| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bilgi Deposu

19 "kültür" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"kültür" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Kronolojik Sırayla Osmanlı padişahlarının hayatları

 

Osmanlı Padişahları

Padişah: İslâm devlet hükümdarlarına verilen en yaygın unvanlardan. Bu unvan daha ziyade çok geniş topraklara sahip hükümdarlar için, Osmanlı Devleti' nde ise, hükümdarın örfî sıfatlarını ifade eden başlıca tabir olarak kullanılmıştır. Padişah unvanı, ilk devir Osmanlı tarihlerinde Osman ve Orhan beyler için kullanıldığı görülür. Ancak bu devirde Kastamonu ve Karaman beyleri için de padişah unvanı kullanılmıştır.
Osmanlı hükümdarları, Orhan Gazi'den itibaren, İslâm bir niteliği olan "sultan" unvanını da kullanmışlardır. Selçuklularda bir ananeyi devam ettiren ve devletin temelini kuran gazilere izafeten de "sultanü'l- guzal ve'l- mücahidin" (Mücahidlerin ve gazilerin sultani) lâkabını erken devirde isimleriyle beraber zikretmişlerdir. Bundan başka her hükümdar gazi olarak anılmıştır.
14 ve 15 yüzyıllarda Osmanlılar için daha çok en büyük hükümdar manasında "Hüdavendiğar" kullanıldı. Sultan Birinci Murad Han' in unvanlarından olan Hüdavendiğâr, Osmanlıların Anadolu'daki diğer beyler üzerinde hâkimiyet kurmaya başlamalarının bir işareti olarak kabul edilir.
Padişahın tuğra ve adını taşıyan belgelerin adi yanında mutlaka tek veya çok terkiplerden yapılan sıfatlar bulunurdu. Bunlar: Nisân-i serîf-i âlisân, Mektûb-i meveddet-üslûp, Ahidnâme-i izzet-nümûn, Ahidnâme-i hümâyûn, Nâme-i hümâyûn-i izzet ve saâdet-meshûn, Nâme-i hümâyûn meserret-makrûn, Nâme-i hümâyûn-i izzet makrûn, îltifat-nâme-i padişahı, Nâme-i serîf, Hatt-i şerif, Nâme-i saâdet-unvan, Hatt-i hümâyûn, Emr-i padişahı, Emr-i şerif, Hükm-i serîf, Emr-i münîf-i vâcibül ittibâ', Tevkî-i refî-i hümâyûn, Ahd-i şerif, Ahd-i hümâyûn, Fermân-i celîlülkadr, Fermân-i hümâyûn, Fermân-i besâret-unvân.
Osmanlı padişahlarının çok mühim hallerde yazdıkları nâmelerde, yabancı hükümdarlara gönderdikleri ahidnâmelerde; hâkimiyet ve salâhiyet sahalarını belirten unvanlar kullanılırdı. Bunlardan, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 1553'de Leh kralına verilen ahidnâme-i hümâyûndaki unvan: (Ben ki Sultan-i salâtin-i zaman burhân-i havakın-i avân tâc-bahs-i husrevân-i cihan zillullâhi'1-meliki'l-mennân Akdeniz' in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Sam ve Halep ve Karaman ve Rûm'un ve vilâyeti-i Dulkadriye'nin ve Diyârbekir'in ve Azerbaycan ve Van'ın ve Budun ve Tamisvar vilâyetlerinin ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medîne'nin ve Kudüs' ün ve Halilü'r-Rahmânin külliyen diyâr-i Arab’ın ve Yemen'in ve Bağdad ve Basra ve Cezayir vilâyetlerinin ve dahi nice memleketlerin ki âbâ-i kiram ve ecdâd-i izamim -enârallâhü berâhinehüm- kuvvet-i kahire ile fetheyledikleri ve cenabı-i celalet-meâbim dahi tig-i âtes-bâr simsîr-i zafernigârim ile fetheyledigim nice diyarın sultani ve pâdişâhı hazret-i Sultan Bâyezıd oğlu Sultan Selim Hân oğlu Sultan Süleyman Sah Hân'ım..."
Osmanlı padişahlarının örfî selâhiyetleri, İslâm hukukuna muhalif olmamak şartıyla, eski Türk telâkkileri ile Orta Doğu'daki telâkkileri birleştirilerek ortaya konulan Osmanlı sentezidir. Kısaca Osmanlı padişahı, Osmanlı tarihinin bir mahsûlüdür. Fatih devri tarihçilerinden Dursun Beg, Tarih-i Ebu'l-fetih adli eserinin girişinde, padişahların sahip olması gereken hususiyetleri, selâhiyetleri geniş şekilde açıklamaktadır.
İslâm Hukukunun tatbiki ve yayılması da, padişahın vazifeleri cümlesindendi. Buna bağlı olarak padişahların hâkimiyet sahası, İslâm Dîni ile sınırlandırılmıştı.
Osmanlı Devleti'nin tarihi boyunca İslâm Hukuku, devletin bütün icra faaliyetlerini murakabe etmiştir. Yapılacak bütün önemli isler, Seyhü'I-İslâm’ın fetvasına dayanılarak icra edilmiştir. Kanunî Sultan Süleyman Hân vefat ettiğinde devrindeki çeşitli konularda aldığı Seyhü’I-İslâm Ebû Suud efendi'nin fetvalarını beraberinde defnedilmesini istemiştir.
Osmanlı padişahlarına diğer imparatorlarda bulunan bazı fevkalâde özellikler verilmemiştir. Padişah, ne Japon imparatoru gibi Günesin oğlu, ne de Firavun gibi tanrı idi, sadece Allahü teâlânin âciz bir kulu idi. Cuma namazlarından sonra padişaha "Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var!" diye bağıran halk, ona âciz bir kul olduğunu hatırlatırdı. Tarih kitaplarında ve teşkilâtla alâkalı eserlerde, Padişahlığın Allahü teâlâ tarafından verilen çok mesuliyeti) büyük bir vazife oldu
ğu belirtilirdi. Bu emanetin, ahaliye iyi muamele, orduya bakim, memleketin muhafazası ve Dîn-i İslâm' a hizmetle korunacağı yazılıdır.
Padişahların gelirleri ise başlıca iki kaynardan gelirdi. İlki yapılan gazalardaki ganimetlerin beste biri idi. Bu gelir harplerin yapılamamaya başladığı devirlerden itibaren kesilmiştir. Diğer önemli gelir kaynağı da kendilerine tahsis edilen haslardan elde edilenlerdi. Bu gelirler saray ve askerin masraflarına ve bayındırlık eserlerine harcedilirdi. Oturdukları saraylar ve eşyaları devlet mali idi. Padişahlar sadece tasarruf hakkına haizdiler.
Altı yüz seneden fazla Türkler'in ve Müslümanların lideri durumunda olan padişahlık müessesesi,Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla ilga edilmiştir. 23 Nisan 1920'de padişahın yetkilerinin, Büyük Millet Meclisine devredildiği ilân edilmiş, 30 Ekim 1922 ve 2 Kasım 1922 tarihli Büyük Millet Meclisi kararları ile de padişahlık tamamen ilga edilerek, sadece halifelik Osmanlı ailesinin uhdesinde kalmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde "Hilâfetin ilgasi ve Hanedân-i Osmanî'nin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılmasına dair kanun" ile de halifelik ilga edilerek, Osmanlı hanedanına mensup bütün aile fertleri yurt dışına çıkarılmıştır.

1) I. Osman:

1258 yılında doğmuş,1326’da ölmüştür. Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Bey Ertuğrul Gazinin oğludur. Yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Babasının uç beyi olarak yerleştiği Söğüt’te doğduğu sanılmaktadır.

Gençliğinde yiğitliğinden dolayı “Kara Osman” lakabıyla ünlenmiştir. Daha sonra Bizans’a karşı bir gaza önderi vasfını kazandığı ve Gazi olarak anılmaya başlandı. Osmanlı Beyliği bağımsızlığını ilan ettikten sonra da Bey unvanını aldı. Osman Beyliği’nin kuruluşu sırasında yararlılıklar gösteren Ahi Şeyhi Edebalı yakın bir dostluk kurmuş ve ondan çok şey öğrenmişti. Daha sonra da Edebalı’nın kızı Mal Sultanla evlendi. 1281’de oğlu Orhan dünyaya geldi.

Osman bey adil ve eşitlikçe yönetimiyle halkın sevgisini kazanmıştı. Topraklarını genişletmek için Bizans’a karşı amansız savaşlara girmiş ama yöredeki Türk beylikleriyle çalışmaktan sürekli olarak kaçınmıştı.

Osman Bey son yıllarını hasta olarak Yenişehir’de geçirdi. Beyliğin yönetimini oğlu Orhan’a bırakmıştı. En büyük isteği Bursa’nın alındığını görmekti . Bu isteği gerçekleşti ve 1326'da ölümünden kısa bir süre önce Bursa alındı. Önce Söğüt’e babasının yanına gömüldü daha sonra cenazesi Bursa’da yaptırılan “Gümüşlü Kümbet”e taşındı.

Osman Bey son yıllarını hasta olarak Yenişehir’de geçirdi. Beyliğin yönetimini oğlu Orhan’a bırakmıştı.

2) I. Orhan:

1281 yılında doğmuş, 1361’de ölmüştür. Osmanlı Devletinin ikinci padişahı Orhan Bey Osmanlı Gazi’nin oğludur. Yaşamı hakkında fazla bilgi yoktur. Söğüt’de doğduğu bilinmektedir ama doğum tarihi kesin değildir. Genç yaşta babasının yanında savaşlara katılan Orhan başarılarından dolayı“Gazi” unvanını aldı. Bir Bizans kalesi olan Yarhisar’ın fethi sırasında büyük yararlılıklar gösterdi. Bu savaş sırasında Yerhisar tekfurunun kızı Halafira esir düşmüştü. Orhan Bey Osmanlılar arasında Nilüfer Halun olarak anılan Halafira’yla 1299’da evlendi. Oğulları Süleyman ve Murad’ın annesi Nilüfer Hatundur. 1346’da Bizans İmparatoru Kanta kuzenos’un kızı Teodora’yla evlendi.

Başarılı ve cesur bir yönetici olan Orhan Bey Osmanlı topraklarını doğuda Ankara’ya batıda Edirne’ye kadar genişletti. O güne kadar ahiret töreleriyle yönetilen beylikte ilk devlet kurumlarının temelleri Orhan Bey döneminde atıldı. Bu kurumların en önemlisi devlet işlerinin görüldüğü divandır. İlk düzenli orda bu dönemde kuruldu ilk Osmanlı parası yine Orhan Bey tarafından bastırıldı.

Son yıllarını Bursa’da geçiren Orhan Gazi 1361’de öldü. Mezarı Bursa’da gümüşlü kümbette babası Osman Gazinin yanındadır.

3) I. Murad:

Orhan Gazi’nin altı oğlundan biri olan Murad Bursa’da 1326 yılında doğdu.

Genç yaşta Bursa sancak beyliğine getirildi. Başarılı ve cesur bir savaşçıydı. Ağabeyi Süleyman Paşanın yanında Rumeli fetihlerine katıldı.Bu savaşlardan birinde Süleyman Paşa ölüne tahtın varisi Murad oldu. Orhan Gazi’nin 1361’de ölümünden sonra tahta çıktı.Aynı yıl kendisine rakip gördüğü iki kardeşini öldürttü.Bu olay Osmanlı tarihinde örneğine çok sık rastlanacak olan taht için kardeş öldürtme geleneğinin başlangıcıdır.

Hüdavendiğar veya Gazi Hünkar lakabıyla anılan I.Murad Avrupa’daki Osmanlı topraklarını Sırbistan’a kadar genişletti.Osmanlılar’a karşı ilk Haçlı ordusu I.Murad’ın askeri başarıları üzerine oluşturmuştur.

I.Murad 28 Ağustos 1389’da I.Kosova Savaşı sırasında Milas Obiliç adlı bir Sırp soylusu tarafından öldürüldü.

4)I. Bayezıd:

1360 yılında doğmuştur. Dördüncü Osmanlı Padişahı I:Bayezıd Bursa’da doğdu.Genç yaşta babası I.Murad’la birlikte seferlere katıldı.Savaş alanlarındaki cesaretinden ve suratinden dolayı “Yıldırım” lakabını aldığında henüz 14 yaşındaydı. 1378’de babasının isteği üzerine Germiyanoğlu Beyi Süleyman Şah’ın kızı Sultan Hatun’la evlendi.İstanbul’u ilk kuşatan Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezıd’tır.İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasındaki Anadolu Hisarı bu kuşatma sırasında yaptırıldı.Bu dönemde İstanbul’da bir Türk mahallesi kurulduğu bilinmektedir.

Bayezıd okuma-yazma bilen ilk Osmanlı padişahıydı.Adil ve ileri görüşlüydü.Aynı zamanda başarılı bir komutandı.Bakanlar’daki fetihleri ve Nigbolu Savaş’ında Haçlı ordusuna karşı kazandığı zafer Bayezıd’a İslam dünyasında büyük ün kazandırmıştı.Bu başarıları nedeniyle Mısır’daki Abbasi halifesinden“Sultan” unvanını aldı.

Yıldırım Bayezıd 1402’de yapılan Ankara Savaş’ında Timur tutsak düştü.Yedi ay süren tutsaklıktan sonra 9 Mart 1403’te Akşehir’de öldü.Tutsaklığa dayanamayıp ihtihar ettiği de söylenir.

5)I. Mehmed:

1379 yılında doğmuştur.Osmanlı Devleti’nin beşinci padişahı olan Çelebi Mehmed Bursa’da doğdu.Babası Yıldırım Bayezıd tarafından Amasya sancakbeyliğini atandığında henüz 11 yaşındaydı.Babası ve üç kardeşiyle birlikte Ankara Savaşı’na katıldı.Bu savaşta Osmanlılar yenik düştü ve Osmanlı toprakları Bayezıd’ın oğulları arasında paylaştırıldı.Çelebi Mehmed Osmanlı tahtını için kardeşleriyle mücadeleye dönemi Osmanlı tarihine padişahsız dönem anlamına gelen “Fetret Devri” olarak adlandırılır.

Çelebi Mehmed bu mücadelenin sonunda tahta çıkmış ve Osmanlı Devleti’ni yeniden tek yönetim altında toplamıştır.Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu sayılır.

