETZSCHE
......................................................................
NIETZSCHE'in ÜSTİNSAN(LAR)I
Nietzsche'nin ‘Zerdüşt’ adlı büyük şiirinin üç bölümü de bir bilmeceyle açılır. Gördüğümüz gibi mesaj, ağaçlardan düşen incirlerin bulunduğu Sorrente'deki bahçelerde aklından şöyle geçmiştir.
"Eskiden Tanrı denirdi uzak denizlere bakarken, oysa ben, ‘Üstinsan’ demeyi öğrettim size.
Tanrı sanıdır; ama ben sizin sanınızın, yaratıcı iradenizden öteye gitmemesini istiyorum.
Siz bir Tanrı yaratabilir misiniz? -Öyleyse bana hiçbir Tanrı'nın sözünü etmeyin! Oysa ‘Üstinsan’ı pek güzel yaratabilirsiniz.
Belki siz kendiniz değil, kardeşlerim! Fakat siz ‘Üstinsan’ın babalarını ve atalarını yaratabilirsiniz."
Ağustos 1881'de uyarıcı ses, sonunda iyice etkisini gösterdi. 1882 yılında Lou Salomé'ye hitap eden kısa bir şiir, şimşekler çaktıran görünmemin öncesindeki ani sessizliğin en son anlarını betimler:
"Orada, öylece bekliyordum -amaçsız bir beleyiş, iyinin ve kötünün ötesinde kah ışığı kah gölgeyi, gölü, öğleden sonrayı, yönü olmayan zamanı tadıyordum.
Ve aniden arkadaş, bir ilk oldu.
Ve Zerdüşt benim önüme geçti."
Zerdüşt'ün, insan sayesinde Tanrılaştırıldığı yeni bir dini ilan eden kutsal bir kitap olduğunu, bu kitabın beşinci ‘İncil’ olduğunu ve gelecekteki insanlığın "kutsal müjdecisi" olduğunu ve taşkınlıklarının korkutmadığını birkaç arkadaşına kaçamaksız bir şekilde söylemiştir:
Önce Peter Gast'a yazdığı bir mektupta duyduğu sevinç esrikliğinden ve heyecanından sözeder:
"İşte sevgili arkadaşım! Ağustos güneşi tepemde parlıyor, yıl akıp geçiyor, dağlar ve ormanlar gün geçtikçe daha da dinginleşip sessizleşiyor. Düşüncelerimin ufkuna henüz tanımadığım düşünceler tırmanıyor. Ama ben hareketsiz huzuru korumak istiyorum... Ah! Arkadaşım, bazen tehlikeli bir yaşantı sürdüğüm düşüncesi aklıma geliyor. Çünkü, ben ‘patlayabilen makinelerden birisiyim.’ Duygularımın yoğunluğu beni korkuttuğu gibi aynı zamanda da güldürüyor..."
Daha sonra Lou Salomé'ye de biraz daha fazla gizemli fakat anlaşılabilir bir şiir gönderir:
"Arkadaş, der Colomb,
Artık hiçbir Cenovalı'ya güvenme.
O gözüne her zaman derin ufukları kestirir
Ve her zaman en uzak ufuklar onu çekerler!
Çok uzaklara uzanmaya ve zamanın derinliğine
Sevdiğini beraberinde sürüklemeye çalışır;
Etrafımızda büyük sonsuzluk."
Bu sonsuzluk içinde yok olduğumuz sonsuzluktur. Denizcinin sevinci, dansçının saf gülüşü, kâhinin muzaffer kavrayışlığı, arkadaşlığın yüzüstü bıraktığı ve aşkın kapısını hiç çalmadığı bu insanın tasalarını hafifletir.
Daha sonra, Malvida von Meysenburg'a daha açık olan bir mektup yazar:
"Bütün dinlere meydan okudum ve yeni bir kutsal kitap yaptım; benim yeni kitabım, dinde gülmeye daha fazla izin verdiği halde, diğer kitaplar kadar ciddi bir kitaptır."
Öteki dünya ve onun tüm hayaletleri artık yok olmuşlardır; geriye, yazgımızın oynadığı bu dünya kalır. Ama hareketlerimiz bu dünyada, daha önce sahip olmadıkları bir yoğunluk ve değer kazanmışlardır. Çünkü gelecek, bizim, yalnızca bizim, cesur kâşiflerin, şair ve peygamberlerin, yeni Tanrıların heykellerini yapan heykeltıraşların buyruğu altındadır. İnsanlığın ya da onun argonotlarının içine gireceği yolun açılabilmesi için birçok riski göze almak, birçok tehlikelere göğüs germek ve yanlış adım atmamaya çok dikkat etmek gerekir. ‘Üstinsan’a giden yol o kadar zahmetli ve o kadar da bir yoldur ki, altında uçurumların bulunduğu ya da tek bir ipten yapılmış bir köprüyle karşılaştırılabilir:
"İnsan, hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran bir iptir, uçurumun üzerinde duran bir iptir... İnsanın büyüklüğü onun bir amaç değil de bir köprü olmasıdır. İnsanda sevebileceğimiz şey ise, onun bir geçiş ya da düşüş olmasıdır."
Eğer vazgeçip sürüye katılırsa, eğer güvenliğini, durmadan yinelenen tehlikelere tercih ederse, yalnızlığın yüceliğini reddederek arkadaşlarının ısrarlarına dayanamazsa bir düşüş söz konusu olur.
Bu, Kolomb'un yol arkadaşlarının geriye, Akdeniz'in güvenli koylarına dönmelerini kışkırtan "kötülük eğilimlerinin" ilki ve en ısrarcısıdır:
"Bütün varlıklar şimdiye dek kendilerinden öte bir şey yaratmışlardır: Peki siz bu büyük yükselişin inişi olmak ve insanı altedecek yerde hayvanlara mı dönmek istiyorsunuz?"
Nietzsche aynı serüvene katılacak olan tanımadığı arkadaşlarını uyarmamak için bu kötü eğilimi iyice öğrenmiştir:
"Her yıl benim için gittikçe daha da ağırlaşıyor...
Hastalığın en berbat, en acı verici dönemleri bile varlığımda şu an olduğu kadar çekilmez ve umutsuz olmamışlardır. Ne olmuştur? Şimdiye kadar güven duyduğum insanlardan beni koparan gün gelmiştir. Biri sırtını dönüp gider, öteki başka yere gider, herkes kendi küçük sürüsünü bulur, en bağımsız olan hiç kimseyi bulmaz ve karede yalnız kalır."
Ama gerçekte acı çekiyordu, çünkü bu kesin ayrılış hiç de ona göre değildi. "Sevinçli Bilim"de bulunan bir metin, hiçbir şeyin, insanın kendisini tecrit edilmiş gibi duyumsamasından daha korkunç olmadığını söyler. İnsanın kendi kendisiyle kalması günâhların en kötüsüdür. "Cüzi iradenin vicdanla komşuluk yaptığı" ve sürüyü rahatsız edenlerin vicdan azabı duygusuyla cezalandırıldıkları zamanlar geride kalmıştır. Bilinçli olunabilir ve vicdan azabının kaynakları öğrenilebilir. Daha sonra Kafka'da Nietzsche gibi bunun denemesini yapacaktır. Bilinç, bilinmeyen yüzlerin yansıdığı çok cepheli bir aynadır, unutulmuş seslerin yankısının hâlâ sürdüğü bir mağaradır. Yolundan dönenin vay haline! Tehditlerle dolu olan bu sesleri dinleyenin vay haline!
Eğer insan, şeytanına kulak kabartmayı kabul eder ve onun eline düşerse, ortaya yeni tehlikeler çıkıveriri: Örneğin, Zerdüşt'ün dağılmış bedenini topladığı zavallı ip cambazı gibi. Bu bölüm anlatılırken anlamı bilinmez. Oysa Nietzsche yalnızca bilmecelerle konuştuğunu bize bildirir, yorum hataları yapabileceğimizi önceden bize söyler. O zaman prizmanın arkasında kalarak yanlış yorumlanan gerçeği kavramaya çalışalım.
Nietzsche çocukken bir ip cambazının gösterisine tanık olur. Bu sahne cambazın düşmesiyle son bulur? Her halükârda onun içi titremiştir. Bu resim onun bilincine yer etmiş ve daha sonra yazgısının simgesi olmuştur. Etrafında, Fex Vadisi'nin yalnızlıklarında Kuzey rüzgârının kamçıladığı sarhoş dansçı Ezé kayalıklarına tırmanırken, fırtına çam ağaçlarını köklerinden sökmekte ve tepelerden aşağıya koca kayalar düşmektedir. Ama tüm bunlar onun yüzündeki esin gülüşünü silemiyorlardı. Stendhal'de buna benzer bir anıyı "Kırmızı ve Siyah" adlı romanında yazmamış mıydı?
Belki biraz da Wagner'in Tribschen'deki o güzel günlerde bitirdiği ‘Usta Şarkıcılar’ adlı yapıtı onu etkilemişti. Öbür dramlar ile bu opera arasındaki fark, bu operanın müzikal bir komedi gibi sunulmasıydı. Hafif ve rahatlatıcıydı. Walther bir ilkbahar ozanıydı ve yoluna bir ozanın yoluna çıkabilecek en büyük tehlike çıkar: Onu ve şarkısını karikatürize eden komik bir ozan. Bununla birlikte ip cambazı, uzaktan bakıldığında ‘Üstinsan’ın betimlemesini çiziyordu. Boşluğun üzerinde yalnızca el yordamıyla yol alıyordu. Bu korkunun ve yüksekliğin kurbanıdır. Eğer gerekli güvene sahip olursa, onunla ve onun gereksiz yürekliliğiyle alay eden şarlatanı görmez.
Oysa Zerdüşt şöyle buyuruyordu:
"Derken bütün ağızları susturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran bir şey oldu. Çünkü bu arada ip cambazı oyununa başlamıştı: Küçük kapıdan çıkmış, iki kule arasına ve pazar yerinin ve halkın üstüne gerili bir ip boyunca ilerliyordu. Tam yarı yoldayken, küçük kapı bir daha açıldı ve alaca bulaca giysiler içinde soytarıya benzer biri uğradı dışarı ve öncekinin ardından hızlı hızlı yürüdü. ‘İleri, seni topal seni, seni saz benizli seni!
Yoksa ayağımın altına alırım seni ha! Bu kuleler arasında ne işin var? Senin yerin kulenin içi, kilitlemeli seni, kendinden üstün olanın yolunu tıkıyorsun!’ -Her sözle birlikte gittikçe yaklaşıyordu ötekine: Fakat bir adım kala, bütün ağızlarısusturan ve bütün gözleri faltaşı gibi açtıran o şey oldu: Şeytanımsı bir çığlık kopardı ve yolunu tıkayan adamın üzerine atladı. Fakat beriki, rakibinin kazandığını görünce, başı döndü ve ipini şaşırdı. Attığı sırığını sanki bir kol ve bacak çevrintisi gibi, sırıktan daha tez, daldı derine. Pazar yeri ve halk, fırtınaya uğramış deniz gibiydi: Kalabalık darmadağın olmuş, hele gövdenin düşeceği yer de, bir birine girmişti."