Çelebi Mehmed Edirne’de avlanırken rahatsızlanarak felç oldu,kısa bir süre sonrada 1421 yılında öldü.Cenazesi Bursa’ya götürülerek Yeşil Türbeye gömüldü.

6)II. Murad:

1404 yılında doğmuştur.Osmalı Devletinin altıncı padişahı II.Murad Çelebi Mehmed’in oğludur.

Babasının Ankara Savaşından sonra çekildiği Amasya’da doğdu.Çelebi Mehmed’in ölümü üzerine 1421’de tahta çıktı.Hükümdarlığı döneminde Balkanlarda Osmanlı egemenliğini güçlendirmek için çaba sarfetti.

II.Murad alçak gönüllü, merhametli ve adil bir hükümdardı.Bilim ve sanata önem verir, bilgin ve sanatçıları korurdu.Döneminde II.Murad’ı konu alan çok sayıda manzum eser yazılmıştır.Kendiside“Muradı” mahlasıyla şiirler yazardı.

II.Murad 3 Şubat 1451’de Edirne’de öldü.Vasiyet üzerine Bursa’da kendi yaptırdığı Muradiye Camisi’nin yanındaki türbesine gömüldü.

7)II. MehmedFATIH SULTAN MEHMED)
Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, uzun boylu, dolgun yanakl
ı, kırmızı, beyaz tenli, kıvrık burunlu, kolları adaleli ve kuvvetli bit padişahtı.Yedi tane yabancı lisan bilirdi. Âlim, Sâir ve sanatkârları toplar ve onlarla sohbetten çok hoşlanırdı. Gayet soğukkanlı ve cesurdu. essiz bir kumandan ve idareci idi. Yapacağı isler hususunda, en yakınlarına bile hiç birşey sızdırmazdı.

Fatih Sultan Mehmed'in ömrü seferlerle geçti. Yıkılmaz diye bilinen Bizans'ı yıktı. Ìstanbul'u fethetti.

Ayasofya kilisesini cãmiye çevirdi. Kıyamete kadar cãmi olarak kalmasını istediği bu muhteşem mâbed için ,mükemmel bit vakfiye yazdırttı. (Başvekâlet Arşivi Tapu Defterleri No: 20, 27, 167, 251) 1127 sene kilise, 481 sene de cãmi olarak kullanılan Ayasofya, 1934'de müze haline getirildi.

Hz. Fatih, Enez'i, Galata ve Kefeyi Osmanlı topraklarına dahil etti. Limni, Ìmroz, Semendirek, Taçoz, Bozcaada ve Bosdan'ı aldı. Belgradı muhasara ettiği zaman çarpışmaya bizzat katildi. Alnından ve dizinden ciddi şekilde yaralandı. 1458'de Mora'yı kısmen, bir sene sonra da Sırbistan'ı tamamen aldı. 1461'de Amasya'yı ve Ísfendiyar Ogulları Beyliğini Osmanlı topraklarına dahil etti. Trabzon Rum İmparatorluğunu ortadan kaldırdı. 1462'de Romanya, Yayçe ve Midilli'yi aldı. 1463 senesinde Papa'nın büyük gayretleri ile toplanan ve savaşa katılan herkesin altı aylık günahının affolunacağı ilân edilen 20 devletin katıldığı bir haçlı ittifakı ile 16 sene savaştı. 1463'de Bosna'yı fethetti ve Hersek'i de tabiiyeti altına aldı. 1466'da Konya ve Karaman'ı aldı. Arnavutluğu tamamen Osmanlı topraklarına kattı. 1470'de Ağrıboz'u aldı. Uzun Hasan'ı Otlukbeli savaşında kesinlikle yendi. Zafer Sükranesi olarak kırk bin esiri salıvererek, hürriyetlerine kavuşturdu. 1476'da Boğdan'ı Osmanlı topraklarına kattı. Otuz sene içinde tam yirmi beş seferi bizzat kendisi idare etti. 900.000 bin kilometrekare olan topraklanma 2.214.000 kilometrekareye çıkardı.

Fatih Sultan Mehmed, Venedikliler tarafından tertiplenen tam on dört suikastten kurtuldu. Son suikastten ise kurtulamadı. Venedikliler, bu büyük hükümdarı, aslen bir Yahudi olan Maestro Jakopo isimli bir doktor vasıtasıyla zehirleterek öldürmeye muvaffak oldular. Tarihçi Babinger'e göre bu suikastçı doktor, Yakup Pasa unvanı ile sarayın doktorları arasında bulunuyordu.

1481 Mayisinin üçüncü günü yine bir sefere çıkmışken, Gebze'de ordugâhında Perşembe günü vefat etti. Papa, Büyük Hakanın ölümünde tam üç gün üç gece bütün kiliselerin çanlarını çaldırtarak sevinç ayinleri yaptırdı. Hz. Fatih 49 sene bir ay beş gün yaşadı. İki imparatorluk,, dört krallık ve onbır prenslik yıkan büyük hükümdarın cenaze namazını Fatih Camiinde Şeyh Muslihiddin Mustafa Vefa Efendi Hazretleri kıldırdı. Türbesi Fatih Camii yanındadır.

Hz. Fatih, Müslüman Türk Milletine yapmış olduğu büyük hizmetlerle, dünyanın en büyük hükümdarlarından birisi olduğunu ispat etmiştir. Ìstanbul gibi, cihanın bir incisi olan, bu muhteşem beldeyi Türk Milletine kazandırmıştır. Yapmış olduğu çalışmalar ile, memleketinde büyük çapta bir imar hareketini gerçeklestirmistir. Bugünün üniversitesi olan (Fatih Külliyesi)ni 1470 senesinde tamamlamış, İstanbul’u fethettiği zaman 8 tane kiliseyi camiye çevirmiş, etrafındaki papaz odalarını da medrese yapmıştır. Ayrıca bir çok Anadolu kasabasında da medreseler yaptırmıştır.

Hz. Eyyûb El - Ensârî'nin (r.a.) kabri Fatih zamanında keşfedildi. Delâil-i Hayrat müellifi Şeyh Süleyman Cezulî ve Allame Ali Kusi Fatih devrinde vefat ettiler.

Erkek çocukları: Mustafa, Cem, Korkut.

Kızı: Gevherhan Hatun

8)II. Bayezıd: Sultan İkinci Bayezıd 3 Aralık 1448'de Dimetoka'da doğdu. Babası cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed Han, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elaydı. Cesur ve atılgandı.
Aynı zamanda çok halim selim ve dinine bağlı bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid'e iyi bir eğitim verdi. O devrin en meşhur alimlerinden ders okutturdu ve bütün İslam ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.
Sultan İkinci Bayezid yedi yaşında iken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya, Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün şartlar vardı.
Sultan İkinci Bayezid, dinine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezid-i Veli denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Çok merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı.
Arapça ve Farsça'yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslam ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512'de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti.
Erkek çocukları: Mahmud, Ahmed, Şehinşah, Yavuz Sultan Selim, Mehmed, Korkud, Abdullah, Alimşah
Kız çocukları:Aynişah, Gevher, Mülük Sultan, Hatice Sultan, Selçuk ve Hüma Hatun.

9)I.Selim:

Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun'dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğluları beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı.Babası Sultan İkinci Bayezid padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim'i Trabzon Sancağı'na tayin etti.
Şehzade Selim, Trabzon'da devlet işlerinin yanında ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi'nin derslerini takip ederdi. Trabzon'u çok güzel idare eden Şehzade Selim'in bu arada komşu devletlerle de ilişkisi oldu.
Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi Müslüman oldular.
Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Mütevazı bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı.
Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti:
"Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Hümayun benim mührümle mühürlensin."Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz'un mührüyle mühürlendi.
Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara "Sakalımı ele vermemek için kesiyorum" dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520'de "Aslan Pençesi" denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etti.

Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii'nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim'i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.
Erkek çocukları: Kanuni Sultan Süleyman
Kız çocukları: Hatice Sultan, Fatma Sultan, Hafsa Sultan,
Şah Sultan

10)I.Süleyman:

Kanûnî Sultan Süleyman 27 Nisan 1495 Pazartesi günü Trabzon'da doğdu. Babası Yavuz Sultan Selim, annesi Hafsa Hatun'dur. Hafsa Hatun Osmanlı ya da Çerkezdir. Kanûnî Sultan Süleyman yuvarlak yüzlü, ela gözlü, geniş alınlı, uzun boylu ve seyrek sakallıydı.
Kanûnî Sultan Süleyman devri, Türk hakimiyetinin doruk noktasına ulaştığı bir devir olmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim, onu küçük yaşlardan itibaren çok titiz bir şekilde yetiştirmeye başladı. Benzeri görülmemiş bir terbiye ve tahsil gördü. İlk eğitimini annesinden ve ninesi Gülbahar Hatun'dan (Yavuz Sultan Selim'in annesi) aldı. Yedi yaşına gelince tahsil için İstanbul'a, dedesi Sultan İkinci Bayezid'in yanına gönderildi. Şehzade Süleyman, burada Karakızoğlu Hayreddin Hızır Efendi'den tarih, fen, edebiyat ve din dersleri alırken, savaş teknikleri konusunda da öğrenim görüyordu.

15 yaşına kadar babası Yavuz Sultan Selim'in yanında kalan Şehzade Süleyman, kanunlar gereği sancak istemesi üzerine, önce Şarki Karahisar'a oradan da Bolu, kısa bir süre sonra da Kefe sancakbeyliğine tayin edildi (1509).
Yavuz Sultan Selim'in 1512 de tahta geçmesi üzerine İstanbul'a çağırılan Şehzade Süleyman, babasının kardeşleriyle mücadeleleri sırasında İstanbul'da kalarak babasına vekalet etti. Bu sırada Saruhan sancakbeyliğinde de bulundu. Babası Yavuz Sultan Selim'in ölümü üzerine, 30 Eylül 1520'de 25 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti.
Kendisinden başka erkek kardeşi olmadığı için tahta geçişi kolay ve çatışmasız oldu. Çok ciddi ve kendinden emin bir padişah olan Kanûnî Sultan Süleyman, azim ve irade sahibiydi. Yapacağı işlerde hiç acele etmez, gayet geniş düşünür ve verdiği emirden asla geri dönmezdi. İş başına getireceği adamlara, kabiliyet derecelerine göre görev verirdi. Zigetvar kuşatmasını idare ederken, 7 Eylül 1566 yılında 71 yaşında vefat etti.
Kendisine "Kanûnî" denmesi, yeni kanunlar icat etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı bir şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Kanûnî Sultan Süleyman adaleti seven bir padişahtı. Mısır'dan gelen vergiyi haddinden fazla bulup, yaptırdığı araştırma sonunda halkın zulme uğradığını düşünmesi ve Mısır Valisini değiştirmesi bunun açık kanıtıdır.
Kanûnî Sultan Süleyman, tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti dünyanın en zengin ve en güçlü devleti konumundaydı. Babasının ölümü ve kendisinin padişah olması, "Arslan öldü, yerine kuzu geçti" diye düşünen Avrupalıları sevindiriyordu. Ancak Avrupalılar, çok geçmeden hayal kırıklığına uğradılar.Büyük bir devlet adamı olan Kanûnî Sultan Süleyman aynı zamanda ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

"Halk içinde muteber bir şey yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır,
Olmaya baht ü saadet dünyada vahdet gibi".

Erkek çocukları: İkinci Selim, Bayezid, Abdullah, Murad, Mehmed, Mahmud, Cihangir, Mustafa
Kız Çocukları: Mihrimah Sultan, Raziye Sultan

11)II. Selim:

Sultan İkinci Selim 28 Mayıs 1524'de İstanbul'da doğdu. Babası Kanuni Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan'dır. Hürrem Sultan Slav kökenlidir. Orta boylu, açık alınlı, mavi, gözlü, ince kaşlı ve sarışın bir padişahtı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu'nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.
Sarı Selim olarak da anılan II. Selim, Kütahya sancakbeyi iken aldığı, babası Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın ölüm haberi üzerine İstanbul'a gelerek, 30 Eylül 1566 günü 42 yaşında iken tahta geçti. Sarı Selim daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdardı.
Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa'nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve babası Kanuniye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir. Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükümeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim'in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatli olmayan Ali Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. 8 yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya'ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul'da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.
Sultan İkinci Selim'in tahta çıktığı ilk yıllarda, bazı siyasi çekişmeler yaşandı. Sokullu Mehmet Paşa bu çekişmelerden galip olarak ayrıldı ve 15 yıl sadrazamlık yaptı. Sadrazamlık yaptığı bu dönemde devlet yönetimine ağırlığını koydu.
Sultan İkinci Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman'dan 14. 892.000 km. kare olarak devraldığı İmparatorluk topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad'a 15.162.000 km. kare olarak bırakmıştır.
Şaheser beyitlerinden biri şudur:
"Biz bülbül-i muhrık-ı dem-i şekvayı firakız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden"
Erkek Çocukları: Üçüncü Murad, Abdullah, Osman, Mustafa, Süleyman, Mehmed, Cihangir.
Kız Çocukları: Fatma Sultan,
Şah Sultan, Gevherhan Sultan, Esma Sultan.

12)III. Murad:

Sultan Üçüncü Murad 4 Temmuz 1546 günü Manisa'nın Bozdağ yaylasında dünyaya geldi. Babası, Sultan İkinci Selim, annesi Afife Nur Banu Sultan’dır. Annesi Venediklidir. Sultan Üçüncü Murad orta boylu, değirmi yüzlü, kumral sakallı, ela gözlü ve beyaz tenli bir padişahtı. Çok cömertti ve insanlara yardım etmeyi çok severdi.
Merhametli bir kişiliğe sahip olan Sultan Üçüncü Murad, Arapça ve Farsçayı çok iyi konuşurdu. Babasının 1558 yılında, Manisa sancak beyliğinden Karaman valiliğine tayin edilmesi üzerine, dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancakbeyliğine tayin edildi. Babası Sultan İkinci Selim padişah olduktan sonra da tekrar Manisa sancakbeyliğine atandı.
Şehzadeliği sırasında bulunduğu Manisa'da devrin en değerli ulemasından dersler aldı. Osmanlı padişahları içinde en alim padişahlardan birisidir. Babası Sultan İkinci Selim'in vefatı üzerine Manisa'dan İstanbul'a gelerek 22 Aralık 1574 tarihinde tahta geçti. Ancak o da babası Sultan İkinci Selim gibi devlet işlerine fazla müdahil olmadı. Bürokrasi ve hükümet daha ziyade Sokullu Mehmed Paşa tarafından idare edildi. Bunda Sokullu'nun tecrübe ve dirayet Sultan ikinci Murad’ın idare tarzı büyük rol oynamıştır.

İçkiye ve eğlence meclislerine düşkün olan Sultan Üçüncü Murad, saltanatı boyunca İstanbul'dan hiç çıkmadı ve saraydaki kadınların etkisinde kaldı. Daha sonraki yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun bir devrini etkileyecek olan kadınlar saltanatı onun devrinde başladı. 29 yaşında çıktığı tahtta 20 yıl kalan Sultan Üçüncü Murad 16 Ocak 1595 tarihinde felç geçirdi ve vefat etti. Ayasofya Camisinin avlusuna defnedildi.

Erkek Çocukları: Üçüncü Mehmed, Selim Bayezid, Mustafa, Osman, Cihangir, Abdullah, Abdurrahman, Abdullah, Hasan, Ahmed, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseryin , Korkud, Ali, Kız Çocukları: Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Mihrimah Sultan, Fahriye Sultan.

13)III. Mehmed:

Sultan Üçüncü Mehmed 26 Mayıs 1566'da Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Murad, annesi Safiye Sultan'dır. İsmini, Fatih Sultan Mehmed'e benzemesi için, büyük dedesi Kanuni Sultan Süleyman koydu. Orta boylu, kumral saçlı ve güzel yüzlüydü. Çok kuvvetli bir ilim tahsili yaptı ve Tacüt-Tevarih yazarı Hoca Sadeddin Efendi'den dersler aldı. Sultan Üçüncü Mehmed, 1583'te Manisa sancakbeyliğine tayin edildi. 1595 yılının Ocak ayına kadar görev yaptığı Manisa'dan, babasının ölüm haberi üzerine hareket ederek, 27 Ocak 1595 tarihinde geldiği İstanbul’da Osmanlı tahtına oturdu.

Sultan Üçüncü Mehmed annesini çok sever, sayar ve dinlerdi. Bundan yararlanan annesi Safiye Sultan, Osmanlı sarayında hakimiyet kurdu. Bazı konularda padişahı zorlayıp istediğini yaptırıyor, bu da devlet işlerinde karışıklıklara sebep oluyordu. Dinine çok bağlı ve tasavvufa da son derece meraklıydı. Hz. Muhammed'in (S.A.V) ismi anılınca, saygısından derhal ayağa kalkardı. Üçüncü Mehmed devri duraklama dönemine rastlar. Sultan Üçüncü Mehmed, kolayca üzüntüye kapılır, yemekten, içmekten kesilirdi. Celali isyanları ve İran savaşlarının çok uzun sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün gizli meyhaneleri kapattırdı.21 Aralık 1603’de Topkapı Sarayında öldü.Mezarı Ayasofya’daki türbededir.

Erkek Çocukları: Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Selim, Mahmud

14)I. Ahmed:

Sultan Birinci Ahmed 18 Nisan 1590 günü Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Çok mükemmel bir tahsil gördü. Arapça ve Farsça'yı mükemmel derecede konuşurdu. Ok atmak, kılıç kullanmak, ata binmek gibi savaş ve askerlik alanlarında çok usta olan Sultan Birinci Ahmed, ava ve cirit oyununa çok düşkündü. Çok sade giyinirdi. Babası Sultan Üçüncü Mehmed'in vefatı üzerine 21 Aralık 1603'te Eyüb Sultan'da kılıç kuşanarak tahta geçti. Sultan Birinci Ahmed, Kanuni Sultan Süleyman'dan sonraki padişahlar içinde devlet işleriyle yoğun şekilde uğraşan ilk padişahtı. Çocuk denecek yaşlarda bile mükemmel kararlar alırdı. Daima ilim ve irfan sahibi büyük kişilerle birlikte olur ve onlara akıl danışırdı.

Sultan Birinci Ahmed'in hayatında 14 sayısının önemli bir yeri vardır. Çünkü, on dört yaşında padişah olmuş, on dört yıl saltanat sürmüş ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Dinine çok bağlı olan Sultan Birinci Ahmed'in Hz.Muhammed'e (S.A.V) olan bağlılığı o kadar ilerledi ki, onun ayak izlerinin resmi içine bir şiir yazmış ve o şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir şudur:

"N'ola tacım gibi başımda götürsem daim Kadem-i resmini ol Hazreti Şahı Resulün Gül-i Gülzarı Nübüvvet, o kadem sahibidir Ahmeda durma yüzün sür kademine ol gülün"

Sultan Birinci Ahmed yakalandığı tifüs hastalığından kurtulamayarak 21 Kasım'ı,22 Kasım'a bağlayan gece 1617 yılında 28 yaşında vefat etti.

Erkek Çocukları: İkinci Osman, Dördüncü Murad, Sultan İbrahim, Bayezid, Süleyman, Kasım, Mehmed, Hasan, Selim, Hanzade,Ubeyde

Kız Çocukları: Gevherhan Sultan, Ayşe Sultan, Fatma Sultan, Atike Sultan

15)I. Mustafa:

Sultan Birinci Mustafa 1592 yılında Manisa'da doğdu. Babası Sultan Üçüncü Mehmed, annesi Handan Sultan'dır. Sultan Birinci Mustafa güzel yüzlü, seyrek sakallı, sarı benizli ve iri gözlü bir padişahtı. İki defa padişahlık yaptı. Sinirli bir yapıya sahipti.

Sultan Birinci Mustafa, ağabeyi Sultan Birinci Ahmed'in padişahlığı süresince, 14 yıl sarayın bir odasında hapis hayatı yaşadı. O devirde bu gerekli görülüyordu. Aksi halde şehzadeler devlet yönetimine karışıyor, hatta padişahı devirmek için harekete bile geçebiliyor ve devlet birliği tehlikeye düşüyordu. Buna meydan vermemek için şehzadeler "izale" olunur veya bir odaya kapatılırdı. Sultan Birinci Ahmed tahta geçtiğinde kardeşini öldürtmemiş, ancak sarayda mahpus tutulmuştur. Kafes hayatı denilen bu süre sonunda Sultan Birinci Mustafa Osmanlı hanedanının en büyük erkek evladı olması dolayısıyla tahta çıkarılmış fakat kısa sürede dengesiz hareketleri görüldüğünden ulema, asker ve devlet erkanının ittifakı ile hal edilmiştir. Sultan Genç Osman'ın tahttan indirilip katlinden sonra bir kez daha cülus etmişse de 1,5 yıl sonra tekrar tahttan indirilmesi icab etmiştir.

Sultan Birinci Mustafa ile birlikte kardeş katli nadiren görülmüş, artık şehzadeler sarayda kafes ardında tahta geçecekleri günü beklemeye başlamışlardır. Tabii valide sultanlar, şehzade anaları arasında rekabetler başlamış, her biri bir vezire ve diğer gruplara dayanarak entrikalarla padişah değiştirmeye çalışmışlardır.

Sultan Birinci Mustafa, çok dindar bir insandı. Sadaka vermeyi çok severdi. Hatta sarayın havuzuna hizmetçilerin toplaması için para atardı. Saraydaki hayatını ibadet ederek, dini

eserler okuyarak geçiriyordu. Tahta geçmesi için ikinci kez davet edildiği zaman, odasında Kuran-ı Kerim okuduğunu ve padişahlık istemediğini bildirmişti.

Sultan Birinci Mustafa ikinci padişahlığının başlamasından 1.5 yıl sonra 10 Eylül 1623 tarihinde şeyhülislam fetvası ile tekrar tahttan indirildi. Fetvanın gerekçesi olarak da "Akli dengesi tam olmayan birisinin halife olamayacağı" gösterildi. Sultan Birinci Mustafa tahttan indirildikten 16 yıl sonra, 20 Ocak 1639 günü sinir hastalığından dolayı Topkapı Sarayında vefat etti.

16)II. Osman:

Sultan Genç Osman, 3 Kasım 1604 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Birinci Ahmed, annesi Mahfiruz Haseki Sultandır. Mahfiruz Haseki Sultan Rum'dur. Sultan Genç Osman 14 yaşında iken, amcası Sultan Birinci Mustafa'nın tahttan indirilmesi üzerine Osmanlı tahtına oturdu. Annesi onun yetişmesi için çok titiz davrandı. Sultan Genç Osman iyi bir terbiye ve tahsil gördü. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klasiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Çok güzel bir yüzü olan Genç Osman, zeki, enerjik, atılgan, cesur ve gözü pek bir padişahtı.

Sultan Genç Osman, Fatih Sultan Mehmed devrine kadar yapıldığı gibi saray dışından, Şeyhülislam Es'ad Efendi'nin ve Pertev Paşa'nın kızları ile evlendi. Yavuz Sultan Selim devrinden itibaren padişah saray dışından evlenmediği için bu davranış önemli bir değişiklik oldu.
Kendisine planlarını uygulayacak bir sadrazam bulamadı. Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde tahtan indirilerek, Yedikule zindanlarında boğularak şehit edilen Sultan Genç Osman, babası Sultan Birinci Ahmed'in Sultanahmet Camii'nin yanındaki türbesine defnedildi.
Tahta çıkar çıkmaz devlet erkanı içindeki üst düzey yetkilileri değiştiren, müderris ve kadıların atanma yetkilerini şeyhülislamdan alan Sultan Genç Osman çok yenilikçi bir padişahtı.
Erkek çocukları: Ömer, Mustafa

Kız çocuğu: Zeynep Sultan

17)IV. Murad:

Sultan Dördüncü Murad 26 Temmuz 1612 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Annesi Rumdur. Sultan Dördüncü Murad, uzun boylu, iri cüsseli, yuvarlak yüzlü ve heybetli bir padişahtı. Osmanlı Sultanlarının en kudretlilerinden biri olarak tarihe geçti. Son derece zeki, gözü pek, cesur, kuvvetli ve enerjik bir insandı.

Sultan Dördüncü Murad çok iyi cirit ve ok atardı. Bu gücünü katıldığı savaşlarda da gösterdi. Dinin hükümlerini çok iyi bilir Şeyhülislam Yahya Efendiye "Baba" diye hitap ederdi. İçki ve tütünü yasakladı. Gece sokağa çıkma yasağı koydu. Arapça'yı ve Batı dillerini çok iyi bilirdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları yeni çalışmalar yapmaları için teşvik ederdi. Sultan Dördüncü Murad döneminin önemli olaylarından biri de, Hazerfan Ahmed Çelebinin kanat takarak Galata Kulesi'nden Üsküdar'a uçmasıydı.

Sultan Dördüncü Murad'ın saltanatını 2 devreye ayırmak mümkündür. Henüz 11 yaşında iken tahta geçtiğinden devlet işleri büyük ölçüde annesi Kösem Sultan'ın elinde yürümekteydi. Onunla birlikte olan vezirler, gözünün önünde Hafız Ahmed Paşa'yı askere parçalatmışlar, genç padişahı da korkuyla dehşete düşürmüşlerdir.Osmanlı memleketlerinde asayiş ve huzur kalmamış, zorbalar şehirleri ele geçirmişleridir. Delikanlılık çağında idareyi bizzat ele aldıktan sonradır ki Sultan Dördüncü Murad, biraz da şiddet yolu ile bütün zorbaları bastırmış, tekrar devlet hakimiyetini kurmuştur. Tütün yasağı bahanesiyle kahvehanelerde toplanan işsiz güçsüz zorba takımını sindirmiş, şiddetli ceza ve hatta idamlarla tekrar idari ve adli nizamı kurabilmiştir.

Sultan Dördüncü Murad, çevresinde olup bitenleri dikkatle takip eder, inisiyatifini kullanmakta asla tereddüt etmezdi. Hükümdarlığının ilk yıllarında annesinin etkisinde kaldıysa da daha sonra kadınların saltanatına son verdi, hain ve hilekar sadrazamları şiddetle cezalandırdı. Memleket meselelerini yakından takip edip, çözümler üretmeye çalıştı. 17 yıl hükümdarlık yaptıktan sonra, Niksir hastalığından dolayı henüz 28 yaşında vefat etti.

18)İbrahim:

Sultan Birinci İbrahim 5 Kasım 1615 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Ahmed, annesi Mahpeyker Kösem Sultan'dır. Mahpeyker Kösem Sultan Rum'dur. Sultan Birinci İbrahim uzun boylu, kuvvetli vücutlu ve kumral sakallıydı. Annesi onun yetiştirilmesi için çok gayret göstermişti. Ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın ani vefatı, zaten ölüm düşünceleriyle harap olmuş Şehzade İbrahim'i çok sarstı ve padişah olduğuna inanmak bile istemedi. Annesinin ve devlet erkanın ısrarlarından ve ağabeyi Sultan Dördüncü Murad'ın cenazesini gördükten sonra abisinin vefatına kesin olarak inandı. Sadrazam Kara Mustafa Paşa, Taht Odası'na geçen Sultan Birinci İbrahim'in başına, Hırka-i Saadet Dairesi'nden getirilen, Hz. Ömer'in Sarığı'nı yerleştirdi. Sultan Birinci İbrahim tahta oturdu ve ellerini açarak dua etti:

"Elhamdülillah. Ya Rabbi! Benim gibi zaif bir kulunu bu makama layık gördün. Saltanat günlerimde milletimi hoş-hal eyle ve birbirimizden hoşnut eyle."

Sultan Birinci İbrahim, tahta geçtiği ilk yıllarda sinir hastalığı yüzünden sık sık kriz geçiriyordu. Ancak, daha sonraki yıllarda devlet işleriyle bizzat ilgilenmeye başladı. Sultan Birinci İbrahim tahta çıktığında soyunun tek şehzadesi o kalmıştı. Bu yüzden ilk oğlu Şehzade Mehmed (Sultan Dördüncü Mehmed) doğduğunda ülkede şenlikler düzenlendi (2 Ocak 1642). Sultan Birinci İbrahim, çok cömert ve lütufkar bir padişahtı. Fakirlere ve kimsesizlere yardım etmeyi çok severdi. Çıkardığı fermanlarla açlık ve kıtlığın önlenmesine çalıştı. Saltanatı sırasında, annesi Kösem Sultan'ın etkisinde çok kaldı. Sekiz yıl dokuz ay padişahlık yaptıktan sonra, 18 Ağustos 1648 tarihinde boğularak şehit edildi.