Bu soytarı ne gibi bir tehdit savurmuştu da ip cambazı buna dayanabilmişti? Soytarının aklı bir an başına geldiğinde bunu Zerdüşt'e itiraf eder. Eski batıl inançlar onu felç etmişti. Yalnızca böylesi korkularını aşan bir insan maceraya atılmayı deneyebilir... Yalnızca böyle bir insan hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında gerili duran ipin üstüne çıkma riskini göze alabilir. İşte zavallı adam küçük kapıdan çıkarken peygamberin atlattığı budur. Hayvan ile ‘Üstinsan’ arasında geçilmesi gereken bu ipten "ya da bu köprüden" başka bir şey yoktur. Bilincimizde bize katılmak isteyen bir sürü boş hayal vardır: Toplumun elinde bunlardan işine gelenleri ortak noktada buluşturan değişik olanaklar vardır. Zerdüşt kentin kapılarına geldiğinde, soytarı bunu ona söyler:
"Git bu kentten Zerdüşt: Senden nefret eden pek çok kişi burada. İyilerle doğrular senden nefret ediyorlar ve seni düşman ve kendilerini horgören biri sayıyorlar. Dine inananlar senden nefret ediyorlar, seni kalabalık için tehlike sayıyorlar. Talihin varmış ki sana güldüler: Gerçek soytarı gibi konuştun Talihin varmış ki şu ölü köpekle arkadaşlık ettin. Böylece alçalarak yakayı kurtardın bugün. Ama git bu kentten, yoksa yarın üstünden atlarım, -tıpkı bir diri bir ölünün üstünden nasıl atlarsa."
Zerdüşt vazgeçmeyecektir. ‘Zaman Makinesi’ onu en uzaktaki geleceklere götürecektir. Geri döndüğü zaman gördüğü "medeniyetin" komik bir görünüşü vardır. Aslında bu, soytarılardan oluşan bir uygarlıktır.
İşte soytarılar böyledir, geçici varlıklardır. Bu insanların kafaları batıl inançlarla doludur. Zaten bu yüzden bin bir türlü çiğ renklerle resimlenmiştir. "Verimsizdirler", bu nedenle güvenleri de yoktur. Oysa yaratmak isteyen kişinin hayalleri ve yıldızları vardır. Yaratıcılar ve peygamberler ‘Üstinsan’ın atalarıdırlar ve dünyaların en iyisinde yer alan tatmin olmuş bir insanlığın babaları olacaklarıdır. Tam bir eşitliğin hüküm süreceği tek sürüde hiçbir çoban olmayacaktır. Aynı yerde yemek yemek, tatlı ve güven verici sıcaklığı elde etmek için birbirine sokulmak, "son" insanların ideali işte budur.
Nietzsche'nin, medeni toplumlarımızda çocuklara önerilen sahte erdemler ile acı acı alay etmeyi iyi becerdiğini kabul etmek gerekir: Hicvi, kendisinin hocası olan Fransız ahlakçılarının hicvini geçer: La Rochefoucauld, Vauvenargues bazen Chamfort ve özellikle Voltaire ve Stendhal. Sertlik bakımından hicvi, yanlış tanıdığı Flaubert'in sertliğine eşittir. İnsanların sonuncusu, düşüş yönünde olan bir evrimin sonunda, iyi insanın en son kişileştirilmesidir. Nietzsche bize bu "sahte cesur insanın" portresini çizmek için Rochefoucauld'un kullandığı çizgileri kullanır. Bu "küçük insanlarda" hiçbir erkeksi erdem, bir kahramanda bulunması gereken hiçbir kaliteyi bulamayız.
Bu "küçük insanların" arasında çok fazla yalan mevcuttur ve yine bu küçük insanların arasında içtenlikli komedyenler çok azdır. Bu sahte erdemli insanların en büyük bölümü kendilerini, onlara boyun eğen insanlardan üstün gören insanlardan oluşur. Boyun eğen insanlar kendi "iyilikleri" ve ruh sağlıkları için boyun eğerler!
"Hizmet ediyorum, hizmet ediyorsun, hizmet ediyoruz, işte bu ‘yönetenlerin’ iki yüzlü ezgisidir. Ve ilk sahibi, ilk hizmetkâr olanların vay haline.
Dürüsttürler, başkalarına karşı yumuşak başlıdırlar, kum taneleri birbirlerine karşı da dürüst ve yumuşak başlıdırlar.
Kimsenin onlara bir kötülük yapmaması için, başkalarına karşı çok ince davranır ve iyilik yaparlar.
Güçten ve canlılıktan yoksun oldukları için hizmet severlerdir. Sonuç olarak ‘korkaklığa’ erdem derler."
"Ahlakın Soykütüğü Üzerine"de Nietzsche bize kaynağı hınç olan bu aktarmaların analizini verir.
"Oysa soylu doğan kişi tamamen güven içinde ve kendisine karşı dürüst bir şekilde yaşar, hınç dolu insan ise kendisine karşı ne dürüst, ne saf, ne de açık yüreklidir. Karanlık bir ruha sahiptir ve gizli köşeleri, gizli kapıları sever; gizli olan her şey onun hoşuna gider, çünkü güvenliğini burada bulur. Hınç dolu insanlardan oluşan ırk, herhangi bir soylu ırktan daha dikkatli olacaktır. Ayrıca dikkate o kadar fazla bir önem verecektir ki, onu var olmanın ilk koşulu olarak görecektir."
Böylece Hegel'in, köleler ve sahipler diyalektiğinin yerine, Nietzsche iki yönlü bir diyalektik koyacaktır: Köleler arasında yapay bir hiyerarşi kuracak ve bunlar sonuçta, her şeyden önce zorba olan devlete boyun eğeceklerdir. Bu diyalektiğin ikinci yönü ise, yaşamın istekleri üzerine kurulu verimli bir eşitsizliği ellerinde bulunduran sahipler ve soylular arasındadır.
Temmuz 1887'de "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"ye eklenen önsöz çok aydınlatıcıdır. Kötülük düşüncesinin Nietzsche'de çocukluğundan beri bir takıntı haline geldiğini biliyoruz. Ancak bir gün gelir ve Nietzsche kötülüğün kaynağını aramaktan vazgeçer. Bunun devamında, kötülük ve iyilik, "Masum" bir oluşumun değişiklikleri için gerekli olan kesin değerler olmaktan çıkarlar. Böylece, kendi kendisine şu temel soruyu sorar:
İnsan hangi koşullarda bu iki oluşumu: "İyi ve kötü"yü kullanır? Bunların değerleri nedir? Üzüntü belirtileri midirler? Ya da yaşama isteğine ihanet mi ediyorlardır?
Nietzsche "İnsanca, Pek İnsanca"yı yazdığında onun Paul Reé'den etkilendiği söylenir. Nietzsche ise bunu reddederek, bu yapıtın Voltaire'e ithaf ettiğini açıklar.
Paul Reé'nin kendi felsefesinde hiçbir etki yapamayacağını bir kez daha vurgular. Nietzsche "soylu" insanı, "iyi" insanın karşısına koyacaktır.
Bu psikolojik sorunun üzerine yeniden eğilip, 1887 yılında "Anti-Christ" adlı yapıtını yazar:
"Almanlar Avrupa'da son büyük ürünün hasadına engel oldular: Rönesans. Rönesans'ın ne olduğu anlaşılacak mıdır? Kuşkusuz yalnızca Burckhardt ve Stendhal bunu çok iyi anlamışlardı."
Ancak Reform yengin çıkar ve böylece modern dünyanın isteklerine uyumlu bir kültürün düşünce ve törelerinin evrimini engelleyen eski değerleri Luther yeniden kurar. "Üç Metamorfoz"da Nietzsche tüm değerlerin göreceli olduklarının altını çizer. Bu değerlerin kültür seviyesine bağlı olduklarını, insanlığın ulaşmış olduğu gelişim ile bağlantılı olduklarını vurgular. Kendi kendini disiplin altında tutamayan, anarşik içgüdülerini kontrol edemeyen insan, semer vurulmayı kabul etmelidir. O zamana kadar "adalet" olarak adlandırılan dengeyi, "isyan" yeniden gözden geçirmeyi sağlar. "İsyan", eski ve yeni putları yıkar yıkmaz, "aralarında en kötüsü olan: ‘Devlet’ ve onun çelikten korsesi' üçüncü değişim" mümkün olabilir. İşte o zaman gerçek özerklik söz konusudur:
"Aslan henüz yeni değerleri yaratamaz ancak aslanın doğarken başarabileceği, yeni bir varoluş için kendisini özgürleştirmektir.
Aslanın gereksinimi olan, göreve karşı gelme pahasına da olsa, kendisini serbest bırakmaktır."
Ancak, varlıkların en hafifi, en temizi ve en iyisi kaba kabuğunu kırıp ortaya çıkıveriri:
"Çoçuk, masumiyet ve unutmadır. O bir yenilenme ve oyundur, kendi ekseni etrafında dönen bir tekerlektir, ilk hareket, bir olumluluktur."
Kuşkusuz çocuk bir oyundur, ama ciddi bir oyun. Çocuğun dünyalar yaratma yetisi vardır. Dehanın yarattıkları arasında zorlanmadan yolculuk edebilir. "Canlılık" ve "yaratıklar" bize, ‘Üstinsan’ın simetrik olmayan yüzünü sunarlar. Bizim kurtulmak ve kendimizi aşmak isteğimizi uyandıran canlılıktır:
"Yaşam bunu öğretmişti bana bir zamanlar: 'Ben de yüreklerinizin bilmecesini bununla çözüyorum.'
Gerçek, size diyorum: Geçici olmayan iyi ve kötü yoktur. Onlar kendi isteğiyle, hep yeni baştan altetmelidirler kendilerini.
Siz değerlerinizle, iyi ve kötü üstüne öğretilerinizle güç gösterirseniz, ey değer biçenler: Bu sizin gizli sevginizdir, gönüllerinizin parıldaması, titremesi ve taşmasıdır."
Yaratan irade yıkıcıdır. Eski bir dünyanın yıkıntılarının üzerine yeni bir dünya inşa eder. ‘Üstinsan’ın portresi biraz belirsizdir. İki betimleme arasında gidip gelir. Daha doğrusu bu portrenin çizgileri Nietzsche'nin düşünceleriyle bir zıtlık oluşturmaktadır: Sürünün güven verici sıcaklığından yararlanmak için hemcinslerine sokulmaktan hoşnutluk duyan insan, aslında her hareketini korku yüzünden yapan iyi ve sahte merhametli insandı...
Nietzsche'ye hayranlık duyulan nokta onun, hata duygusuyla kemirilen, kötü bir bilinçlenmeyle yıpratılan, her türlü korkaklığa hazır olan ve kendi kendisini terk ederek yenik düşen bizim batı toplumumuzu vuran hastalığı tanımlamaktaki zenginliktir. Batı uygarlığının hastalıklarının sorumluluğunu Hıristiyanlığa yükler. Gerçekte suçladığı da kendi kültürel değerlerinden, hatta kendi kişiliğinden yana kuşkuya kapılan ve çözümü dinin anormal biçimde yorumlanmasında bulan çağımızın hasta insanıydı.