Sultan Birinci İbrahim hakkında kendi devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında, akli dengesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, Sultan Birinci İbrahim'in özelliklerinden ve yaptığı işlerden övgüyle bahsetmektedir. Sadece son zamanlarda bazı yazarlar, onun için "Deli" demektedirler. Sultan Birinci İbrahim'e "Deli" ve "Gaddar" diyen ve adının öyle yayılması için çalışanlardan bazılarının, Sultan Birinci İbrahim tarafından idam ettirilen İranlı Şii, Emirgüneoğlu'nun adamları olduğu söylenmektedir.

Sultan Birinci İbrahim tahta geçtiğinde 25 yaşındaydı. Şehzadeliği sırasında öldürüleceği endişesi ile sinirleri son derece bozulmuştu. Bu sırada sadrazamlık koltuğunda bulunan Kemankeş Kara Mustafa Paşa devlet işlerini en iyi şekilde yürüttü. Kemankeş Kara Mustafa Paşa, İranlılarla Kasr-ı Şirin Antlaşması'nı imzalayıp, İstanbul'a geldikten sonra, giriştiği mali işlerde de başarılı oldu. Ocaklı sayısını indirip maaşlarının düzenli olarak verilmesini sağladı. Bu olumlu faaliyetler sonunda devlet bütçesi denkleşmiş oldu. Donanma işleriyle de ilgilenen Kemankeş Mustafa Paşa, her yıl belirli miktarlarda kadırgalar yapılıp donatılmalarını sağladı.

Erkek Çocukları: Dördüncü Mehmed, İkinci Süleyman, İkinci Ahmed, Orhan, Bayezid, Cihangir, Selim, Murad.

Kız Çocukları: Ümmî Gülsüm Sultan, Peykan Sultan, Atike Sultan, Ayşe Sultan, Gevherhan Sultan

 

19)IV. Mehmed:

Sultan Dördüncü Mehmed 2 Ocak 1642'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Turhan Hatice Sultan'dır. Annesi Rusdur. Sultan Dördüncü Mehmed orta boylu, beyaz tenli ve yanık çehreliydi. Ata çok bindiği için vücudu öne eğikti. Annesi onu çok iyi yetiştirdi. İyi bir ilim tahsili gördü. Babası Sultan İbrahim'in öldürülmesi üzerine 8 Ağustos 1648 günü, henüz yedi yaşında iken padişah oldu. Ava ve edebiyata çok meraklıydı. Ava olan merakı yüzünden tarihte Avcı Mehmed olarak anılır.Beş vakit namazı cemaatle kılardı. İçkiyi şiddetle yasaklayıp, içki imalathanelerini kapattırdı. Sadrazamlığı, Köprülü ailesine vermekle çok isabetli bir karar aldı. Sultan Dördüncü Mehmed zamanında Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına kavuştu.
Hayatının büyük bir kısmı saray entrikalarıyla geçti. İkinci Viyana bozgunundan sonra, ordunun ve devlet erkanının oybirliği ile 8 Kasım 1687 günü tahttan indirildi. Bundan sonraki ömrü, saraydaki bir odada yanına konulan iki cariye ile tam bir hapis hayatı şeklinde sürdü. 6 Aralık 1693'de Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a gönderildi ve Yeni Cami'deki Türbesine, annesi Turhan Sultanın yanına defnedildi.
Erkek Çocukları : İkinci Mustafa, Üçüncü Ahmed, Bayezid.
Kız çocukları : Hatice Sultan, Safiye Sultan, Ümmü Gülsüm Sultan, Fatma Sultan.

20)II. Süleyman:

Sultan İkinci Süleyman 15 Nisan 1642'de İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Saliha Dilaşub Sultan'dır. Orta boylu, kır sakallı, şişman ve halim selim bir padişahtı. Dindar, dürüst ve akıllı bir insan olan annesi Saliha Dilaşub Sultan tarafından titizlikle yetiştirildi. Oğluna, gerekli bilgileri bir yandan kendi veriyor, bir yandan da hocalar tutuyordu.
Hayatının kırk yılını bir dairede hapis geçiren Sultan İkinci Süleyman cesur, dindar, vatansever, merhametli ve nazik bir insandı. Rüşvet ve sefahata son derece düşmandı. Padişah olduğu sırada askeri zorbaların ortalığı karıştırması üzerine onlarla mücadeleye girişti ve kısmen de olsa asayişi sağladı.
Sultan İkinci Süleyman, 4 yıl gibi kısa bir süre padişahlık yaptı. Bunun son iki yılını yatak hastası olarak geçirdi. Gün geçtikçe zayıflıyordu. 22 Haziran 1691 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Süleymaniye Camii yanında Kanuni Sultan Süleyman türbesine gömüldü.

21)II. Ahmed:

Sultan İkinci Ahmed 25 Şubat 1643 günü İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci İbrahim, annesi Hatice Muazzez Sultan'dır. Terbiyesi ve tahsili ile annesi meşgul oldu. Arapça ve Farsça biliyordu. Orta derecede bir tahsil gördü. Devlet işlerini çok yakından takip eder, hasta bile olsa divan toplantılarına katılırdı.
Sultan İkinci Ahmed, Hat sanatında çok ustaydı. Yazı yazma kabiliyeti çok üstün olan Sultan İkinci Ahmed, birçok Kuran-ı Kerim yazdı. Şairlere ve şiire çok düşkündü. 3 yıl 7 ay 14 gün saltanat sürdükten sonra, yakalandığı Siroz hastalığından kurtulamayarak 6 Şubat 1695 günü Edirne'de vefat etti. Cenazesi İstanbul'a getirilerek Kanuni Sultan Süleyman Türbesine defnedildi.
Erkek Çocukları: İbrahim, Selim
Kız Çocukları: Atike Sultan, Hatice Sultan, Asiye Sultan

22)II. Mustafa:

Sultan İkinci Mustafa, 6 Şubat 1664 günü İstanbul'da dünyaya geldi. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan'dır. Annesi Giritlidir. Kuvvetli

Osmanlı Devletinde Tanzimat Dönemi

TANZİMAT DÖNEMİ (1839 –1876) :

- Tanzimat Fermanı (Gülhane-i Hatt-ı Hümayun) (1839) :

Boğazlar ve Mısır sorununda Avrupa devletlerinin desteğini almak ve azınlıklara imtiyaz verme baskılarına son vermek amacıyla Abdülmecid zamanında Dışişleri bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanmış ve Gülhane parkında okunmuştur. II. Mahmut döneminde başlayan batılı toplum oluşturma çalışmalarına hız vermiştir.

Osmanlı Devleti’nde bütün ıslahatlarda olduğu gibi Tanzimat Fermanı’nda da yenilik isteği halktan değil yönetici tabakadan gelmiştir. (Meşrutiyetler hariç). Tanzimat Fermanı ilk kez padişahın üzerinde bir kanun gücü olduğunu göstermiştir. (Bu yönüyle Magna Charta’ya benzer). Bir hukuk devleti olma yolunda önemli bir adımdır, anayasacılık hareketi başlamıştır.

Maddeleri :

¨ Halkın can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.
¨ Askerlik, vatan hizmeti haline getirilmiş, askere alma ve terhis işlemleri belirli kurallara göre yapılacaktır.
¨ Vergiler, herkesin gelirine göre alınacaktır.
¨ Kanunlar herkese eşit uygulanacak ve mahkemeler açık olacak
¨ Herkese mal, mülk, edinme ve istediği gibi tasarruf hakkı sağlanacak.
¨ Rüşvet ve iltimas önlenecek.

Not-1 : Mülkiyet hakkı güvence altına alınmıştır.

Not-2 : Batılılaşma hareketi hızlanmıştır.

Tanzimat Dönemi Yenilikleri :

- Islahat Fermanı ilan edilmiştir (1856)
- İl genel meclisleri kurulmuştur.
- İltizam yolu ile aşar vergisi toplama usulü kaldırılmış, maliye bakanlığı tarafından toplanması kararlaştırılmıştır.
- Cizye miktarının belirlenmesi işi patrikhaneye verilmiştir.
- İlk kağıt para basılmıştır. (Kaime – 1844)
- İlk dış borç İngiltere’den alınmıştır. (Kırım Harbi esnasında – 1854)

- İlk demiryolu hattı kurulmuştur. (İzmir – Aydın hattı)
- İlk telgraf okulu açılmıştır.
- Eğitim bakanlığı kurulmuş, okullar ilk, orta, lise ve yüksekokul diye kısımlara ayrılmıştır.
- Öğretmen okulları ve mülkiye mektebi açılmıştır.
- Kız öğrenciler ilk kez okullara alındı.
- Şer’i kanunların yanında Avrupai tarz kanunlar yapılmış bu da hukukta ikilik ortaya çıkmasına sebep olmuştur.


- Islahat Fermanı (1856) :

Kırım savaşı’nın sonunda 1856’da Paris’te toplanan barış konferansına sunulmuştur.

Not : Fermanın sunulmasındaki amaç Osmanlı Devleti üzerindeki baskıları azaltmak konferanstan olumlu sonuçlar almak ve iç işlerimize karışmalarını engellemek olmakla beraber Avrupa devletlerinin iç işlerimize müdahalesine daha fazla zemin hazırlamıştır.

Ferman daha çok hıristiyan azınlığa ve onların haklarını, ayrıcalıklarını genişletmeye yöneliktir.

Maddeleri :

- Din ve mezhep özgürlüğü sağlanacaktır.
- Okul, kilise, hastahane gibi binaların tamiri ve yeniden inşaası sağlanacaktır.
- Hıristiyan ve yahudi azınlığı küçük düşürücü sözler yasaklanmıştır.
- Hıristiyan azınlıklara devlet memurlarına ve çeşitli okullara girme imkanı verilmiştir.
- Mahkemelerin açık yapılması, herkesin kendi dinine göre yemin etmesi, hapishanelerin ıslahı ve kanunların azınlıkların diline çevrilmesi kararlaştırılmıştır.

- İşkence, dayak ve angarya kaldırılmıştır.
- Vergiler herkesin gelirine göre alınacak
- Azınlıklara bedelli askerlik getirildi.
- Hıristiyanlar da il genel meclisine üye olabilecekler
- Yabancılara da vergilerini vermek şartıyla mal mülk sahibi olma imkanı verilmiştir.
- Azınlıklara da banka, şirket, okul açma imkanı verilmiştir.

Not : Müslüman halka bir ayrıcalık getirmezken gayr-ı müslim halkın hakları daha da genişletilmiştir.

 

Alev Alatlıyla Röpörtaj

Gökyüzüne bakmaktan vazgeçtiğimizde gerilemeye başladık...

Onu yakından tanıma fırsatı bulduğunuzda, iki Alev Alatlı olduğunu siz de
keşfedeceksiniz. Biri sert, tavizsiz, oldukça karizmatik bir düşünce insanı; ötekiyse torunu Mert Ali’yi, köpeği Susam’ı tutku derecesinde seven, turnalardan, türkülerden, dağlardan, çocukluğundan, aşktan ve ölümden söz ederken gözleri nemlenen duygusal ve sevecen bir kadın...

Herkes, birinci Alev Alatlı’yı zaten biliyor, tanıyordu ama ikinci Alev Alatlı’yı bizzat kendisine anlattırmanın hayli çetin bir iş olduğunu söylüyordu. Onu buna ikna etmek benim için de tereyağından kıl çekmek kadar kolay olmadı elbette; ama ne yalan söyleyeyim, abartıldığı kadar zor da olmadı. Bunda, frekanslarımızın çok çabuk tutmasının, yürek yıldızlarımızın birbirini sevmesinin, uyuşmasının ve galiba benim her zamanki gibi tüm doğallığım ve içtenliğimle yaklaşmamın, Alatlı’nın da bu samimi akışı hissetmesinin payı büyük oldu. Şu kadarını söyleyeyim; Alev Alatlı, tanıdığım en güçlü, en özel ve en farklı kadınlardan biri.

İstanbul Beykoz’da, bir ikindi vakti, köpeği Susam, kızı Funda, damadı, torunu Mert Ali ve yardımcısı Maria ile yaşamakta olduğu, arka bahçesinin denizle seviştiği muhteşem evinde buluştuk onunla. Harika bir bahçe, sonsuz mavilikte bir deniz, yaşam sevinci fışkıran kuş cıvıltıları ve yaşlı köpeği Susam’ın havlamaları eşlik etti bize. Susam’ın bir gözü görmüyor, diğer gözü ise güçlükle seçiyor ama “Alınmasın, üzülmesin diye yeni bir köpek almıyoruz. Çünkü beni çok kıskanıyor,” diyor Alev Hanım. Çok kahve, çok sigara tüketen, zamanının tümünü (maksimum dört saati bulan uyku hariç!) bilgisayarının başında sadece yazmaya, araştırmaya ayıran, sokağa hemen hiç çıkmayan Alev Alatlı’yla bu kez aşkı, çocukluğunu, türküleri, atları, yani öteki Alev Alatlı’yı konuştuk.


Muhteşem bir ev burası. Ne kadar zamandır oturuyorsunuz bu evde?
İki sene oldu.

Kira mı yoksa sizin mi?
Şu an kira. Uzun yıllar Ortaköy’de oturduk, sonra oradan göçmeye karar verdik. Önce kiraya çıkalım dedik, bakalım Beykoz’a alışabilecek miyiz diye. Ama hemen aşağıda bir yer yaptırıyoruz şimdi.

Denize sıfır olacak galiba. Aşağısı olduğu gibi deniz. Çalışma odanız da denize bakıyor ama siz karayı sevdiğinizi söylediniz.
Evet ama denizi sevmiyorum anlamında söylemedim, denizi de seviyorum da deniz mi kara mı diye sorulsa ben karayı tercih ederim.

Bir de dağları sevdiğinizi biliyorum; özellikle Asya dağlarını. Neden özellikle Asya dağları?
Çünkü olağanüstü yalçın dağlar onlar. Benzeri bir dağ başka nerede var? Avrupa’dakiler çocuk oyuncağı kalır Asya dağlarının yanında. Öylesine etkileyiciler ki.

Müzikle aranız nasıl, neler dinliyor, ne seviyorsunuz?
Müzikle aram iyi, gayet iyi hatta. Özel tercihim ise türkü. Aslında, müzik tercihlerimde tuhaf bir şey oldu; önce klasik müzikle başlayan müzik tutkum, zaman içinde sadeleşti, sadeleşti, sadeleşti ve çok saf bir ayrışmaya kadar ulaştı. Şu anda “Kütahya’nın Pınarları” türküsüne kadar indi bu sadelik.