M. de Saci, Pascal'ı dinlerken hayret ediyordu. Kendi kendisinin canını yakan ve dikenler tarafından vücudunun her bir tarafı yırtılan bu filozofa acıyordu. En büyük kötülüğü yapan romanlar gerçeği abartısız bir şekilde gözler önüne seren katı ve doğru yazılar değildir.
Gerçek kötülüğü yapanlar, "yeraltı" adamının saklandığı labirentin tüm ayrıntılarını anlatmaktan büyük bir zevk alan bu sahte-gerçekçi filmler ve yazılardır. Yoksunluklarının sergilendiği bu gösteriyi beğeniyle izleyen ve bunu kendisine iş edinen insan, kendisini isteyerek mağaraya kapatıp kötü sırlarını yineleyip durur. Anormal zevklerin temini için Hıristiyanlığa çağrıda bulunur. İki yüzlü ve sahte duygularını "erdem" olarak nitelendirir. Bu türdeki insanların çoğalması Nietzsche'yi kaygılandırıyordu.
Ama hiçliğin ve çöküşlüğün kötülüklerini ustalıkla kınıyorsa, bizim için ne büyük bir tehlike oluşturduklarını önceden görüyorsa da, bundan böyle bizim bugünümüzü koşullandıran geleceğin yalnızca bir bölümünü aydınlatabiliyordu. "Üstinsanın" iki yüzü arasında duraksamaktaydı. Rönesans insanının yüzü ya da devrim insanının yüzü: Tutkularını engellemeyen Sézar Borgia, Mirabeau ya da Napolyon gibi ve yaratıcı sanatçılar; Beethoven, Hölderlin ve bir dönemin Wagner'i gibi... Birincisi, "Ahlakın Soykütüğü Üzerine"nin tanımladığı soylu kahraman. İkincisi, iki dünyanın sınırında ayakta duran peygamber, yaşamını tehlikeli denizlere açılarak tehlikeye sokan gezgin, altın postun, dehanın fatihi...
İkinci bir soru daha: Nietzsche günün birinde ‘Üstinsan’ların birbirleriyle karşılaşıp, işbirliği yaparak kuracakları topluluğu nasıl karşılayacaktı? Bu noktada Nietzsche pek aydınlatıcı olmamıştır ve zaten olamazdı da. Aslında görünen şudur ki, ‘Üstinsan’lar -her biri kendi özgünlüğü içinde kapalı olan ve bilgi seviyesinin mükemmelliği sayesinde kendi kendisine yeterli olan- yalnızca birbirlerine olan yakınlıkları sayesinde birleşebilirler. Bu birleşme sonucunda, antik sitelerin modelinde bir gelecek zaman topluluğu ortaya çıkar. İnsanın kişiliğini kaybetmeye mahkûm olduğu izlenimi uyandıran büyük çalkantılara doğru yürüyor muyuz? Oysa ‘Üstinsan’ın evreninde, aristokrat topluluğun yoğunlaşma ve yaratıcılık çabalarının en uç noktasında doğması gerekir. Sonuç olarak, eşitsizliklerin ortadan kaldırılamadığı bu dünyada hayvanlık seviyesini ancak aşabilmiş (hâlâ bu seviyeye gerileme eğilimi olan) günümüz insanının durumu ne olacak? Nietzsche gelecek zaman insanının korkunç tablosunu, tıpkı Wells ve Aldous Huxley'in bilimkurgu romanlarında yaptıkları gibi kendisine mi mal edecektir? Körü körüne merhameti kınadığı halde gerçek ve cesur bir iyiliği de yadsımaz, tıpkı kendi kendisini katı olmaya zorlayan bir arkadaşım iyiliği gibi. Belki yazarı öldükten sonra yayımlanan yapıtlarında bulunan özdeyişlerinde umut ve korkularını okuyabiliriz. Bu özdeyişler, eğitmen Nietzsche adını alabilecek başka bir kitaba konu olabilirler. Nietzsche'nin tanısına olan güvenine bir kez daha hayranlık duyalım. Gelecek yüzyıldaki Avrupa'nın durumu erkek erdemini yine değerli kılacaktır. Çünkü o zamanda sonsuz bir tehlike içinde yaşayacağız.
Dürüst ve cesur insanların, kahramanların ortaya çıkması gerekiyor. Bununla birlikte, ortak bir eğilimin en alt seviyede benzeşenlerin bulunduğu bir kültürün de ortaya çıkması gerekir. Zaten Nietzsche'ye göre -üstün bölgelerde, karşılıklı ve sürekli bir bağımlılık- kurulmuş gibi gözüküyordu:
"Bu milli aptallıklar bitsin artık! Özellikle Avrupa ayaktakımının kollarına düşmesin: Fakirler zenginlere karşı verdikleri mücadeleye gömülmekten asla vazgeçmesin. Aksi takdirde hem halkı, hem de kültürü çürüyecektir. Çin ve Hindistan'ı sömürgeleştirdikten sonra, kendisine de egemen olacak uçsuz bucaksız Rusya ile yüzeyselliğe mahkûm olan Amerika arasında bocalayıp duracaktır! Geceden önceki son şimşek, bu kez korkusunu itiraf ederek, şöyle bağırır: Devam etmesi gerekeni zamanında kurtarın."
Bu gerçekleşmesi yakın olan korkunç bir tanıdır. Ancak bu trajik durum, edilen öğütlerden, Nietzsche'nin keşfedeceği ‘Sonsuz Dönüş’lerden birisinin kaçınılmaz sonucu değil midir
“Hapishanenin Doğuşu” adlı esinde Michel Foucault ’nun araştırdığı konunun temelinde, bugün hapishaneyi hapishane yapan hukuki dayanakların neler olduğu bunların tarih içerisinde geçirmiş olduğu evrimleri gözler önüne sermektir.
Her tarihi oluşum kendi iktidar ve kendi direnme biçimlerini açığa çıkarmaktadır. Eski direnme güçleri ve odakları ile yeni tip iktidar ile mücadele etmek ancak, kaos yaratır. Yeni iktidar biçimlerine yeni direnme biçimleri yeni öznellikler gerekmektedir. Eserinin, son cümlesinde de belirttiği gibi Foucault, “Modern toplumda iktidarın olgunlaşması ve bilginin oluşumu konularında ki çeşitli incelemelere tarihsel arka planının oluşumuna hizmet etmesi” ni hedeflemiştir.
Ölüm Cezalarından, bedenin azap çektirilen bir nesne olmasından, Bedenin iktidarın gücü ile nasıl gözetim altına alınmasına, bedeni kapatma ve toplumdan suçu veya suçluyu ayırmanın mümkün bir başka yolu olan hapishane cezalarına geçişi anlatan bir eserdir.
1-Tarihçesi.
Tarihte ölüm cezasının gelişimi, genel anlamda infazın gelişimi ile koşutluk gösterir, bir başka deyişle cezalandırma hakkı ile birlikte gelişen yerine getirmenin (infaz) ortaya çıkışı ve ölüm cezasının ortaya çıkışı arasında çok fazla bir zaman dilimi yoktur. Geçmişte ilk olarak cezalandırma hakkı ve infaz hakkını kendinde gören imparatorlar için en kolay infaz şekli, suç işleyen kişinin bedensel varlığının ortadan kaldırılmasıydı. Bu anlamda hemen hemen her insanoğlu gibi o dönemin infaz görevlilerini temsil eden imparatorlar da en kolay yolu seçerek suçlu kişinin bedenini çeşitli yollarla yok etmeyi yeğlemişlerdi.
Ölüm cezası, tarihte ilk önceleri, suçluya azap çektirdikten sonra çeşitli şekillerde hayatına son verme amacını taşıyordu ve genel olarak ölüm cezası, yarı bele kadar toprağa gömüp taşlamak, çarmıha germek ve taşlatmak, diri diri yakmak, vahşi hayvanlara parçalatmak, atlara çektirerek parçalatmak, uçurumdan atmak, boğmak, suda boğmak gibi biçimlerde yerine getiriliyordu, fakat zamanla insanlığın gösterdiği gelişmeler ve azap çektirmenin toplum üzerinde ters tepkisi sonucu, azap çektirerek hayata son vermekten vazgeçilerek bedene fazlaca dokunmadan anlık ölüm biçimine bürünmüştür. Avrupa’da Mart 1792 yılından itibaren, bu amaçla, ölüm cezalarının infazında giyotin kullanılmaya başlanmıştır. Zamanla ölüm cezasının infazında anlık ölüm uygulaması yerleşmiş ve giyotinle öldürmenin yanında ölüm cezası balta veya kılıçla kafa kesmek (örneğin Batı Almanya), asmak (örneğin Türkiye, İngiltere, Rusya), kurşuna dizmek (örneğin İtalya, Norveç), elektrik vererek veya zehirli gazla (örneğin ABD’nin bazı eyaletlerinde) biçiminde uygulanır duruma gelmiştir.
1764 yılında, Beccaria’nın ilk kez ölüm cezasının kaldırılması düşüncesini ortaya attığı tarihten bu yana, günümüzün çağdaş dünyasında yaşamını sürdüren çağdaş toplumlar, ölüm cezasını mevzuatlarından çıkarma eğilimindedirler ve bir çok ülke bu cezayı kaldırmış durumdadır. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile Türkiye'de de ölüm cezasının sadece savaş ve yakın savaş tehdidi halinde ve terör suçlarında uygulanacağı, bunların dışında ölüm cezasının kaldırıldığı düzenlenmiştir.
2-Hukuki Niteliği.
Ölüm cezasının ceza olup olmadığı ve meşru olup olmadığı konusunda çok ciddi tartışmalar olmuştur ve bu tartışmalar insanlığın gelişimiyle artarak süregelmiştir. Cezanın özellikleri ile amacını birlikte değerlendirdiğimizde, ölüm cezasının çağdaş anlamdaki bir cezada bulunması gereken unsurları taşımadığının farkına varmamız güç olmaz.
Genel anlamda cezayı, cezalandırılma yeteneği olan bir kişiye, kanunun suç saydığı eyleminden dolayı, ıslah edici ve toplumda suçluluğu önleyici bir niteliğe sahip olacak şekilde, kanun tarafından düzenlenmiş olan ve yargısal bir işlemle belirlenerek uygulanan yaptırım olarak tanımladığımıza göre; ölüm cezasına çarptırılan ve cezası infaz edilen kişinin, ıslah edilerek topluma kazandırılmasının ve tekrar suç işlemekten alıkonulmasının (özel önleme) mümkün olmadığı dikkate alındığında, çağdaş bir ceza niteliği taşımadığı sonucuna varabiliriz. Bunun yanında çağdaş ceza anlayışına göre cezada bulunması gereken insancıllık, geri alınabilirlik ve özel önleme ve ıslah edicilik özellikler de ölüm cezasında yoktur. Nitekim, ölüm cezasının kaldırılması gerekliliğini ilk olarak ortaya atan Beccaria’nın dediği gibi, ölüm cezası, "asla insanları daha iyi hale getirmemiştir.
3- Ölüm Cezası Hakkındaki Görüşler.