Klasik müzikten türküye ulanan bu ayrışma, klasik müziği türküye göre daha karmaşık bulmanızdan mı kaynaklandı acaba?
Hayır, zannetmiyorum. Bu insanın kendisiyle, hayatıyla ilgili bir gelişim ve dönüşüm daha çok. Bir yemek düşünün; bol soslu, bol süslü olması yemeğe farklı bir lezzet katar, buna kimsenin itirazı yok ama öyle bir an gelir ki, böyle bol soslu ve bol süslü yemeklerden artık safra atmaya başlarsınız ve bahar mevsiminde, boğazın kıyısında, ızgarada pişmiş bir lüferin, bir etin sadeliğini ister, ararsınız.

Yoğun bir yaşanmışlığın ardından gelen ve hissedilen durulma hissi belki de...
Öyle ama bu, herkeste aynı biçimde tezahür etmeyebilir. Kişiden kişiye değişir muhakkak. Bende, gerçekten de sakinleşme, durulma, safra atma, özüne, aslına dönme şeklinde gerçekleşti bu. Küçük güzeldir, sade güzeldir, yalın olan güzeldir diye düşünmeye ve böyle hissetmeye başladım ama bazısında ise bu tam tersi oluyor; istedikçe daha da istiyor, daha, daha, daha olsun diyor.

İfrada kaçıyor yani?
Evet, tamamen ifrat! Enteresan bir tecrübem var. Amerika’da okurken, yabancı öğrencileri, haftada bir, bölgenin bir zengini, alıp malikanesine götürüyor, yemek veriyor. Amelie Post diye bir hanım, ismini hiç unutmadım, aldı bizi, malikanesine götürdü. Muazzam bir malikane. Hiç elektrik yok, mumlarla aydınlatılıyor. Hanımefendi öyle istiyormuş, elektriği sevmiyormuş. Neyse, kocaman, görkemli bir masaya yerleştik. Tabaklar konmaya başladı masaya ama o da ne; inanılmaz bir şey; tüm tabaklar altın. Yarabbi dedim, bu nasıl bir şey böyle; altın tabakta yemek! Singapurlu bir arkadaşımız da vardı aramızda; ufak tefek bir çocuk. Bu altın tabaktaki bezelyeleri çatalıyla almaya çalışıyor ama beyhude. Çocuk, çatalı bezelyeye batırmaya çalıştıkça bezelye, başka tarafa kaçıyor. İşte dedim kendi kendime, onca zenginlik, onca görkem, onca altın tabak, bir bezelye tanesiyle bile başa çıkamıyor. Onca zenginlik, bir bezelye tanesi gibi her an elinizden çıkıp başka bir tarafa savrulabilir. Ve dayanamadım, kahkahayı koyuverdim. Ama bu ayrıntı beni müthiş etkiledi ve bu olaydan sonra lüksün, zenginliğin beyhudeliğini hakikaten ciddi ciddi düşünmeye başladım. Benim hiç basmadığım ve sanırım asla da basmayacağım bir kitabım vardır. İsmi, Bana Ne Lazım. Tamamen eve kapanıp kendimi sadece yazmaya adamaya karar verdiğim zaman, düşünmeye başladım. Dedim ki kendi kendime, “Sakın ha, daha sonra, ayakkabınla çantan birbirini tutmuyor diye sokağa çıkmaktan vazgeçeceksen, buna hiç başlama!” Çünkü biliyordum ki bu yazı işinden hiçbir zaman para kazanılmayacaktır, en iyi ihtimalle sadece geçinirsin. Aslında bu da belli değil. Bunlardan yola çıkarak yazdığım bir kitap Bana Ne Lazım. İşte bu süreçte, aslında, insanın yaşamını sürdürebilmesi için çok da fazla bir şeye ihtiyacı olmadığını kesin olarak kavradım.

Ne zaman verdiniz bu kararı peki? Yani ne zaman kendinizi tamamen eve kapatıp sadece yazmaya karar verdiniz?
Otuz iki yaşımda filandım. Mesai ile çalıştığım bir işim vardı o zamanlar ve öylesine mutsuzdum ki, hiç istemediğim halde neden böyle bir hayat sürmek zorunda kalıyorum diye kendi kendimi yiyip bitirerek sokaklarda ağladığım çok olmuştu. Ne yapıp edip eve kapanmalı, yazıp üretmeliyim diyordum, öyle yapmam gerektiğinden de emindim; ama nasıl? Çalışmam gerekiyor, çocuğuma bakmam gerekiyor, evi geçindirmem gerekiyor. Böyle bir dönemdi. Ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşündüm, hesap ettim ve sonunda karar verdim. İki elbisem varsa, birini gece yıkayıp diğerini ertesi gün giyiyorsam bu bana yeterli mi yoksa üçüncü bir elbise arayışına girer miyim diye düşündüm.

Ve üçüncü elbisenin gereksiz olduğunda karar kıldınız sonunda.
Bir olgunluk mu bilemiyorum ama hakikaten bir seçim bu. Bunu yapmazsanız, yazı işini de yapamazsınız. Yazmak öyle bir şey ki, çok kıskanç meret; devamlı başında bulunmanız gerekiyor, devamlı onunla iştigal etmeniz gerekiyor, yoksa olmuyor. Bir yandan yazayım, bir yandan üçüncü elbiseyi alabilmek için para kazanayım, bir yandan bu parayı kazanabilmek için çalışayım, mecburen başka işler yapayım derseniz ipin ucu kaçıyor hakikaten, olmuyor.

Bu, sadece yazıdan taviz vermekle de ilgili bir şey değil anladığım kadarıyla. Hayatta kendinize belirlediğiniz duruştan, ilkelerinizden de taviz vermek aynı zamanda.
Bir bütün tabii. Ama benim en büyük şansım ve şanssızlığım, çok küçük yaşlarımda yurtdışına gitmiş olmam. Orada otuz sene önce gördüğüm şeyler, Türkiye’ye henüz yeni yeni giriyor desem yeridir; eşyadır, teknolojik yeniliktir, şudur budur... Böyle olunca, pek çok şeye zaten erken doyuyorsunuz ve bir de sonunun olmadığını görüyorsunuz artık. Bir şeye ille de sahip olmanız gerekmiyor ki. Müzede dursun çok gerekiyorsa.
Eşya ile kurduğunuz ilişki anladığım kadarıyla minimum düzeyde... Oysa öykücü Sait Faik der ki “Eşyaların da bizde hatırı vardır.”

(Duruyor, düşünüyor, kararsız kalıyor bir an.) Sağolsun ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben yine de almayayım.

Tekrar müziğe dönelim. Türküleri çok sevdiğinizi söylediniz. “Kütahya’nın Pınarları” türküsünü özellikle andınız ama çok sevdiğinizi bildiğim bir türkü daha var: “Allı Turnam”.
Ah, evet! Hem de çok seviyorum. Turnalı türkülerin hepsini severim. Turna, müthiş bir kuştur, hiçbir kuşa benzemez. Dayanıklı, maceraperest, kimseden otlanmayan, kendi sazlığını koruyan, başına buyruk, kendi karnını kendi doyuran, türkülerini kendi söyleyen, bambaşka bir kuştur turna. Tek eşlidir bir de; eşi ölünce veya ayrılınca intihar eder.

Bu türkü, turnanın kendine has özellikleri nedeniyle mi sizi etkiliyor sadece? Türkünün içinde sıla, hasret, sevda gibi temalar da var çünkü.
Türkünün bütünü tabii. Batılıların organik milliyetçilik dediği bir şey vardır. Hani bizde de “Vatanım, doğduğum yer değil, doyduğum yerdir,” denir ya. Bu bir liberal kavramdır. Aydınlanmadan sonra yerleşmiştir. İnsanların ayaklarını, doğup büyüdükleri topraklardan keser bu kavram; kendi topraklarıyla olan romantik bağlarını yok eder. Nerede doyuyorsan senin vatanın orasıdır inancını aşılamaya çalışır. İşte, turna aslında insanın, kendi aslıyla, toprağıyla olan sarsılmaz bağlarını ifade eden bir simgedir. Bu beni çok ilgilendiriyor; insanın toprağa, toprağına bağlılığı. Ben aslında halkların sesini seviyorum. Bir yaşlı adamın, turna gördüğünde gözlerinin dalıp gitmesi ilgilendiriyor beni.

Bu yurtsama hissi, öteden beri var mıydı içinizde, mesela yurtdışında yaşarken duyar mıydınız bu hissi yoksa çok sonra mı tanıştınız bu duyguyla?
Hayır, hep vardı. Yurtdışında hele. Amerika’da öğrenciyken, gözlerimin önünde böyle bir çatalkaya canlanıyordu durup dururken veya bir şeyi çatalkayaya benzetiyordum. Bir hayal olarak. Ankara’ya geldiğimde, o hayale benzer bir şeyi gerçek hayatta görünce şaşırıp, çok ilginç, işte ben bunu görüyordum Amerika’da diyordum. Ankara bozkırdır, biliyorsunuz. Gerçi şimdi o bozkır dokusu kalmadı ama bozkır bambaşka bir şeydir. Çok başka bir kokusu, çok başka bir rengi vardır. Bozkırdaki maviyi başka hiçbir yerde bulamazsınız mesela; jilet gibi bir mavidir o.

Bozkır dediniz de aklıma atlar geldi. Bozkırda koşan bir at imgesi vardır hep, bilirsiniz. Atsız bir bozkır düşünülemez betimleme yaparken veya imgelerken. Sizin de atları sevdiğinizi, soyadınızın, dedenizin babasının al atından geldiğini duymuştum.
Doğrudur. Soyadımız, dedemin babasının al atından geliyor. Atlar, çocukluğumdan beri vardı hayatımın içinde. Zaten asker bir ailenin çocuğuyum. Babam askerdi. Süvari alaylarını hatırlıyorum hep. Soyumuz saraya dayanmıyor ama hep iyi eğitime, iyi okumaya önem verilmiştir bizde. Kız veya erkek ayırt edilmeden, ailedeki çocukların Fransızcayı bilmesine, Victor Hugo’yu okumasına, iyi at binmesine özen gösterilmiştir. Çocukluğumda, teyzemler hep Fransızca şiirler filan okurdu mesela, ben dinler, şaşırırdım; bunları gerçekten anlıyor musunuz, diye sorardım. Yarım yamalak anlarlardı belki ama mutlaka ezberler ve okurlardı. Teyzem de öyleydi, annem Firuzan Hanım da. Çok iyi ata biner, çok iyi elişi yapar, Fransızca şiirler okurdu.

Bunlar, ilk Batılılaşma çabaları sanırım.
Galiba öyle. Mesela bakın, babaannem örtülü değildi benim. Dolayısıyla annem de örtülü değildi, aksine son derece modern bir kadındı. Teyzelerim de öyle.

İstanbullu musunuz?
Baba tarafım göçmen; Prizen’den, Makedon Türk’ü. Dolayısıyla sülalece asker hepsi. Göçle gelmişler buraya. Bu da ayrı bir trajedidir aslında, kimse üzerinde çok durmuyor ama zorunlu göç esnasında beş milyon ölü verilmiş; hiç kolay değil. Büyük bir mezalim. (Gözleri doluyor, sesi tarazlanıyor hafif.) Herkes başka sürgünlerden, mezalimlerden söz ediyor, ya bu ne peki?... Daha önce de söyledim; açtırmayın şu kutuyu, söyletmeyin kötüyü diye. Yazık ki çabuk unutmaya meyyal bir milletiz, çok kolay ve çok çabuk unutuyoruz.

Kadercilik ya da teslimiyetçilik mi bu?
Salt olumsuz manası yok bunun. Bu toplum, Sartre’ın varoluşçuluğu anlamında varoluşçu bir toplum. Var olmak istiyor çünkü; varolabilmek için de trajediyi unutuyor, acıya takılıp kalmıyor. Ölü sevici değil bu anlamda, aksine, yaşamı seviyor. Kolay unutması, hatırlamaması bu yüzden. Bunun tek sakıncası, bütün trajedileri kolay ve çabuk unuttuğumuz için başka bir trajediye çok hazırlıksız ve tedariksiz yakalanmamız.

Sizin ölüme yaklaşımınız nasıl peki?
Ben de herkes gibi halleşmeye çalışıyorum tabii ölümle. İnsanoğlunun en büyük trajedisi bu. Ölüme yazgılı olarak yaşadığını bilen tek canlı insandır. Büyük bir trajedi bu insanoğlu için. Belki çok dindar ise bir kişi, bu trajediyi önemli ölçüde hafifletebilir ancak.

Siz dindar mısınız?
Evet, dindarım. Din, insanın hayattaki koordinatlarını görmesini sağlıyor diyebilirim. Avrupa aydınlanmacılığından sonra maddecilik büyük bir hışımla yerleşti; benden sonra tufan zihniyeti egemen olmaya başladı. Benden sonra bir hayat yok, bir şey yok, dolayısıyla dilediğimi yapmamda hiçbir mani yok anlayışı. Her şeyin sizinle başlayıp sizinle bittiğine dair bir illüzyon yaratıyorsunuz; bu da beraberinde tamahı getiriyor. İnsanlar, bu yüzden dünyayı yok edecek bir atom bombası yapmakla övünür oldular. Sapıklığa bakın. Dünyayı yok ederseniz siz nasıl yaşayacaksınız ki. Avrupa’nın onca olanağına ve eğitim düzeyine rağmen bu kadar gaddar olmasının yegane sebebi bence fazla seküler olmasıdır.

Ama bir yandan da Katolikler, pek çok konuda fazlasıyla katı. Sonra mesela, Papa’nın cenaze törenine binlerce kişi katıldı. Bu bir çelişki değil mi peki?
Ama içi boş. Bunlar sadece sembol. Ona bakarsanız, birinin Papa’sı var, birinin Patrik’i... Seküler olmak bize kaldı neredeyse. Bizim böyle bir sembolümüz bile yok çünkü.

Hilafetin kaldırılmasının, Müslümanlar için bir dezavantaj olduğunu söylemişsiniz...
Valla, avantaj mı, dezavantaj mı, bilemiyorum ama bildiğim, çok komik durumda olduğumuz. Herkes, turizmini artırırken, ekonomisini canlandırırken herkesin süslü bir sembolü varken bizim hiçbir şeyimiz yok. Bunu ironik buluyorum açıkçası. Papa bir denge unsuru. Vatikan, az güçlü bir yer değil. Nerede ne karıştırıyor, muamma. Çok mühim şeyler oluyor perde gerisinde ve Türkiye, nasıl oluyorsa tüm bunların dışında kalıyor. Buna gülüyorum elimde olmadan.