Ölüm cezası, belki de hukukta en çok tartışılan ceza olmuştur ve hakkında tarih boyunca çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan ölüm cezasının lehinde olanlar, bu ceza ile aynı tarihi paylaşıyor olmalarına rağmen; aleyhindeki görüşler, 18. yüzyıldan sonra dile getirilmeye başlanmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, ilk kez ünlü ceza hukukçusu Beccaria tarafından dile getirilen aleyhteki görüşler zamanla Voltaire, Ciamarelli, Victor Hugo gibi düşünürlerce de savunularak destek bulmuştur ve bu gelişimin sonucunda pek çok çağdaş ülkede ya tamamen kaldırılmış, ya çok sınırlı suçlara özgü olarak uygulamada kalmış ya da mevzuatta yer olmasına rağmen eylemli olarak uygulanmaz hale gelmiştir. Ülkemizde de ölüm cezası hakkında çok tartışmalar yaşanmış ve bunların sonucunda, 1997 tarihli TCK Ön tasarısında ölüm cezası kaldırılarak yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirilmesi düzenlenmiştir. Ekim 2001 ayında yapılan Anayasa değişikliği ile de, ölüm cezası savaş, yakın savaş tehdidi hali ve terör suçları dışında kaldırılarak anayasal zemin hazırlanmıştır.
Ölüm cezası hakkında ileri sürülen görüşleri öğreti ve uygulama açısından iki başlık altında ele almak mümkündür.
Ölüm cezası, öğretide çok hararetli tartışmalar yaratmıştır ve bu tartışmalar sonucunda ortaya atılan fikirleri ölüm cezasının lehinde ve aleyhinde olan fikirler olarak iki başlık altında incelemek daha doğru olacaktır.
Zorunlu Ceza Görüşü.
Açıklaması
Oldukça çok taraftar bulan bu düşünceye göre, ölüm cezasının meşruluğu zorunlu ceza olmasından gelir ve haklılığı konusunda tereddüt edilmez, meşru müdafaa noktasında nasıl yaşam hakkı savunulamıyorsa, devletin zorunluluğa dayanan ceza verme hakkı karşısında da (ölüm cezası aleyhinde) düşünce savunulamaz. Toplumun korunmasında özgürlüğü bağlayıcı cezalar yetersiz kalıyorsa, ölüm cezası zorunluluk gösterir ve bu noktada meşrulaşır.
Hatta bir düşünüre göre acı, kan ve ölüm, ulusların hayatı için şarttır, ölüm cezası olmasaydı. Socrates ve İsa var olamazdı. Zorunlu ceza fikrini savunanlar arasında bazı farklı düşünceler de yer almıştır. Örneğin Garraud’a göre; toplum için zorunluluk göstermeyen ölüm cezası meşru sayılmaz ve sadece soyut gerekçelerle bu ceza savunulamaz. Toplumun genel eğilimi ölüm cezasının varlığını veya kaldırılmasını belirler. Clerc de ölüm cezasının meşruluğunun içinde bulunulan zamanki toplumun örf ve adetlerine göre değerlendirmesi gerektiği kanısındadır. Ferri, ölüm cezasının doğada var olduğunu ve kesinlikle hukuka aykırılık oluşturmadığını, meşru müdafaada olduğu gibi ölümün haklı olduğu durumda ölüm cezasının da haklı olduğunu, fakat buna rağmen en son ve istisnai bir çare olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur. Bettiol ise toplumu koruma kavramı ile sosyal zorunluluk kavramını ayırma güçlüğünden hareket ederek ölüm cezasının meşruluğunu ileri sürmüştür. Braas’a göre, ölüm cezası meşrudur, fakat sosyal gereksinimler göz önüne alınarak uygulanmalıdır. Manzini’ye göre ise; ölüm cezasının mantıksal ve faydacı tarafı dikkate alındığında, siyasi amaçlar, önyargılar ve duygusal nedenlerin dışında aleyhinde ileri sürülen gerekçelerin inandırıcılığı yoktur.
Eleştirisi
Zorunluluk görüşünü savunanların ortak noktaları, bu cezanın toplum için zorunluluk oluşturmasıdır. Fakat zorunluluk nedir, kapsamı nedir, toplumlar için ne zorunludur, ne zorunlu değildir, zorunluluğun sınırları nerede başlar, nerede biter sorularına kesin ve şüpheden uzak bir biçimde net cevaplar verebilmenin güçlüğü ortadadır. İşte bu noktada zorunluluk kavramının göreliliği (izafiliği) ortaya çıkar ki, her toplum için göreceli bir kavram olan zorunluluğu açıklamak güçleşir. Faydacı bir ölçüt olan zorunluluk kavramına dayanarak, korkunç bir olay olan ölümü meşru kılmanın mantıksal bir savunusu olamaz. Toplumların gelişmesiyle zaten önemini kaybeden ölüm cezasının, hukuki anlamda kesin olarak açıklanamayan zorunluluk fikrini terk ederek, uygarlığın suçlara karşı bulacağı daha çağdaş cezaların gerekliliği üzerinde tartışmanın daha doğru olacağı kanısındayız. Ölüm cezasını, hasta toplumun ilacı olarak kabul eden Montesquieu’ya katılmak olanak dışıdır.
Prins, ölüm cezası zorunlu olamayacağı, zira müebbet hapis cezasının en tehlikeli suçlular için bile yeterli bir ceza olduğu görüşündedir ve bunu çok çarpıcı bir örnekle şöyle açıklar; bir avcı vahşi ormanda bir pantere rastlarsa, onu tereddüt etmeden öldürür, fakat onu bir kafesin demir parmaklıkları arasında görürse öldürmez, zira panter kuvvetsiz hale gelmiştir ve insan öldürmek için öldürmez. Pons’a göre ise, ölüm cezası zayıf bir devletin güç gösterisidir ve öldürmekten başka biçimde suçu önleyemediğini itiraf etmesidir.
Cengiz Bardak’a göre; zorunlu ceza görüşü kabul edilse bile suçun işlenmesinde devletin sorumluluğunun olduğu göz ardı edilmemelidir. Suçluyu suça iten sebeplerin çoğunda devletin ona vermediği eğitim, sosyal ve ekonomik imkansızlıklar yatmaktadır. Bu konuya değindikten sonra Foucault’nun Bu konu hakkında neler düşündüğüne artık geçebileceğimizi düşünüyorum.
Mahkumların Bedeni
Bu kitabın amacı; modern ruhun ve yeni yargılama erkinin birbiriyle bağlantılı tarihini; cezalandırma erkinin desteklerini bulduğu, meşruluk noktalarını sağladığı, etkilerini yaydığı ve onun aşırı özgürlüğünü maskeleyen , bugünkü bilimsel-hukuki bütünün soy ağacını çıkarmak.
Fakat modern ruhun yargı içinde ki tarihi nereden itibaren yapılabilir?hukuk veya ceza usulü kuralların evrimiyle yetinilecek olursa; ortaklaşa duyarlıktaki değişmeyi kitlesel, dışsal, hareketsiz ve birinci bir olgu olarak, insanlığın bir gelişmesi veya insan bilimlerinin bir gelişmesi olarak değerlendirme tehlikesi bulunmaktadır. Durkheim’ın yaptığı gibi, yalnızca genel toplumsal biçimlerin incelenesi halinde ise, cezaların yumuşamalarının ilkesi olarak bireyselleşme süreçlerini ortaya koyna tehlikesini taşımaktadır, bunlar aslında daha çok yeni iktidar taktiklerinin ve bunların arasında da yeni ceza mekanizmalarının etkilerinden biridirler. Burada sunduğumuz inceleme dört genel kurala uymaktadır.
1- Cezai mekanizmaları yalnızca ‘baskıcı’ etkilerinin, yalnızca ‘yaptırım’a yönelik yanlarını üzerinde merkezlendirmemek onları, ilk bakışta marjinal olsalar bile, yol açabilecekleri tüm olumlu etkiler dizisinin içine yerleştirmek. Buna bağlı olarak cezalandırmayı karmaşık bir toplumsal işlev olarak ele almak.
2- Cezalandırma yöntemlerini yalnızca hukuk kurallarının sonuçları veya toplumsal yapıların göstergeleri olarak değil de; iktidarın diğer usullerinin daha genel olan alanı içinde, kendi özgürlüklerine sahip teknikler olarak çözümlemek. Cezalandırman üzerinden, sayasal taktik açısını ele almak.
3- Ceza hukuku tarihini ve insanbilimleri tarihini, kesişmeleri tarihini, kesişmeleri birine veya diğerine tercihine göre bozucu veya yararlı etki yapan iki ayrı dizi olarak almak yerine, ortak bir matrisin olup olmadığını ve bunların her ikisinin birden “epistemolojik-hukuki” bir oluşum sürecine bağlı olup olmadıklarını aramak; kısacası iktidar teknolojisini, cezalandırman ilkesi ve insanileşmesi ile insanın tanınmasına yerleştirmek.
4- Ruhun ceza adaleti sahnesine bu girişinin v onunla birlikte katılmasının, bizzat gövdesi iktidar ilişkileri tarafından kuşatılmış olan bir tarz dönüşümünün etkisinin sonucunu olup olmadığını aramak.
Sonuç olarak: cezalandırma yöntemlerinin dönüşümün içinde iktidar ilişkilerinin ve nesne bağlantılarının ortak tarihinin okunabileceği bir beden olarak tarihinin okunabileceği bir beden siyasal teknolojisinden itibaren incelemek, böylece iktidar tekniği olarak ceza yumuşamasın çözümlenmesi aracılığıyla, aynı anda hem insanın,nesneleri olarak suça nasıl katlandıklarını ve hem de kendime özgü bir tabi kılma tarzının, “bilimsel” statülü bir söylemin bilgi nesnesi olarak insanı nasıl ortaya çıkarttığı anlaşılabilir.
Ruche ve Kirkheimer’ın büyük kitaplarından belli sayıda esas atıf noktasını akılda tutmak mümkündür. Öncelikle cezalandırmanın her şeyden önce suçları bastırmanın bir biçimi olduğu, ve bu rol içinde toplumsal figürlere, siyasal sistemlere veya inançlara göre sert veya hoş görülü olacağı, kefaret ödetmeye dönük olacağı veya bir telafi elde etmeye bağlı kalacağı, bireylerin takibine veya ortaklaşa sorumlulukların işe katılmasına yaslanacağı yanılsamasından kurtulmak gerekir. Yapılması gereken daha çok, “somut cezalandırma sistemleri”ni çözümlemek, onları yalnızca toplumun hukuki donanımının, ne de ahlaki tercihlerinin açıklayabileceği toplumsal olgular olarak incelemek; onları suçlara uygulanan yaptırımların tek unsur olmadığı işleyiş alanına yeniden yerleştirmek; cezai tedbirlerin yalnızca bastırmaya, engellemeye, dışlamaya, yok etmeye olanak veren “olumsuz” mekanizmalar olmadıklarını, bunların desteklenmekle yükümlü olduklarını göstermek.
Bedeni cezalarda ani bir artışa tanık olunacaktır. Örneklerin çoğu itibariyle beden ulaşılabilir tek mal varlığıdır.