Siz, kişisel olarak dinle nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sadece manevi dünyanızda yaşadığınız bir şey mi bu yoksa pratiğinizde de var mı?
(Tesadüfe bakın ki tam bu soruyu sorduğum sırada, Beykoz tepelerinden akşam ezanı duyulmaya başladı.)
Pratikte hiç yok diyemem açıkçası, var tabii ama şöyle söyleyelim hadi: Ben günahkâr bir Müslümanım. Din, aslında entelijansiyanın işidir. Sokaktaki insanın dini ile medresedeki insanın dini bir değildir. Bir ülkenin genel entelektüel seviyesi düştükçe dinden anladığı da o ölçüde düşüyor. İslamiyet’te, aslında, en baba Batılı Aydınlanmacıda olmayan müthiş bir ilericilik vardır; Gazzali’sinden tutun, İbni Arabi’sine kadar... Fakat ne yazık ki bu ilericiliği yakalayamadık.

Neden böyle oldu?
Bence bu gerileme, Tophane’deki Rasathane’nin bombalanmasıyla başladı. Bir dönem var. Türklerin gökyüzüne bakmaktan vazgeçtiği bir dönem bu. İşte, gökyüzüne bakmaktan vazgeçmemizle beraber gerileme sürecimiz de başlamış oldu. Uluğ Bey, Semerkant’taki rasathaneden gökyüzüne bakarak çıplak gözle yüzlerce yıldızın adını sayarmış, düşünün. Bu, müthiş bir matematiktir. Ama medreselerden matematik ve müzik çıkınca ister istemez gerileme süreci de başladı. Her şey ritüele indirgenmeye başlandı. Estetikten uzaklaşıldı, her şey kabalaştı. Mimari dahi olmak üzere. Neden artık Selimiye gibi bir binayı yapamıyoruz? Tüm bunların, matematikle çok güçlü bir bağlantısı var; matematik entelektüel bir uğraştır. Sonuçta ben, bu kabalaşmanın ve gerilemenin başlangıç noktasının, astronomiyle uğraşmaktan vazgeçtiğimiz dönem olduğuna inanıyorum.

“İnsanın rengi gridir,” demişsiniz bir yerde. Aşkın rengi nedir sizce?
Ak ve kara ise söz konusu olan, aka dayayabilirsiniz sanırım. Bu durumda aktır aşkın rengi. Ama insan öyle değil.

Aşk ne ifade ediyor sizin için?
Yabancılaşmanın toptan kaybını ifade ediyor. Hiç kuşkusuz kaybını. Karşı tarafın günahına, yetersizliğine, görkemine iştirak...

Âşık olunana teslimiyet midir ayrıca?
Teslimiyet kelimesini sevmiyorum. Yabancılaşmanın kaybı teslimiyet midir, emin değilim. Kelimenin yarısıdır belki, öyle olabilir.

Sizin ilk aşkınız eşiniz miydi?
Hayır, değildi. Üstelik aşkım bile değildi. Ben on yedi yaşımda evlendim. Bu yaşta öyle kolay değil aşkı tanımak ve yaşamak. Kim kaybetti de ben buldum? Değil, öyle değil. Aşk, belirli bir yaşanmışlık ve birikim istiyor mutlaka.

Yazdıklarınızda aşk da var ama. Âşık olmadan aşkı yazabilmek mümkün mü?
Âşık olmayan birinden edebiyatçı çıkmaz zaten. Edebiyat için bu olmazsa olmazdır. Âşık olmak kapasitesine koşuttur edebiyat becerisi. Aşkı bir duyarlılık olarak, hatta bir seviye olarak görmek lazım. Biri olmadan diğeri katiyen olmaz.

Sokağa çıkmaktan pek hazzetmeyen bir insan olduğunuzu biliyorum. Sokağa çıkmadan sokağın nabzını nasıl tutabiliyor ve bunu yazdıklarınıza nasıl yansıtabiliyorsunuz?
Âşık Veysel’e sormuşlar, “Herkesin eli sazın şurasında, burasında gidip geliyor, sen niye böyle tutuyorsun?” diye, o da demiş ki “Onlar arıyor, ben buldum.” Buna benzer bir cevabım var bu soru için. İnsan, her şeyi ve herkesi öyle hızlı tanımaya başlıyor ki. Artık iyice imbik safhasına geliyorsunuz; şaşırmıyorsunuz hiçbir şeye. Belki bunun bir tıkanma noktası olduğunu düşünebilirsiniz haklı olarak ama yeryüzünde türdeşlerimizle paylaşmadığımız şey yok. O kadar da orijinal değil aslında insanlar. Yüz tanesini tanıdıysanız, artık kategorize edebiliyorsunuz kolayca. Hatta şunu bile söyleyebilirim: İsrail’deki Likut Partisi’nin başkanı ile Beykoz’daki feşmekan yerin belediye başkanı benzerlikler gösterebiliyor.

Bir gününüzü anlatır mısınız? Ne zaman kalkıyorsunuz, ne zaman uyuyorsunuz, nasıl geçiyor bir gününüz?
Çok az uyuyorum bir kere.

Kaç saat?
Dört. O da maksimum. Ama ben hep böyleydim zaten. Hatta taş uyur, Alev uyumaz derlerdi. Nasıl bir yapı bu, bilmiyorum ama böyle işte. Işığı çok severim. O yüzden güneşten sonra uyanmamak gibi bir prensibim var hep. Güneşin doğacağını bile hissederek uyanırım ben; bir şey kımıldıyor içimde. Güneşi kaçırırsam bir şeyleri kaçırırım korkusu var. O yüzden gizli bir güç dürtüklüyor beni, kalk diye. Bir gün önceden ayırdığım bir gazete olur hep; buraya gazete geç geliyor çünkü. Sabahları taze gazete sevdiğim için sanki sabah yeni gelmiş gibi okuyorum o gazeteyi. O duygumu böyle telafi ediyorum.

Kaç katlı burası, kaç kişi yaşıyorsunuz?
Dört katlı bir ev. Kızım, damadım, torunum, ben ve yardımcım Maria. Hem komün bir yaşam gibi, hem de değil. Hepimizin yaşam tarzları çok farklı olduğu için aynı evde yaşasak da hepimizin bağımsız hayatları var.

Mutfakla ilişkiniz nasıl?
Gayet iyidir aram, çok severim mutfağı. Her yemeği iyi yaparım. Bu biraz da gelenekten gelir bende. Bir şeyi kötü yapanlardan hiç hazzetmem ben. Patates kızartılacaksa usturubuyla kızartılmalı, patlıcanın bir oranı olmalı filan. Bu, budur benim için. Bu yüzden yemeği de mutfağa girip kendim yapmayı tercih ederim.

Eviniz, aynı zamanda bir koloni gibi sanırım. Okurlarınız, yazarlar... Çok sayıda gelen gideniniz oluyor, değil mi?
Yazarlardan çok fazla gelen giden olduğunu söyleyemem. Ama okurlar, evet. Çok sayıda okurum gelir beni ziyarete, bu doğru. Yazarların gelmemesinin sebebi, benim yazmaya başladığım yıllardan itibaren yazar dünyasıyla kurduğum ilişkiden kaynaklanıyor. O zamanlar, yazarlar dünyasında bir yer edinebilmeniz için onların mesken edindiği bazı mekanlarda sürekli bulunup masalarında meze olmanız gerekiyordu ama bu bana çok ters geldiği için, başından beri hep reddettim bu ilişki biçimini. Bu ritüel, bana her zaman tuhaf gelmiştir. DGM’ye elimde karanfille gidemem açıkçası, sırf orada bulunmuş olmak adına yapamam bunu.

Genç kuşak edebiyatçıları takip edebiliyor musunuz?
Elbette, tabii ki. Mümkün olabildiğince. Fakat benim sorunum, üzerinde çalıştığım şeye karşı çok tutkulu bir insan olmam. Tutkulu derken, şöyle: Yani, mesela, diyelim ki Rusya üzerinde çalışıyorum; o süreçte bunun dışında herhangi bir çalışmayı, araştırmayı, kitabı allame-i cihan olsa bana okutturamazsınız veya Rusya dışında herhangi bir yere katiyen götüremezsiniz.

Nasıl buluyorsunuz peki izleyebildiğiniz kadarıyla genç kuşak edebiyatçıları?

Eskiye göre çok daha iyi tabii ki. Müthiş bir umut ışığı var kesinlikle. Türkiye, edebiyat konusunda çok daha iyi bir noktada şu an. Fakat edebiyatın iktidarını ellerinde bulunduranların artık gençlerden korkmayı bırakmaları lazım. İktidardakiler, sadece adı sanı bilinen, kabul görmüş isimler üzerinde duruyorlar hep, dikkat ederseniz; çünkü konuya hâkim değiller, yeni birini ele almaya kalkarlarsa ne kadar yetersiz oldukları da ortaya çıkacak. Edebiyatta iktidarı ellerinde tutan dinozorlar, öyle sıkı sıkı yapışmışlar ki koltuklarına, Doğan Hızlan olsun, Hilmi Yavuz olsun, ölseler bile, kendilerini klonladıkları için yine yeşerecekler. Yoksa daha birçok Nâzım Hikmet, birçok Aziz Nesin çıkar bu ülkeden; kim demiş çıkamaz diye. Çıkar, hem de öyle bir çıkar ki. Ama korkuyorlar işte. Yeni nesilden korkuyorlar. İhsan Oktay Anar, Atilla Atalay, bu ülkenin kaybedilmiş değerleridir mesela. Edebiyatta, düşüncede de inanılmaz bir faşizm var.

Bâki Koşar

İmparatorluk Dilleri

Milletlerin dilleri üzerinde söz sahibi olacakların; dili, milletten ve millî mâzîden ayrı varlık gibi görmeleri büyük gaflettir.

Böyle kimselerin, millî dillerini herşeyden çok sevmeleri ve sevmekten de üstün bir duyuş ve düşünüşle o dili anlamaları beklenir.

Meselâ Türkçe'yi sevmek ve anlamak için, önce Türk milletini sevmek; milletimizin bir târih boyunca emek vererek meydana getirdiği her millî eseri sevmek ve anlamak lâzımdır.

Bunun için, milletimizin târihte ve coğrafyada kurduğu medeniyetlerin karakterini bilmek ve Türk Dili'nin, Türk medenî karakterine aykırı olduğunu veya olabileceğini sanabilecek kadar büyük ilim hatâlarına düşmemek îcâbeder.

Ancak böyle bir görüş zâviyesinden [açısından] bakabilmek şartiyledir ki mukayeseli diller târihi metoduyle çalışılarak, Türkçe'nin, önce Asya dilleri; sonra, dünya dilleri arasındaki yeri, değeri ve millî karakteri, güneşte ışıldamış gibi parlak ve doğru görünür.

Çünkü târih ve kader, yalnız milletlere karakter vermekle kalmaz; millî dillere de karakter verir. Her milletin târihte ve coğrafyada görülen millî tekevvünü [varlığı] yanında, o milletin konuştuğu dilin de târih içinde kazanılmış bir şahsiyeti, bir dil mîmârîsi ve tamamiyle millî bir tekevvünü vardır.

Türk dilinin şu son otuz yıl içindeki eşsiz tâlihsizliği, bütün bu bilgi ve düşüncelerden uzak kimselerin elinde kalmasındandır.

Mevzû, tamamıyle bir ilim, bir sanat, hattâ bir aşk mevzûu iken, dilin bir politika ve bir sapık ideoloji mevzûu yapılması ve daha fenâsı, yabancı hattâ düşman politikaların emellerine âlet olabilecek bir kimsesizliğe düşürülmesi, büyük tâlihsizlik olmuştur.

Yıllardan beri, Türkiye'de, dil mevzûunda, âdetâ bir millî müdâfaa cephesi açılması da Türkçe'nin, hakîkî evlatları elinde bu kimsesizlikten kurtarılması gayretiyledir.

*

Diller, fonetik gelişmelerine, morfolojik teşekküllerine; doğuşlarına, yayılışlarına, basit veya sentetik diller oluşlarına ve daha başka dil kanunlarına göre, türlü araştırmalara mevzû olmuştur.

Fakat dillerin, bir de milletlerin târihine, tarihî kaderine ve yaşadıkları mâcerâlara göre, bizzat târih eliyle yapılmış bir sınıflanışı vardır.

Buna göre, bâzı diller, kültür ve edebiyat dili olarak başka dillere boyun eğmiş, hattâ zamanla başka dil olmuş lisanlardır. Bunların bir kısmı da başka dillerden faydalanmaya bile güçleri yetmeyen, küçük millet, kavim ve kabîle dilleridir. Böyle diller, umûmiyetle bir vatanda, hattâ küçük bir vatanda işlenirler.

Bir kısım diller de vardır ki yalnız bir vatanda değil, bir çok vatanlarda devlet kurmuş, hâkimiyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir.

Bu diller, pek tabîî olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zengin, büyük dillerdir.

Bir başka söyleyişle, bunlar, alelâde devlet dilleri değil, imparatorluk dilleridir.

İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsul toplar gibi, kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lâzım olduğu kadar veya canları istediği kadar alabilirler.

Bir taraftan kendi kültür, sanat ve iktidarlarını bu ülkelere yayar; dünyanın dört bucağında kendi hükümlerinin geçtiğini görüp kendi dillerinin konuşulduğunu duymanın; kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzını, gururunu tadarlar.

Öte yandan, aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimeleri kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millîleştirerek kendi kelimeleri yaparlar.

Biz, bunlara, öteden beri, fethedilmiş ülkeler gibi, fethedilmiş kelimeler diyoruz.

Ancak, yeryüzünde ve cihan târihinde imparatorluk dili olmamış, olamamış diller çok, fakat, imparatorluk dilleri azdır. Çünkü dünya tarihinde hem askerî ve idarî imparatorluk, hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş milletler azdır.

Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bâzı mühim farklarla uygun imparatorluk dilleri, denilebilir ki Lâtince, Arapça, İngilizce ve Türkçe'dir.

Bu dillerin hiçbiri ö z d i l değildir.