Klasik dönemdeki idam cezalarına bir örnek olarak, Damiens’in idamı verilebilir bu korkunç idam 2 mart 1757’de olmuştur.
Tarihçiler beden tarihine el atalı uzun zaman olmuştur. Bedeni bir nüfus veya tarihsel bir patoloji alanında incelemişlerdir; bedeni ihtiyaçların ve iştahların makamı fizyolojik süreçlerin yeri veya mikrop saldırılarının hedefi olarak incelemişlerdir.
Fakat beden aynı zamanda siyasal bir alanın içine de doğrudan dolmuş durumdadır. İktidar ilişkileri onun üzeride doğrudan bir müdahale meydana getirmektedirler; onu azap çektirmekte, onu işe koşmakta, odan işaretler talep etmektedirler. Bedenin bu siyasal olarak kuşatılması karmaşık ve karşılıklı ilişkilere göre, onun ekonomik kullanımına bağlıdır. Bedenin iktidar ve egemenlik ilişkileri tarafından kuşatılmasının edeni büyük ölçüde, üretim gücü olmasından kaynaklanmaktadır, fakat buna karşılık bedenin işgücü olarak oluşması ancak onun bir tabiat ilişkisi içinde alınması halinde mümkündür. Beden ancak hem üretken beden hem de tabi kılınmış bir beden olduğunda yararlı güç olacaktır bu tabi kılınma durumu yalnızca şiddet, ya da ideoloji araçlarıyla elde edilmektedir; doğrudan ve fizikte olabilir. Güce karşı güç kullanılabilir, maddi unsurlara yönelebilir ama bu yüzden şiddete yönelik olmayabilir. Yani tam olarak bedenin işleyişinin bilimi olmayan bir beden “bilgisi” ve onları yenme yeteneğinden daha fazla bir şey olmak üzere, onun güçlerine bir egemen olma, bedenin siyasal teknolojisi olarak adlandırılabilecek şeyi oluşturmaktadırlar.
Bilginin ancak iktidar ilişkilerinin askıya alındığı yerde olacağını ve bilginin ancak onun emirlerinin, taleplerinin ve çıkarlarının dışında gelişebileceğini düşündüren koskoca bir gelenekten de vazgeçmek gerekmektedir. Daha çok, iktidarın bilgi ürettiğini, iktidar ve bilginin birbirlerini doğrudan içerdiklerini, bağlantılı bir bilgi alanı oluşturmadan iktidar ilişkisi olamayacağını… kabul etmek gerekir.
Demek ki bu “iktidar-bilgi” ilişkilerini iktidar sistemine nazaran serbest olacak veya olmayacak bir bilgi öznesinden itibaren çözümlemek gerekir; bunun tersine bilen öznenin, bilinecek nesnelerin ve bilme tarzlarının, iktidar-bilgi arasında ki bu karşılıklı temel kapsamların ve onların tarihsel dönüşümlerinin etkileri olduklarını göz önüne almak gerekir.
Kısacası, iktidara yararlı olan veya ona ayak direyen bir bilgiyi üretecek olan bilgi öznesinin faaliyeti değil de; iktidar–bilgi biçimi ve alanlarını belirleyen süreçler ve mücadelelerdir.
Genel olarak cezaların ve hapishanenin bir beden siyasal teknolojisinin içinde yer almasını, bana tarihten çok şimdiki zaman öğretmiştir. Şu an son yıllar esnasında dünyanın hemen her yerinde hapishane ayaklanmaları meydana gelmiştir. Bunların hedefleri, parolaları, cereyan ediş tarzları kesinlikle paradoksal bir yan sahip olmuşlardır. Bunlar, geçmişi bir yıldan daha fazla geriye giden koskoca bir fizik yoksunluğuna karşı olan ayaklanmadır.
Ama bunlar aynı zamanda model hapishanelere, sakinleştiricilere, tecride, tıbbi veya eğitsel hizmete de karşı olmuşlardır.
Söz konusu olan kesinlikle bedenler düzeyinde, bizzat hapishanenin bedenine karşı olan bir isyandır. Gündemde ki konu Hapishanenin aşırı kaba veya aşırı arındırılmış; aşırı ilkel veya aşırı gelişkin çevresi değildi; İktidarın aleti ve vektörü olması ölçüsünde, onun maddiliğiydi. “Ruh” teknolojisinin onun araçlarından birinden ibaret olması gibi iyi bir nedenden ötürü ne örtmeyi, ne de telafi etmeyi başaramadığı iktidarın beden üzerinde ki şu teknolojisinin tamamıydı. Ben, kapalı mimarisi içinde bir araya getirdiği bedene yönelik tüm siyasal kuşatmalarla birlikte, işte bu hapishanenin tarihini yapmak isterim. Tam bir anokranizmadan ötürü mü? Eğer bu sözden geçmişin tarihini şimdinin terimleriyle yapmak anlaşılırsa, hayır; Eğer, şimdinin tarihini yapmak anlaşılırsa evet.
Azap Çektirmenin Görkemi
1670 Kararnamesi ceza uygulamasının genel biçimlerini devrim’e kadar hükmü altında tutmuştur. Hükme bağladığı cezaların hiyerarşisi şöyledir: “Ölüm konunun kanıt gerektirmesiyle birlikte, sürekli kürek, kamçımla, suçunu herkesin önünde itiraf etme, sürgün.” Demek ki Fizik cezaların payı büyüktü. Örfler, suçların cinsi, mahkumların statüleri bu cezaları daha da çeşitlendirmektedir.
Azap çektirme yalnızca törensel idam infazından değil, aynı zamanda bu ilave biçimi altında olmak üzere, cezalandırma içinde sahip olduğu anlamalı yeri belli etmekteydi; biraz ciddi her ceza, kendisiyle birlikte azap çektirmeye ilişkin bir şey gerektirmek zorundaydı.
Azap Nedir? Jaucourt “Dayanılması az veya çok olanaksız olan, acı veren bedeni ceza” demekte ve şunu eklemekteydi: “İnsanların hayal gücünün genişliğinin, barbarlığı ve gaddarlığı bu hale getirmiş olması açıklanamaz bir olgudur.” Belki açıklanamazdır ama kesinlikle kural dışı ve vahşi değildir. Azap çektirme bir tekniktir ve yasasız bir öfkenin azgınlığıyla özdeşleştirilmesi gerekir. Öncelikle, kesin olarak ölçülmese bile en azından değerlendirilebilen, kıyaslanabilen ve hiyerarşik hale getirilebilen belli bir miktarda acı üretmelidir; ölüm sadece yaşama hakkından mahrum bırakma olmaması ve hesaplı bir acı çektirmenin basamaklarının fırsatı ve sonu olması ölçüsünde azaptır. Ölüm’ünü Binlerce ölüme bölerek ve varoluşunun sona ermesinden önce onu acı içinde tutma sanatıdır.
Bunun hukuki bir kodu vardır; ceza azap çektirmeye yönelik olduğunda, bedenin üzerinde rastlantıyla veya blok halinde inmemektedir; veya blok halinde inmemektedir; ayrıntılı kurallara uygun olarak hesaplanmıştır, vurulan kamçı sayısı, kızgın demirin basılacağı yer, can çekişmenin uzunluğu ve uygulanacak sakatlamanın tipi.
Azap çektirmenin “aşırılıklarının” içinde koskoca bir iktidar ekonomisi yer almaktadır.
İşkence çok titizlikle uygulanan adli bir oyundur. Ve bu niteliğinden ötürü, Engizisyon tekniklerinin ötesinde, çeşitli eski iddia usulleri içinde geçerli olan işkencelere bağlanmaktadır. Adli deneyler, adli düello, Tanrı yargısı, sorgulama emrini veren yargıçlarla işkenceye tutulan kuşkulu kişi arasında, adeta bir cins düello olmaktadır; işkenceden geçen “patient” (azap çektirilen kişi) katılığı basamak basamak artan bir dizi deneyden geçmekte ve “dayanarak” başarmakta veya itiraf ederek başarısız olmaktadır. Fakat yargıç işkenceyi kendi hesabına riske girmeden dayatamamaktadır, oyunun içine bir ödülü yani daha önceden topladığı kanıt unsurlarını katmaktadır. Çünkü kural sanığın “dayanması” ve itiraf etmemesi halinde yargıcın vazgeçmesini gerektirmektedir. İşkence gören kazanmıştır. Bunun sonucunda en ağır durumlar için sorgulamanın “kanıtlar saklı” olmak üzere yapılması adeti benimsemiştir. Bu durumda yargıç işkenceden sonra toplandığı kanıtları geçerli sdaymayı sürdürebilir, kuşkulunun masumiyeti direnmesi sayesinde, kanıtlanmış değildir; ama bu zaferi sayesinde, artık ölüme mahkum edilmeyecektir.
Bir gerçeği hızla ve inatla arama görüntüsü altında, Klasik işkencede bir sınamanın kurala bağlı mekanizması yer almaktadır: gerçeği ortaya koyacak fizik bir meydan okuma; işkence gören kişi eğer suçluysa, çekeceği acılar adaletsiz olmayacaktır; ama eğer masumsa bu acılar onun suçtan arınmasının işaretleri olacaktır.
Kısacası, ceza alanında kanıtlama, doğru veya yanlış gibi ikili bir sisteme değilde, sürekli bir artış ilkesine boyun eğiyordu, kanıtlama süreci esnasında ulaşılan bir basamak suçluluk derecesini oluşturuyor ve buna göre bir cezalandırma derecesini gerektiriyordu.
Mahkumun bedeni kamusal cezalandırmanın törensel çerçevesinin yeniden esas bir parçası olmaktadır. Suçlu mahkumiyetini ve işlediği suçun gerçeğini gün ışığına taşımaktadır. Gösterilen, dolaştırılan, teşhir edilen, azap çektirilen bedeni, o zamana kadar karanlıkta kalmış olan bir yargılama usulünün kamusal desteği gibi olmak durumundadır; adalet eylemi onda, onun üzerinde herkes için okunabilir hale gelmek zorundadır. Gerçeğin cezanın kamuya açık infazı içinde ki bu fiili ve görkemli dışavurumu 18. yüzyılda bir çok çehreye bürünmektedir.
1- Önce suçluyu kendi mahkumiyetinin habercisi haline getirmek. Mahkum bir bakıma bu mahkumiyeti ilan etme ve böylece kendisine yöneltilen suçlamayı teyit etme yükümlülüğü altına sokulmaktadır.
2- İtiraf sahnesini bir kez daha sürdürmek. Suçun herkesin önünde itiraf edilmesinin meydana getirdiği zorlamayı, kendiliğinden ve kamuya açık bir ilanla iki katına çıkartmak. Azap çektirmeyi gerçeklik anı olarak İhdas etmek (ortaya koymak).
3- Azap çektirmeyi bizzat suçun üzerine eklemek; birinden diğerine bir dizi şifresi çözülebilir bağlantı kurmak. Mahkumun cesedinin suçu işlediği yerde veya buralara en yakın kavşaklardan birinde teşhir edilmesi.