Esâsen yeryüzünde hiçbir kültür ve medeniyet dili, hiçbir zaman ö z d i l olmak taassubuna ve basitliğine iltifat etmemiştir.

Meselâ yakın asırlara kadar, Lâtince'yi özdil sananlar vardı. Fakat dil, târih ve edebiyat târihi araştırmaları meydana koydu ki Lâtince özdil değildir. Bu lisânın kelimelerinin yüzde ellisi Yunanca'dan alınmıştır. Geri kalan kelimelerin de mühim bir kısmı, değişik ölçülerde, Lâtince'ye başka dillerden girmiştir.

Fakat her büyük dil gibi, Lâtince'nin de sesi ve mîmârîsi millîdir. Bu kadîm [eski] dilin o kadar sağlam ve yeni kelimelere kaynak olabilme kudretinde bir yapısı vardır ki bugün hâlâ Avrupa dilleri, istisnasız olarak, başta tıb, eczacılık, biyoloji, astroloji, fizik, kimya ilimleri olmak üzere, birçok ilimlerin ve birçok îcadların en yeni, modern terimlerini ve adlarını Lâtince köklerden yapmaktadırlar.

Bu, Türkiye'de bile böyledir.

Eczâhâneleri vitrin vitrin dolduran hazır ilâçların adlarına bakınız. Bunların Türkiye'de yapılanlarının bile adlarını Lâtince köklerden ve eklerden aldığını göreceksiniz. Bu ilâçların prospectus'lerini okumak mecburiyetinde kaldığınız zaman ise eğer, Fransızca-Lâtince tıb dilini bilmiyorsanız, hiçbir şey anlayamayacaksınız.

Lâtince, bir zamanlar, yeni Lâtin dilleri denilen, Fransızca'ya, İspanyolca'ya, İtalyanca'ya, Romence ve Portekizce'ye kaynak olmuş lisandır, fakat özdil değildir.

Lâtince'nin özdil olmadığı anlaşılınca bütün gözler Yunanca'ya çevrilmiş ve ilk anlarda öyle sanılmıştır ki dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, şiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini meydana getiren Yunanca, özdildir. Fakat bu ihtimalde boşa çıkmıştır ve hemen anlaşılmıştır ki Yunanca'nın en az yarıdan fazla kelimesi başka dillerden alınmadır. Bunlar, Makedonya, Anadolu, Suriye ve muhtelif Mezopotamya dilleridir.

Yunanlıların Apollon gibi, Aphrodite gibi tanrı ve tanrıçalarının isimleri bile Anadolu ve Mezopotamya dillerinden alınmıştır.

*

İkinci imparatorluk dili Arapça'dır. Arapça, kelime sayısı bakımından, en zengin dillerden biri, belki de birincisidir. Fakat bu dilde başka dillerden alınma kelimelerin sayısı büyük bir yekûn tutar. Arapça, başta İbrânî olmak üzere, Yunanca'dan, Lâtince'den, Sanskritçe ve Farsça'dan ve daha birçok dillerden kelime almış, büyük dildir. Araplar, başka dillerden Arapçalaşmış kelimelere mu'arreb derler, fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler.

Arapça'da, Arap coğrafyasından doğma bir âhenk sistemi olan arûz veznindeki tef'ilelerin de esâsını teşkil eden fe, ayın, lâm harflerinin diğer harflerle ve kısa uzun seslerle birleşmelerinden meydana gelmiş bâbları; birtakım ses ve kelime kalıpları, hattâ bir nevî mânâ kalıpları vardır. Yabancı kelimeler bu seslere ve bu kalıplara dökülünce; döküldüğü kabın şeklini alan su gibi, Arap dilinin âhengine ve şekillerine bürünürler; bu kalıplara göre mânâlar alır ve Arapça olurlar.

Arapça'nın, Yunanca'dan alınma philosophia ve philosophos kelimelerinden felsefe ve feylesof gibi, tefelsüf ve felâsefe gibi; yine Yunanca sophia kelimesinden, sûfî, tasavvuf, mutasavvıf gibi kelimeler yapması böyledir. Fârisî'den alınan endâze kelimesinin Arap dili bünyesinde hendese âhengine girmesi ve bundan meselâ hendesî, mühendis gibi, Türkçe'ye de girmiş kelimeler doğması, böyle bir hâdisedir.

Arapça'nın, daha Milâdın VII. asrında Kur'an lisânı gibi muhteşem bir ifâde kudretine ve yüksek müzikaliteye sahip, ilâhî bir dil olması; başka dillerden alabildiğine faydalanmış, fakat aldığı her kelimeyi, ebekuşağı altından geçirmişçesine, Arapça'nın gramerine ve fonetiğine adapte ederek Arapçalaştırmış olmasının tabîî zaferlerindendir.

İslâm medeniyeti, bu dili geliştiren ve medeniyetin gelişmesinde dilinin zenginliğinden ve güzelliğinden şiddetle istifâde eden bir millet tarafından kurulmuştur. Aynı millet, kısa zamanda büyük bir imparatorluk vücûda getirilişini, birçok da, dilinin daha ilk anda bir imparatorluk lisânı olmaya şiddetle elverişli fonetik ve morfolojik imkânlarına borçludur.

*

Üçüncü imparatorluk dili İngilizce'dir. İngilizce, daha modern bir lisan olarak, imparatorluk dili olmanın bütün hazzını ve gururunu yudum yudum tadabilmiş lisandır. İngilizlerin: "Bahtiyardır o İngilizce ki onda her dilden kelime vardır" deyişlerindeki müstesnâ ilerilik, bu şuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifâdesidir. Bu, o demektir ki: İngiliz dili, şu son asırlarda, dünyanın beş kıtası üzerinde lisânî bir hâkimiyet kurmuştur; bu dili meydana getiren millet, o beş kıt'aya söz geçirmiş, bu arada kıt'aların beşinden de kelime derleyerek, insanlık târihine dünyanın en zengin, en renkli ve en medenî dillerinden birini kazandırmıştır.

Daha birkaç yıl evvel, Uzak Doğu, Kore ve Japon dillerinden İngilizce'ye yeniden binlerce kelime alınması ve bu kelimelere, İngiliz tâbiiyyetine kabullerinin nüfus kâğıdı verilmesi, aynı ileri anlayışın yepyeni bir tecellîsidir.

İngilizce de, tıpkı Arapça gibi, başka dillerden aldığı kelimeleri, hususî bir söyleyişle, yani bu kelimelere İngilizce'nin sesini vererek millîleştirir.

Bu dilde, bugün, hâlâ yüzde yetmişbeş nisbetinde Lâtince ve Fransızca kelime vardır. Fakat bu kelimelerde öyle bir ses değişikliği yapılmış ve kelimeler öylesine İngilizce olmuştur ki, bunlar, bir milletin kelimelere millî bir mûsıkî verişindeki sihirli coğrafya tesirini ve kavmî dehâyı gösterir. Meselâ, aslı Lâtince olan cultûra kelimesinin Fransızcası kültür fakat İngilizcesi kalçır'dır. Kalçır, İngilizcedir. Tıpkı bunun gibi, final kelimesi Fransızca, fakat aynı şekilde yazılan ve aynı mânâda kullanılan faynıl, İngilizcedir.

Ve İngilizce'de böyle 90 000 kelime vardır.

*

Görülüyor ki dillerin kelimeleri değil fakat sesleri millîdir, her dilin kendi iç ve dış mûsıkîsi millîdir.

Türkiye'de bir türlü dikkat edilemeyen, büyük dil hakîkati budur. Hiçbir medeniyet dilinin bütün kelimeleri millî olamaz, fakat sesi mutlaka millî olur.

Bir de mîmârîsi millî olur.

Yani, kelimelerin yanyana gelmesinden doğan söz istifi, bu yanyana gelişlerin doğurduğu ifâde âbidesi millîdir. Kısaca, cümle yapısı millîdir. Meselâ Türkçe'de fâil + mef'uller + fiil [özne + tümleçler + yüklem] sıralanışındaki büyük mantık millîdir.

Devrik cümle millî değildir.

O kadar ki, Türk ancak telaşlandığı, dili dolaştığı, acele konuşmak zorunda kaldığı, kısaca şaşırdığı zaman devrik cümleyle söyler.

Zamânımızdaki devrik cümle bolluğu da böyle bir şaşkınlığın ifâdesidir.

*

Şimdi, diğer bir imparatorluk dili olan Türkçe'ye geliyorum.

Türk diline içeriden ve dışarıdan musallat olanların, gafletle veya kasıtla, görmek istemedikleri bir hakîkat de budur ki, Türkçe, daha Orta Asya'daki kuruluş asırlarında bile, özdil değil, bir imparatorluk dili'ydi.

Bir dilin doğuşunda, karakterinde, an'anesinde ve dehâsında, başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirme hayâtı ve kudreti varsa, artık o dili özdil yapmaya kalkmak, dili kendi tabîatinden ve dehâsından uzaklaştırmaktır ki bunu ancak cehâletin ve dalâletin elleri yapar.

Türk milleti, Asya kıt'asında, başka milletleri, bir devlet ve iktidar olarak, idare vazîfesini almıştı. Bu vazîfeyi şiddetle benimsemiş ve bütün ömrünce yapmıştı.

Türk dilini anlamak için, yalnız bu noktaya dikkat etmek kâfîdir.

Çünkü eski Türkler, bütün eski Türk kaynaklarında ısrarla belirtildiği gibi, yeryüzüne böyle bir vazîfe ile geldiklerine inanıyor ve bu vazîfeyi, kendilerine Tanrı'nın bir emri bilerek yapıyorlardı. Bir misal olarak, Dîvânü Lügaati't-Türk müellifi ve büyük dil âlimi Kâşgarlı Mahmud, bu mühim eserinde bu noktaya uğurlu parmak koyar; bu târihî hakîkati belirtmeye lüzum görerek der ki:

"Gördüm ki yüce Tanrı, devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş. Onlara T ü r k a d ı n ı kendisi vermiş; onları y e r y ü z ü n ü n h a k a n ı kılmış ve cihan halkının d i z g i n l e r i n i onların ellerine bırakmış."

İşte Türkçe'yi anlayış, Türk târihine olduğu kadar, Türk diline de böyle cümlelerin ışığı altında bakabilmekle mümkündür. Türkçe'nin, dar, mahdud ve küçük millet dili olduğunu sanmak ve sandırmak değil, büyük millet dili olduğunu, böylece bilmek ve anlamak lâzımdır.

Kendilerini nizâm-ı âlem [dünyaya düzen verme] için yaratılmış bilen Türkler, Asya topraklarında, asırlarca tetik üzerinde beklemişlerdir. Geniş Asya coğrafyasında büyük ve insânî Türk iktidarına başkaldıracak bir hareket nerede ve ne kadar uzakta olursa olsun, bu hareketi, bugünkü gibi, uçaklarla veya diğer motorlu vâsıtalarla değil, atlarla yetişerek bastırmışlardır.

Atlarını besleyecek otlaklar bulabilmek için de yazları başka, kışları başka yerde geçirmişlerdir. At'ın Türk vicdânında, candan bir arkadaş, bir kardeş, hattâ "kardeşten de ileri" sayılması ve mukaddes sembol olması da bundandır. Ömürlerini nizâm-ı âleme vakfeden Türkler, bu atlarla vardıkları her ülkede, beğendikleri her kelimeyi Türkçe yapmış, fakat kendileri saraylar, ulu mâbedler, kütüphâneler, mekteplerle süslü, büyük şehirler kurup, buralarda engin ilim yapmaya, felsefe yapmaya, hattâ büyük bir edebiyat yapmaya vakit bulamamışlardır. Yine bunun içindir ki eski Türklerin en büyük edebiyâtı, asırlarca, şifahî [sözlü] bir destan edebiyatıdır.

Aynı mâcerâ, daha ilk asırlardan başlayarak, Türkçe'ye bir imparatorluk dili olma kaderi ve karakteri vermiştir.

*

Eski Türkçe'ye diğer çok doğru bir bakış da Ali Şîr Nevâî'nin bakışıdır. Nevâî, Türkçe'nin, bir fiiler ve mecâzlar lisânı olduğunu anlatır. Bir târih boyunca at üstünde yaşayarak, engin Asya bozkırlarını Gel! Git! Vur! Kır! Çık! İn! Koş! Dur! v.b. gibi tek heceli sadâlarla dolduran Türkler, devamlı bir fiil ve hareket hâlinde oldukları için, dillerinin hemen bütün fiilerini kendileri oluşturmuşlardır. Mâden adları gibi, zirâat işleri gibi, kahramanlık ve binicilik sâhaları gibi, kendi hayatlarının ve sanatlarının çok sayıda kelimelerini de yine kendileri bulmuş, fakat diğer hayat, eşyâ, îman ve tefekkür kelime ve kavramlarının mühim bir kısmını, kendilerine lâzım olduğu ölçüde, başka dillerden almışlardır.

Meselâ, en eski Türkçe'ye töre kelimesi, İbrânî'den, ev kelimesi Ârâmî dillerinden; bugün öztürkçe(!) zannedilen ve azîz Türkiye topraklarını Akşehir, Alaşehir, Yenişehir, Eskişehir, Beyşehir ve benzerleri gibi târihle ve şerefle dolduran illerimizdeki şehir kelimesi yerine kullanılmak istenen kend, kand kelimeleri, Soğd-Sanskrit dillerinden; acun kelimesi Soğdca'dan, Oğuz Kağan destanında rastladığımız sıra kelimesi Yunanca'dan, semâ mânâsındaki kök: gök kelimesi, hattâ kahraman mânâsındaki alp kelimesi Moğolca'dan girmiştir. Yine eski Türklerin, inanışa âit, çok sayıdaki dînî kelimeleri de Hind ve Çin gibi, dînin felsefesini yapan cenup [güney] ülkeleri dillerinden alınmıştır. Yine Oğuz Kağan destanında rastladığımız dost kelimesi, Türk diline Fârisî'den girmiştir. Eski Türkçe'de böyle kelimelerin sayısı çoktur. Bu çokluk, Türklüğün dünya tarihindeki gerçek yerini ve hizmetini tanıyanlar için, ayrı bir iftihar mevzûudur.