En uç noktada, suçlunun infazı esnasında suçun adeta tiyatrovari bir şekilde yeniden üretildiğine ilişkin birkaç örnek bulunmaktadır. Adalet herkesin gözü önünde suçu azap çektirme yoluyla tekrarlamakta, suçu gerçekliği içinde kamuya göstermekte ve aynı zamanda onu suçlunun ölümünün içinde iptal etmektedir.
4- Nihayet azap çektirmenin yavaşlığı, uygulama sırasında meydana gelen beklenmedik olaylar, mahkumun feryat ve acıları yargısal ayinin sonunda, bir sınav rolü oynamaktadır.
İşkencenin acıları, hazırlık soruşturmasındakilerin uzantısı olmaktadır; ancak hazırlık soruşturmasında oyun henüz oynanamamıştır ve hayatını kurtarmak mümkündür; ama şimdi kesinlikle ölünmektedir, artık ruhu kurtarmak söz konusudur.
Adli işkence aynı zamanda siyasal bir ayinsel çerçeve olarak da anlaşılmalıdır. Hatta düşük bir tarzda olmak üzere, iktidarın kendini dışa vurduğu törenler arasında yer almaktadır.
Klasik çağın hukukuna göre, yasa ihlali muhtemel olarak açabileceği zararın ötesinde, hatta çiğnediği kuralın ötesinde, yasayı geçerli kılanın hakkına zarar vermektedir. “Bireye ne zarar verildiği, ne de hakaret edildiği varsayımı altında, yasanın yasakladığı bir iş yapılırsa, bu telafi edilmesi gereken bir suçtur, çünkü üst konumdakinin hukuku çiğnenmiştir, ve bu onun karakterinin yüceliğine yönelik bir harekettir. Suç asıl kurbanın dışında, hükümdara saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır; ona kişisel olarak saldırmaktadır, çünkü yasa hükümdarın iradesi olarak geçerlidir; ona fizik olarak saldırmaktadır. Çünkü yasanın gücü hükümdarın gücüdür.”
Azap çektirme töreni yasaya iktidarını veren güç ilişkisini gün ışığına çıkartmaktadır.
Halkın darağacının dibine yığılmasının nedeni mahkumun acılarını seyretmek veya celladın öfkesini tahrik etmek için değildir.
Genelleşmiş Ceza
“Cezalar ılımlı ve suçlarla orantılı olsunlar, ölüm cezaları yalnızca cinayet işleyenlere verilsin ve insanlığı isyan ettiren azap çektirmeler kaldırılsın”
Islahatçıların darağacı despotluğuna karşı geceli kazandıkları “insan”da bir ölçü insandır; ama nesnelerin değil de iktidarın ölçüsü.
Cezalandırma iktidarının yeni bir ekonomisini ve yeni bir teknolojisini oluşturmak 18.yy’ın ceza ıslahatlarının esas varlık nedenini olmuştur.
Cezaların bu örnek olma işlevini ortay çıkarmak için 18.yy’ı beklemek gerekli değildi. Örnek; dışa vuran bir ayin değil, engel oluşturan bir işarettir.
Cezalandırma iktidarının onunla donatılmak istenildiği Semio-teknik beş veya altı kurala dayanmaktadır.
1- En az Miktar Kuralı: suçun bireye sağladığı avantajlardan fazla ceza.
2- Yeterli Ülküsellik Kuralı: Ceza düşüncesinin yaratacağı sıkıntı ve korku.
3- Yan etkiler Kuralı: Ceza en yoğun etkilerini suç işlememiş kişilerin üzerinde yapmalıdır.
4- Tam Olarak Emin Olma Kuralı: Suçun kesin olarak bir ceza ile karşılaşacağının bilinmesi bunların arasında tam olarak bir ilişki olduğunun bilinmesi.
5- Harcıalem (Herkes İçin; Genel-Geçer) Gerçek Kuralı: Suçun tüm aşikarlığı içinde ve herkes için geçerli yöntemlere göre ortaya çıkarmak ilk ödev haline gelmiştir. Suçun gerçekliğinin saptanması, her gerçek için geçerli genel kıstaslara tabi olmalıdır.
6- Optimal Nitelik Belirlenmesi Kuralı: Ceza Semiotiğinin azaltmak istenilen yasadışılıkların tüm alanını tam olarak kapsayabilmesi için, bütün yasa ihlallerinin belirlenmiş olması gerekir; bunların, hiçbirini dışta bırakmayan türler halinde birleştirilmiş ve sınıflanmış olmalıdır.
Cezaların insanileştirilmesinin altında bulunan “Cezaların yumuşaklığı”nı cezalandırma iktidarının hesaplanmış bir ekonomisi olarak talep eden, bunlara daha iyi izin veren tüm bu kurallardır.
Cezaların Yumuşaklığı
Demek ki cezalandırma sanatı koskoca bir tasarım teknolojisine dayanmak zorundadır. Bu girişim ancak, doğal bir mekaniğin içinde yer alması halinde başarıya ulaşabilir.
Bir suça uygun cezayı bulmak, bir kötülük yapma düşüncesini çekici olmaktan kesinlikle çıkartan bir dezavantajı aramak demektir. Azap fikri zayıf insanın kalbinde hep mevcut olsun ve onu suça iten duyguya egemen olsun . Tıpkı eski damgalar –intikamların eski azap çektirmeleri örgütledikleri gibi,bu işaretler- engellerde yeni ceza donanımını oluşturmaktadırlar. Ama işleyebilmeleri için bir çok koşula boyun eğmeleri gerektirmektedir.
1- Mümkün olduğunca az keyifli olmak, neyin suç olarak kabul edilmesi gerektiğini, toplumun kendi çıkarları doğrultusunda tanımladığı doğrudur; demek ki suç doğal değildir. Cezaya suçun doğasıyla mümkün olduğunca uygunluk vermek gerekir.
2- Bu işaretler oyunu güçler mekaniğinin üzerine taşımak zorundadır; suçu çekici kılan arzuyu azaltmak, cezayı korkutucu yapan ilgiyi artırmak, yoğunluklar orantısını tersine çevirmek, böylece cezanın dezavantajlarının zihinde canlandırılmış halinin, suç ve sağladığı zevkinden daha canlı olmasını sağlamak.
3- Buna bağlı olarak, zamansal bir değişmenin yararı ceza dönüştürmekte, değiştirmekte, işaretler kaymakta, engeller çıkmaktadır. Eğer ıslah edilmesi mümkün olmayanlar varsa, onları elemeye karar vermek gerekir.
4- Ceza mahkumun cephesinden bir işaretler, ilgiler ve süre mekaniğidir. Fakat suçlu cezanın hedeflerinden yalnızca biridir. Ceza özellikle diğerlerini ilgilendirmektedir, tüm muhtemel suçlular.
5- Cezalandırma törenini ayakta tutacak olan artık hükümdarlığın dehşet verici ihyası değildir de, yasanın yeniden etkin kılınması, suç fikri ile ceza fikri arasında ki bağın ortaklaşa olarak güçlendirilmesidir.
6- Toplumda ki geleneksel suç söylemi artık devrilebilir. 18.yy’ın yasa koyucularının büyük kaygıları, suçluların kuşkulu ünlerini nasıl yok etmeli. Eğer yeni ceza şifrelemesi iyi yapıldıysa, eğer matem töreni gerektiği gibi cereyan ediyorsa, suç artık ancak bir felaket olarak ve kötülük yapan kişide, toplumsal hayatın yeniden öğretildiği bir düşman olarak görülebilir.
İtaatkar Bedenler
Klasik dönem boyunca, bedenin iktidarın nesnesi ve hedefi olarak bir keşfedilişi söz konusudur. O tarihle de edene yöneltilen dikkatin işaretleri kolaylıkla bulunabilecektir. Makine- insanın büyük kitabı, eş anlı olarak iki sicile birden kaydedilmiştir. İlk sayfalarını Descartes’in yazdığı ve hekimlerin, filozofların devam ettirdikleri anatomik metafizik sicil koskoca bir askeri okula ve hastaneye ilişkin yönetmelikler ve bedenin işlemlerini denetlemeye ve düzenlemeye yönelik ampirik ve bilinçli usuller bütünü tarafından oluşturulan teknik siyasal sicil. Bu iki sicil birbirinden iyice farklıdır, çünkü birincisinde işleyip ve açıklama söz konusuyken, ikincisinde ise itaat ve kullanım söz konusuydu, anlaşılabilir beden, yararlı beden. La Mettrie’nin makine insan’ı aynı anda hem ruhun maddeci bir indirgenişi, hem de genel bir terbiye etme teorisidir; bunların merkezinde, çözümlenebilir bedene yoğrulabilir bedeni ekleyen “itaatkarlık” kavramı hüküm sürmektedir. Tabi kılınan, kullanılabilen ve geliştirilebilen bir beden itaatkar bir bedendir. Ünlü otomotlarda kendi cephelerinden, yalnızca organizmayı aydınlatmanın bir biçimi değillerdi; bunlar aynı zamanda siyasal taşbebekler, iktidarın küçültülmüş modelleriydiler; küçük makinelerin iyi yetiştirilmiş ve uzun eğitiminden geçmiş olayların kral II. Frederic’in saplantısı .s
18.yy’ın çok fazla ilgi gösterdiği bu itaatkarlık şemalarında bu kadar yeni olan neydi? Beden bu kadar zorlayıcı ve baskıcı kuşatmaların kesinlikle ilk kez nesnesi olmuyordu; beden her toplumda, ona zorlamalar, yasaklar veya zorunluluklar dayatan çok sıkıcı iktidarların içine alınmıştı. Ancak bu tekniklerde bir çok şey yenidir. Önce denetim ölçeği: artık bedeni çözülmez bir birim olarak, kabaca, kitle olarak ele almak değil de onu, ayrıntıda işlemek, onun üzerine ince bir baskı uygulamak, bizzat mekanik düzeydeki zapt etmeleri sağlamak söz konusudur: fakat beden üzerinde sonsuza kadar bölünebilen bir iktidar daha sonra denetim nesnesi artık hal ve gidişin veya bedenin işaret eden unsurları değil de hareketlerin ekonomisi, etkinliği, bunların iç örgütlenmesi söz konusudur. Zorlama işaretlerden çok güçlere yönelmiştir. Gerçekten önemli olan yegane tören uygulamanınki olmaktadır. Son olarak da tarz bu kesintisiz, sabit faaliyetin sonucundan çok sürecini gözeten bir baskı gerektirmekte, mekanı hareketleri çok yakından çerçeveleyen bir şifrelemeye göre uygulamaktadır. Bedene işlemlerinin özenli denetimine izin veren onun güçlerinin sürekli olarak tabi kılınmasını sağlayan ve onlara bir itaatkarlık – yarar oranını dayatan yöntemlere “disiplinler” adı verilir. Disipline yönelik çok sayıda usul uzun zamandan beri vardır. “manastırlarda, ordularda, atölyelerde” fakat disiplinler 17 ve 18 yy esnasında genel egemenlik kurma formülleri haline gelmişlerdir. Bunlar kölecilikten farklıdırlar. Çünkü bedenin sahiplenildiği bir ilişkiye dayanmamaktadırlar. Hatta bu masraflı ve şiddetli yöntemden vazgeçerek en azından onun ki kadar büyük yararlı sonuçlar elde etmek disiplinin sağladığı rahatlık olmaktadır.
Disiplinlerin tarihsel anı yalnızca becerilerinin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de aynı zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık beden üzerinde bir çalışma onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu (saptırmak) olan bir baskılar siyaseti oluşmaktadır. İnsan bedeni onun derinlerine inen eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir “iktidar mekaniği” de olan bir “siyasal anatomi” doğmaktadır. Bu anatomi başkalarının bedenlerine yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil aynı zamanda öyle istenildiği üzere hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin böylece bağımlı ve idmanlı itaatkar bedenler imal etmektedir .
Disiplin tek kelime ile bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan arttırmak istediği bir “yatkınlık” bir “kapasite” haline getirmekte, öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi gücü tersine çevirmekte ve onu katı bir bağımlılık ilişkisinin içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa disipline dayalı baskı da bedende arttırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır .
Disiplin meselesinde her birinin kendine özgü unsurları itibariyle farklı disiplin kurumlarının tarihini yapmak söz konusu değildir. Söz konusu olan yalnızca her biri çok kolayca genelleşmiş olan esas tekniklerin bazılarından oluşan bir örnek dizisi üzerinden kıstas almaktır.
“Ayrıntı” her halükarda uzun zamandan beri ilahiyatın ve çilekeşliğin bir kategorisi haline gelmiştir bile. Her ayrıntı önemlidir. Çünkü tanrının gözünde hiçbir azamet bir ayrıntıdan daha büyük değildir. Ama onun iradesi tarafından istenildiği için çok küçük olan bir şey de yoktur. Ayrıntının yüceliğine dair bu büyük geleneğin içine Hıristiyan eğitiminin okul veya askerlik pedagojisinin son olarak da tüm terbiye biçimlerinin bütün titizlikleri kolaylıkla yerleşebileceklerdir. Tıpkı gerçek mümin için olduğu gibi disiplinli insan içinde hiçbir ayrıntı kayıtsız kalınır nitelikte değildir. Ama bunun nedeni bu ayrıntının içinde saklanan anlamdan çok onu korumak isteyen iktidarın orada bulduğu ganimettir.
İnsanların denetlenmeleri ve kullanılmaları için ayrıntının titiz bir şekilde gözleme alınması ve aynı anda bu küçük şeylerin siyasal olarak hesaba katılmaları kendileriyle birlikte bir teknikler bütününü koskoca bir usuller ve bilgi, tasvir, reçete ve veri corpus’unu (Külliyat) taşıyarak klasik dönem boyunca yükselmişlerdir. Ve modern hümanizmanın insanı hiç kuşkusuz bu önemsiz şeylerden doğmuştur.
Dağıtımlar Sanatı
Disiplin önce bir eylemin mekan içine dağıtılması işine girişmiştir. Bunun için birçok tekniği devreye sokmaktadır.
1) Disiplin bazen çitlemeyi; diğer hepsine nazaran türdeş olmayan ve kendi üzerine kapalı olan bir alanı özelleştirilmesini talep eder. Disipline yönelik monotonluktan korunmuş olan yer. Serserilerin ve sefillerin büyük “kapatılmaları” olmuştur. Bu kapatılmalarında daha gizli ama daha kurnazca ve daha etkili olanları da olmuştur. Kolejler: manastır modeli kendini buralarda yavaş yavaş dayatmıştır. Yatılılık en sık rastlanılan değilse bile en mükemmel eğitim yöntemi olarak gözükmektedir. Kışlalar: orduyu şu serseri kitleyi sakinleştirmek, askerden kaçmaları önlemek, harcamaları denetlemek gerekir. 1719 kararnamesi Güney Fransa’da daha önceden düzene sokulmuş olanların benzeri yüzlerce kışlanın yapılmasını hükme bağlamıştır; burada kapalı tutmak katı bir biçimde olacaktır: “Her şey on ayak yüksekliğinde olan ve her bir kenardan on ayak uzaktaki adı geçen bölümleri çevreleyecek olan bir duvarla çitlenecek ve kapatılacaktır”. Ve bu işbirlikleri “düzen ve disiplin” içinde tutmak için yapılmaktadır. Ve bundan subay sorumludur. Fabrika: aynı durum fabrikada da vardır. Görevli kapıları işçiler içeri girerken açacak mesai sonuna kadar kapalı duracak ve çalma yapmamaları için girişlerde ve çıkışlarda işçilerin üstü aranacak. Fabrika açık bir şekilde manastıra kaleye ve kapalı bir kente benzemektedir.
2) Fakat “çitleme” ilkesi disipline yönelik aygıtlar içinde ne sabit ve vazgeçilmez nede yeterlidir. Bu aygıtlar mekanı daha esnek ve daha ince bir şekilde işlemektedirler. Öncelikle de temel yerleştirme ve çerçeveleme ilkesine göre. Her kişiye kendi yeri; her yere bir kişi. Gruplar halindeki dağıtımdan kaçınmak, ortaklaşa yerleşimleri çözmek, karmaşık, kitlesel veya elden kaçan çoğunlukları çözümlemek. Disiplin mekanı dağıtıma tabi tutulacak ne kadar beden veya unsur varsa o kadar parsele ayırmaya yönelmektedir. Belirsiz dağıtımların, bireylerin denetimsiz kayboluşlarının, karmaşık dolaşımlarının yararsız ve tehlikeli pıhtılaşmalarının sonuçlarını ortadan kaldırmak gerekmektedir. Mevcutları ve namevcutları belirlemek kişilerin nerede ve nasıl bulunacaklarını bilmek yararlı iletişimler kurmak nitelikleri ve liyakatleri ölçebilmek söz konusudur. Demek ki bilebilmek, egemen olabilmek ve kullanabilmek için usuller söz konusudur. Disiplin analitik bir mekanı örgütlemektedir.
Ve burada da eski bir mimari, eski bir dinsel usulle karşılaşmaktadır manastırın hücresi. Tahsis ettiği hücreler tamamen ülküsel hale gelseler de disiplinlerin mekanı her zaman derinliği itibariyle hücreseldir. Belli bir çilekeşlik yaklaşımını bedenin ve ruhun gerekli yalnızlığı demekteydi. En azından bazı anlarda kendi iç dürtülerine ve belki de tanrının katılığına karşı tek başlarına göğüs germek zorundadır.
3) İşlevsel yerleşimler kuralı: disipline yönelik kurumlarda mimarinin genel olarak bir çok kullanıma uygun ve hazır olarak bıraktığı bir mekanı yavaş yavaş düzene sokacaktır. Belirgin mekanlar yalnızca gözetim altında tutma, tehlikeli ilişkileri koparma ihtiyacına cevap vermek için değil, aynı zamanda yararlı bir mekan yaratmak için de tanımlanmaktadır. Bu süreç hastanelerde de özellikle ve ordu ve bahriye hastanelerinde oldukça açıkça ortaya çıkmaktadır. Fransa’da Rochefort deney yeri ve örnek olarak iş görmüşe benzemektedir. Bir liman ve bir askeri liman mal dolaşımları, iyilikle veya zorla askere alınmış insanlar… yasak dolaşımların kesişme yeri. Demek ki bahriye hastanesi tedavi etmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için bir filtre olması, enseleyen ve çerçeveleyen bir düzenek olması gerekmektedir. Yasa dışılığın ve kötülüğün karışıklığını çözerken bütün bu hareketliliğe ve kaynaşmaya egemen olması gerekmektedir. Hastalıkların ve salgınların tıbbi olarak gözetim altında tutulmaları burada bir dizi başka denetimle dayanışma içindedir. Asker kaçakları üzerinde askeri denetim, mallar üzerinde vergi denetimi, ilaçlar, tayinler… üzerinde idari denetim. Buna bağlı olarak mekanın sıkı sıkıya paylaştırılması ve kapatılması ihtiyacı.
Bireyselleştirici çerçeveleme ilkesi 18.yy’ın sonunda ortaya çıkan fabrikalarda karmaşık hale gelmiştir. Aynı anda hem bireylerin tecrit edilebilecekleri ve yerlerinin belirlenebileceği bir mekanın içindeki dağılımlarını hem de bu dağılımı kendi talepleri olan bir üretim aygıtıyla eklemleştirmeyi sağlamak söz konusudur. Bedenlerin dağılımı, üretim aygıtının mekansal düzenlenişini çeşitli faaliyet biçimlerini “postalar” halindeki dağılım içinde birbirine bağlamak gerekmektedir.
Atölyenin anayolu üzerinde ilerleyerek hem genel hem de bireysel bir gözetim yapmak mümkündür; işçinin mevcudiyetine işine gösterdiği özeni işinin niteliğini fark etmek işçileri birbirleriyle kıyaslamak onları beceri ve hızlarına göre sınıflandırmak.
Böylece tekil bedenler dizinin içinden tamamen okunabilir şekilde olmak üzere cımbızla çekilen emek gücü bireysel birimler halinde çözümlenebilmektedir. Üretim sürecinin bölümlere ayrılmasının altında büyük endüstrinin doğumu sırasında bu bölünmeyle birlikte emek gücünün bireyselleştirici bölünmesi de bulunmaktaydı. Disiplin mekanını dağılımı çoğu zaman bunların ikisini de sağlamıştır.
4) Disiplinde unsurlar aralarında değiştirilebilir niteliktedirler. Çünkü bunların her biri bir dizi içinde işgal ettiği yerler ve onu diğerlerinden ayıran açıklıkla tanımlanmaktadır. Burada birlik böylece alan ve yer değil de “mertebe” olmaktadır. Bir sıralandırma içinde işgal ettiği yer, bir satır ile bir sütünün kesiştikleri nokta birbiri peşi sıra gerçekleşebilecek bir aralıklar dizisi içindeki aralık. Disiplin mertebe sanatı ve düzenlemelerin dönüşümü için bir tekniktir. Onları köklü kılmayan ama paylaştıran ve bir iktidar ağı içinde dolaşıma sokan bir yerleştirme aracılığıyla bireyselleşmektedir.
“Mertebe” 18. yy da bireylerin okul düzeni içindeki büyük dağılım biçimini tanımlamaya başlamıştır. Sınıfta öğrenci sıraları, koridorlar, avlular herkese her ödev ve her sınama için atıf edilen mertebe; öğrencinin haftadan haftaya, aydan aya, yıldan yıla elde ettiği mertebe… bu zorunlu sıralamalar bütünü içinde her öğrenci yaşına performansına hal ve gidişine göre bazen şu bazen de bu mertebeyi işgal etmektedir. Bu gözlerden oluşan diziler üzerinde sürekli yer değiştirmektedir.
Bireylerin sıralı, aralıkların vurgulu hale geldikleri bir mekanda birbirlerinin yerine geçtikleri sürekli bir hareket… Dizisel bir mekanın örgütlenmesi, ilköğretimin en büyük tebrik değişimlerden biri olmuştur. Bu değişimin geleneksel sistemin aşılmasına olanak vermiştir. Bireysel yerleri ayırarak, her birinin denetlenmesini ve herkesin eşanlı çalışmasını mümkün kılmıştır. Öyleyse sınıf, öğretmenin özenli “tasnif edici” bakışları altında, birçok girişi olan tek bir büyük tablo oluşturacaktır: Öğrencilerden her birinin belirlenmiş bir yeri olacak ve bu öğrencilerden hiçbiri okullar müfettişinin emri ve rızası olmadan burayı ne bırakacak, ne değiştirecektir .
Disiplinler “hücreleri”, yerleri ve sıraları örgütlerlerken karmaşık mekanlar imal etmektedirler; bunlar hem mimari hem işlevsel, hem de hiyerarşiktirler. Bunlar sabitleştirmeyi sağlayan ve dolaşıma olanak veren mekanlardı. Bireysel parçalar ayırmakta ve işlemsel bağlantılar kurmaktadırlar; yerleri belirlemekte ve değerleri işaret etmektedirler; bireylerin itaatini garanti altına almaktadırlar, ama aynı zamanda en iyi zaman ve hareket ekonomisini de garantilemektedirler .
Demek ki: ilk büyük disiplin işlemlerinden biri, karmaşık, yararsız veya tehlikeli kalabalıkları düzenli çokluklar haline dönüştüren “canlı tablolar”ın oluşturulmasıdır… Disipline yönelik bu taktik aynı anda hem bireyin birey olarak niteliğinin belirlenmesine, hem de belli bir çoğunluğun içinde düzene sokulmasına olanak verir.
Bu taktik aynı unsurlardan meydana gelen bir bütünün denetimi ve kullanımının birinci koşuludur: “hücresel” denilebilecek bir iktidarın bir mikro-fiziği için taban.
Faaliyetin Denetimi
1) Zaman Kullanımı: eski bir mirastır. Manastır Cemaatleri hiç kuşkusuz onun katı bir modelini önermişlerdir. Bu model hızla yazılmıştır. Bu süreci kolejlerde, atölyelerde, hastanelerde çok erkenden ortaya çıkmıştır. Yeni disiplinler eski şemaların içine yerleştirilirken zahmet çekmemişlerdir.
Ücretli emeğin yaygınlaşması da kendi cephesinden zamanın sıkı bir çerçevelenmesine yol açmıştır. İşçilerin tam zamanında iş başı yapmaları; aynı zamanda kullanılan saatin nitelikli olması da sağlanmıştır. Kesintisiz denetim, gözetmenlerin baskısı, rahatsız edecek veya dikkat dağıtacak her şeyin iptali; bütünsel olarak yararlı bir zaman oluşturmak söz konusudur. Kesinlik ve titizlik, düzenlilikle birlikte disipline yönelik zaman temel erdemleridir.
2) Eylemin zamansal yoğunlaşması: bir askeri birliğin yürüyüşünün denetlenmesinin iki yolu olsun 17.yy başı “askerlerin sıra halinde veya tabur nizamında yürürken trampetin ritmine uygun yürümeye alıştırmak ve bunu yapmak için bütün birliğin aynı ayağı aynı anda kaldırması için sağ ayaktan başlanması gerekmektedir”. Bu iki talimat arasında yeni bir zamanlama demeti “Jest”i ve hareketlerin bölünmesinde yeni bir kesinlik denemesi bedeni zamansal emirlere uyarlamanın başka bir biçimini devreye sokmuştur. Eylem unsurlarına bölünmüştür. Bedenin kol ve bacakları eklemlerin konumu tanımlanmıştır. Her harekete bir yön bir genişlik bir süre tahsis edilmiştir. Bunların birbirlerini izleme düzeni hükme bağlanmıştır. Zaman bedene nüfuz etmekte ve onunla birlikte iktidarın tüm kılı kırk yaran denetimleri de nüfus etmektedirler.
3) Buna bağlı olarak beden ile jestin korelasyon içine sokulması: disipline yönelik denetim yalnızca bir dizi tanımlanmış jestin öğretilmesi veya dayatılmasından ibaret değildir. Bu denetim bir jest ile onun etkinlik ve hızlılık koşulu olan bedenin bütüncül tutumu arasındaki en iyi ilişkiyi dayatmaktadır. Zamanın iyi kullanılmasına olanak veren bedenin iyi kullanımında hiç bir şey aylak yada yararsız olarak kalmamalıdır. Her şey istenilen hareketin desteği olmaya davet edilmelidir. İyi bir disipline sahip bir beden en küçük hareketin işlemsel bağlamını meydana getirmektedir.
4) Beden- nesne eklemleşmesi: disiplin bedenin kullandığı nesne ile sürdürmek zorunda olduğu ilişkilerin her birini tamamlar. Bunların arasında titiz bir çark düzeni kurar. “Silah Omza” hareketinin detaylarının belirlenmesi. Burada karşımızda bedenin aletsel şifrelenmesi olarak adlandırılabilecek şeyin örneği bulunmaktadır.
5) Tüketici kullanma: zaman kullanımının geleneksel biçimin altında yer alan ilke esas olarak olumsuzdu. Aylak olmama ilkesi tanrı tarafından sayılan ve ücreti insanlar tarafından ödenen bir zamanı boşa harcamak yasaktır. Zaman kullanımının israf tehlikesi önlenmeliydi. Disiplin ise olumlu bir ekonomi düzenlemektedir. Zamanın teorik olarak hep artan bir kullanımı ilkesini koymaktadır.
Beden yeni iktidar mekanizmalarının hedefi haline gelirken, kendini yeni bilgi biçimlerine sunmaktadır.
Disipline yönelik usullerin çağdaş tasnif ve tablo halinde dökme tekniklerinde nasıl yer sahibi oldukları görüldü. Bu usullerin aynı zamanda bireylere özgü sorunları ve çoğulluğu işe nasıl dahil ettikleri de görüldü. Aynı şekilde faaliyetin disipline yönelik olarak denetlenmesi bedenlerin doğal mekanizmalarına ilişkin olarak yapılan tüm teorik veya uygulamalı araştırmaların içinde yer almaktadırlar. Ama bu denetimler aynı zamanda bu alanda özgün süreçler keşfetmeye başlamışlardır. En ufak işlemlerine kadar itaatkar olması talep edilen beden bir organizmaya özgü olan işleyiş koşullarını göstermekle ve bunların zıtlaşmalarını ortaya koymaktadır.
Oluşumların Örgütlenmesi
Gobelins okulu bir olgunun bir örneğinden ibarettir. Klasik dönemde tekil varoluşların zamanı ile ilgilenmek üzere bedenler ile güçler arasındaki zaman ilişkilerine hükmetmek üzere ve geçen zamanın hareketini giderek artan bir şekilde kara veya yarara dönüştürmek üzere yeni bir tekniğin geliştirilmesi.
Ve bu iş askeri örgütlenmenin bütün açıklığıyla gösterdiği dört usule dayanacaktır.
1) Süreyi her biri uzmanlaşmış bir sonuca ulaştırmak olan birbirini izleyen veya paralel olan parçalara ayırmak. Örneğin yetiştirme zamanı ile uygulama dönemini soyutlamak. Çırakların eğitimi ile kıdemlilerin çalışmalarını birbirine karıştırmamak. Kısacası zamanı ayrı ve ayarlanmış şubelere ayırmak.
2) Bu şubeleri analitik bir şemaya göre örgütlemek. Bu da eğitimin benzeşmeli tekrar ilkesini terk etmesini gerektirmektedir.
3) Zamansal parçaları belli bir amaca yöneltmek onlara öznenin statü tarafından istenilen düzeye ulaşıp ulaşmadığını işaret etmek onun öğretiminin diğerlerininkine uygun olduğunu garanti etmek ve her bireyin kapasitesini farklılaştırmak gibi üçlü bir işleve sahip olan bir sınav tarafından belirlenen bir son belirlemek.
4) Dizi dizileri kurmak. Herkese düzeyine kıdemine rütbesine göre uygun talimleri hükme bağlamak, ortak talimler farklılaştırıcı bir role sahiptir ve bu farklılık özel talimler içermektedir. Her dizinin bitiminde başkaları başlamakta bir hat meydana getirmekte ve kendi hesabına alt bölümlere ayrılmaktadır. Bu bölümlenme öylesine olmaktadır ki her birey kendini düzeyini ve mertebesini tanımlayan bir dizinin içinde bulmaktadır.
Güçlerin Bileşimi
Sonucu onu oluşturan temel güçlerin toplamından daha yüksek olması gereken üretken bir güç oluşturmak söz konusu olduğunda da ortaya aynı sorunlar çıkmaktadır. Bileşik iş günü çalışmanın mekanik gücünün katlanmasıyla etkisinin mekana yayılmasıyla veya üretim alanının ölçeğine göre daraltılmasıyla, kritik anlarda büyük bir iş miktarının seferber edilmesiyle bu üst üretkenliği kazansın… bu bileşik iş gücünün kendine özgü gücü toplumsal bir işgücü veya toplumsal işin gücüdür. Bizzat işbirliğinden doğar .
Böylece ortaya disiplinin karşılık vermek zorunda olduğu yeni bir talep çıkmaktadır. Etkisi onu oluşturan temel parçaların tasarlanmış eklemleşmeleri aracılığıyla en çoğa çıkartılacak olan bir makine inşa etmek. Disiplin artık yalnızca bedenleri dağıtmak onlardan zamanı çekip almak ve bunu birikimli hale getirmekten ibaret olmayıp etkin bir aygıt elde edebilmek için güçleri birleştirmektir. Bu talep ortaya birçok biçim altında çıkmaktadır.
1) Tekil beden, diğer bedenlerin üzerine yerleştirilecek hareket ettirilebilecek bir unsur haline gelmektedir. Beden kendini çok kesimli bir makinenin bir parçası olarak oluşturmaktadır.
2) Herkesten en fazla güç miktarının çekilip alınarak optimal bir sonuç içinde bir araya getirilmesi için bazılarının zamanının diğer bazılarının zamanına uydurulması gerekmektedir.
3) Güçlerin titizlikle ölçülmüş olan bu bileşimi kesin bir komuta sistemi gerektirmektedir.
Sonuç olarak disiplinin denetlediği bedenlerden itibaren dört cins bireysellik veya daha doğrusu dört nitelikle donatılmış bir bireysellik yarattığı söylenebilir. Disiplin hücreseldir (mekansal dağıtımlar sayesinde) organiktir (faaliyetlerin şifrelenmesi sayesinde) oluşumsaldır (zamanın birikimli hale getirilmesi sayesinde) birleştiricidir (güçlerin birleştirilmesi sayesinde). Ve disiplin bunu yapabilmek için devreye dört büyük teknik sokmaktadır. Tablolar inşa etmekte, manevraları hükme bağlamakta, icraatlar dayatmakta ve son olarak da taktikler düzenlemektedir.
Disiplinsel uygulama: Belirli yerlere koyulmuş bedenler, şifrelenmiş faaliyetler ve biçimlendirilmiş yatkınlıklarla çeşitli güçlerin hasılalarının bunların hesaplanmış bileşimleri sayesinde arttırıldığı aygıtlar inşa etme sanatı olan taktik hiç kuşkusuz disiplinsel uygulamanın en yüksek biçimidir.
İyi Terbiye Etmenin Araçları
Disiplinsel iktidarın başarısı hiç kuşkusuz basit aletlerin kullanı