Bizim dilimize musallat olanların büyük gafleti, meselâ Sanskritçe-Türkçe, Çince-Türkçe, hattâ Moğolca-Türkçe sözlükler vücûda getirmeden ve böyle lügatlere aldırış etmeden, kısaca, eski Türkçe'nin, içinde yükseldiği, ortak Asya medeniyetleri dillerini kaale almadan, Türkçe üzerinde söz söylemeğe, hattâ ameliyat yapmağa kalkmalarıdır.

Türkçe'nin alaylı âlimleri, bu mevzûlarda o kadar gafil veya maksatlıdırlar ki, Türkçe'ye, daha çok Moğol istilâsından sonra ve târihte ilk defa zorla sokulmuş, birtakım geri kelime ve ekleri de Türkçe sanmış ve bunları Türkiye Türkçesinde diriltmeğe kalkmışlardır. Bugün devlet teşkilâtında kullanılan sayıştay, danıştay, yargıtay gibi kelimelerdeki ekler, böyle ekler ve böyle yanlışlardır. Bu kelimeler Türkçe değildir. Yine alaylı âlimlerce uydurulan görev, ödev, saylâv, söylev gibi kelimelerdeki ekler de böyledir. Bu kelimeler de Türkçe değildir.

Zamânımızda Türk dili, işte bu şaşkınlıkların perîşanlığı içindedir. Çünkü târihte büyük medeniyet kurmuş milletlerin Türkçe'de tamâmıyle millîleşmiş kelimelerini atıp, yine târihte Türk milletine en büyük fenâlığı yapan Moğollar gibi barbar bir kavmin kelimelerini, bu millete, Türkçe'dir diye kabul ettirmeğe kalkmak, daha başka kelimelerle de vasıflandırılabilirse de, şimdilik en hafif vasıf, bu şaşkınlıktır.

*

Hakîkat şudur ki Türk milleti gibi, asırlarca hattâ çağlarca dünya sathında konuşmuş büyük ve fâtih bir milletin dili özdil olamaz, imparatorluk dili olur.

Bir dilin imparatorluk dili olması ve yalnız bir vatanda değil, birçok vatanlarda işlenip güzelleşmesi, o dile, bu engin vatan topraklarından yükselen, zengin ve üstün sesler kazandırır. O milletin dil mûsıkîsi de âlemşümûl bir mûsıkî üstünlüğüne yükselir. Türk dili üzerinde yürekten konuşabilmek için, önce bu mûsıkîyi, yani bu vatanın seslerini duyabilmek ve anlayabilmek lâzımdır.

Bu bakımdan Yahyâ Kemâl'in:

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden,
Ve ondan anlamayan, birşey anlamaz bizden.

söyleyişi, Türk mûsıkîsi kadar Türk dili için de doğrudur. Bu büyük şiirin devâmındaki,

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını,
Hemen yayılmaya başlar sadâ ve nûr akını,
...............
Bu sazların duyulur her telinde sâde vatan,
Sihirli rüzgâr eser dâimâ bu topraktan

mısrâları, tereddütsüz, Türk dili için de söylenmiş gibidir.

Çünkü Türkiye Türkçesi'nin, aslında, dünyanın en güzel sesli dillerinden biri olması üzerinde, dokuzyüz yıllık bir zamandan beri, en büyük coğrâfî tesir hiç şüphesiz, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi'nin tesirleridir. Fakat Türkçe, tıpkı Türk milleti gibi, târihin bu dokuz asrında ve dünyanın üç kıt'ası üzerinde yeni bir dil imparatorluğu kurmuştur.

Hâdise şöyle olmuştur:

Türk dili, bugünkü Türkiye topraklarına, eski Asya ülkelerimizin hür ufuklarla çevrili bozkırlarından kopan gür ve erkek sesli bir mûsıkîyle gelmiştir. Bu sebepledir ki Türkiye Türkçesi'nde eski bozkır sesleri, ve İdil ırmağının akışından yükselen sesler vardır.

Fakat Türkiye Türkçesi'nde bu kadîm sesler yanında, Nil nehrinin taşkınlığı da seslenir; Dicle'nin, Fırat'ın, Tuna'nın, Meriç'in ve Anadolu ırmaklarının akışları da...

Türkiye Türkçesi'nde Karadeniz kıyılarının, poyraz rüzgârı kadar canlı, çevik ve çabuk sesleri de vardır; Adalardenizi sâhillerinin lodos rüzgârı, zeybek mûsıkîsi ve efe raksı gibi heybetli, ağır ve atmosfer dolduran sadâları da...

Aynı dil, Tanrıdağı rüzgârlarının uğuldayan seslerinden ne kadar hâtıra saklıyorsa, Macaristan ovalarında, dünyaya Türk gücünü tanıtmak için ilerleyen:

Sultan Süleyman ordusunun hür davulları

ndan da o kadar heybet ve hâtırayla yüklüdür.

Arabistan çöllerinin uzun, İran yaylalarının uzatılan sesleri; İtalyan sularında, korsanlar kadar, dalgalarla da çarpışan Levendlerin bu zafer ve mâcerâ ufuklarından getirdikleri gür sesler, Türkiye Türkçesi'nde ve onun bütün yaşayan kelimelerinde bir mûsıkî saltanatı hâlinde mevcuddur.

Yine bu bakımdan; Yahyâ Kemâl'in:

Tâ Budin'den Irâk'a, Mısr'a kadar,
Fethedilmiş uzak diyarlardan,
Vatan üstünde hürr esen rüzgâr,
Ses götürmüş bütün baharlardan.
O dehâ öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.
Mûsıkîsinde bir taraftan dîn,
Bir taraftan bütün hayât akmış;
Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn,
Mâvi Tunca'yla gür Fırât akmış.
Nice seslerle gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, şevkımiz, zaferlerimiz,
Bize benzer o kâinat akmış.

sözleri, târif ettiği, Itrî'nin mûsıkîsi kadar, büyük Türk dili için de doğrudur.

Böyle bir dilin kelimelerini hor görmek, hakîr görmek, hele şu veya bu politik veya ideolojik sebeple dilden atılabilir görmek, en az, onların oluş ve yontuluş târihini bilmemekten, hattâ sevmemekten doğan büyük gaflettir.

Çünkü, milletlerin olduğu gibi, kelimelerin de târihi vardır.

Bir milletin ataları, asırlarca o kelimelerle duymuş, onlarla düşünmüş; birbirlerini ve evlâtlarını o kelimelerle sevmiş ve bu kelimeleri tamâmıyle millî bir sanatla işleyip Türk yapmışsa, evlâtlar, artık o kelimelere düşman kesilemezler.

Unutmamak lâzımdır ki Türk dili, Kendi Gök Kubbemiz kitabını meydana getiren muhteşem şiirlerin söylendiği lisandır. Bir dil, Açık Deniz gibi, Süleymâniye'de Bayram Sabâhı gibi, Bir Tepeden, Itrî, Vuslat ve Erenköyü'nde Bahar gibi şiirler söyleyebiliyorsa, bu dil, hattâ dünya ölçüsünde büyük lisan demektir.

Kendi Gök Kubbemiz, bir semboldür. Türkçe, ona benzer ve onun ayarında İstiklâl Marşı, Çanakkale Şehidleri, Bülbül ve benzerleri gibi, Ahmed Hâşim'in Piyâle'sinde mûsıkîleşen şiirler gibi, Orhan Seyfi'nin Peri Kızıyla Çoban Hikâyesi gibi, Fâruk Nâfiz'in Han Duvarları gibi, daha nice şiirler söylemiştir. Bir milleti, ebediyyen ayakta tutabilecek kudretteki bu müstesnâ şiirler, biliyoruz, milletimizi çürütmek isteyenlerin kâbusudur.

Biz o inançtayız ki dünya ölçüsünde bir şiir lisânı olan Fransızca'nın en gür sesli şâiri Victor Hugo, o tannân ve raksân [güzel sesle çınlayan ve danseden] Fransızcasıyle söylemek isteseydi, Süleymâniye'de Bayram Sabâhı şiirini, belki de söyleyemezdi. Bugün Türkiye'de yeni Türk nesillerine ebediyyen unutturulmak istenen dil, işte bu dildir. Bu dil,

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede,
Bir mehâbetli sabâh oldu Süleymâniye'de.
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi,
Yer yer aksettiriyor mâvileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan

mısrâlarıyle başlayarak, bizim Anadolu'daki en büyük millî tekevvünümüzü [var oluşumuzu] dile getiren şiirdir. Bu şiir,

Ordu - milletlerin en çok döğüşen, en sarpı,
Adamış sevdiği Allâhına böyle bir yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin

seviyesine yükseldikten sonra, bize millî romantizmimizi, el ile tutulacak kudretle idrâk ettiren, şu mısrâları sıralayan şiirdir:

Ulu mâbed! Seni ancak bu sabâh anlıyorum!
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum!
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi,
Kubben altında bu cumhûra bakarken, şimdi,
Senelerden beri rü'yâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânı bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allâhı anarken, bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakarâtın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış, nice bin at yelesi!

*

Bir milletin dili, işte böyle şiirleri söyleyebilecek ulviliğe yükselmişse, bu dili, bir milletin gözü önünde öldürmeğe kalkmak, en hafif tâbiriyle, cinâyetlerin en büyüğüdür!...

Çünkü Türk dili, (tekrâr ediyoruz ki) herhangi küçük ve başkalarına mahkûm bir millet dili değil, târihin daha ilk anlarından başlayarak bir imparatorluk dilidir.

Her dil imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluk kuramaz.

Bunun için büyük millet olmak lâzımdır. Büyük milletlerin dili de tabiatiyle, büyük vatanlarda işlenmiş, büyük dil olur.

Yine tekrâr ediyorum:

Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa, aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle Türk kelimesi olmuştur.

O kadar ki... Yıllarca evvel, Asya'daki Türk toprakları yetmiyormuş gibi, bizden Kars'ı ve Ardahan'ı isteyen yabancı emele karşı, bir Türk şâirinin söylediği:

Verilmeyecek şeyler vardır,
Şeref gibi, şan gibi...
Kars gibi, Ardahan gibi...

mısrâlarında yükselen sesler, nasıl, Toprak verilemez! diyorsa, tıpkı bunun gibi:

Asırlarca Türk'ün malı olmuş, Türk sesiyle ve Türk sanatıyla işlenmiş; ev, âile, köy Türkçesine, aşk ve îman Türkçesine girmiş; Türk'ün heyecânına işlenip vicdânına yerleşmiş ve Türk olmuş kelimeler de verilemez!..

Bunlar, bizim zafer ve şeref hâtıralarımızdır.

Bunlar, birtakım aşağılık duyguları içinde çürüyenlerin değil, bizim büyüklük devirlerimizin ve yukarılık duygularımızın zafer âbideleridir.

Bizimdirler ve bizim kalacaklardır.

Nihad Sâmi Banarlı/Türkçenin Sırları

Antik Mısır Medeniyeti

 
SANAT VE BİLİM YÖNÜNDEN MUHTEŞEM BİR MEDENİYET: ANTİK MISIR


Antik Mısır, insanoğlunun binlerce yıl önce kurduğu sanat ve bilim yönünden en etkileyici medeniyetlerden bir tanesidir. Eski Mısırlılar, ilkel bir toplumun devamı olamayacak kadar engin bir tecrübeye ve bilgi birikimine sahiptiler. Putperest sapkın bir dine mensup olan Mısırlılar arasında Hz. Nuh döneminden, Hz. İbrahim döneminden gelen sanat bilgisine sahip olan ustalar vardı. Bu Musevi ustalar, geçmiş peygamberler döneminden öğrendikleri bilgileri kullanıyorlardı.

Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde, Mısırlıların ulaşmış olduğu medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Örneğin bugün Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Güney Amerika'nın bazı yörelerinde, Asya'nın çeşitli topraklarında Mısır da dahil olmak üzere pek çok bölgede, medeniyet seviyesinden çok geri bir yaşam sürülmektedir. Tıp, anatomi başta olmak üzere şehir planlamacılığında, mimaride, güzel sanatlarda, tekstilde çok başarılı olan Mısır medeniyeti, bugün büyük bir takdirle ve hayretle bilim adamları tarafından incelenmektedir.

Image


Günümüzde dünyanın pek çok bölgesinde, Mısırlıların ulaşmış olduğu medeniyet seviyesine ulaşılamamıştır. Örneğin bugün Afrika'nın çeşitli bölgelerinde, Güney Amerika'nın bazı yörelerinde, Asya'nın çeşitli topraklarında Mısır da dahil olmak üzere pek çok bölgede, medeniyet seviyesinden çok geri bir yaşam sürülmektedir. Tıp, anatomi başta olmak üzere şehir planlamacılığında, mimaride, güzel sanatlarda, tekstilde çok başarılı olan Mısır medeniyeti, bugün büyük bir takdirle ve hayretle bilim adamları tarafından incelenmektedir.
Image

Mısırlıların mumyalama teknikleri, oldukça gelişmiş tıp bilgisine sahip olduklarını gösteren örneklerden biridir.

Tıbbın Kökeni Antik Mısır'da


Eski Mısır'da tıbbın ulaştığı gelişmişlik düzeyi oldukça şaşırtıcıdır. Kazılarda ele geçen bulgular, arkeologların yanı sıra birçok tarihçiyi de hayrete düşürmüştür. Çünkü hiçbir tarihçi MÖ. 3000'lerde yaşamış eski bir medeniyetten böylesine gelişmiş bir teknoloji beklemiyordu.

Bugün X-ışınları kullanılarak, mumyalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda Antik Mısır'da beyin ameliyatlarının yapılmış olduğu anlaşılmıştır.34 Üstelik bu ameliyatlar oldukça profesyonel yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Cerrahi operasyon geçirmiş mumyaların kafatasları incelendiğinde, ameliyat yerlerinin düzgünce kesilmiş olduğu görülmektedir. Hatta bu insanların ameliyattan sonra hayatta kaldıklarını
ispatlayan, kaynamış kafatası kemiklerine rastlanmıştır.
Image

Diğer bir örnek ise bazı ilaçlarla ilgilidir. 19. yüzyılda oldukça hızlı bir ilerleme kaydeden deneysel bilim sonucunda tıp alanında da büyük gelişmeler oldu. Antibiyotiğin keşfi de bu yüzyıldaki gelişmelerden biridir. Aslında bunlara "keşfedildi" demek hata olur, çünkü bu tekniklerin büyük bir bölümü Antik Mısır'da zaten kullanılıyordu

Mısır Firavunu Tutankhamun'un cesedi, içiçe geçen iki tabut içinde muhafaza ediliyordu.
Mısırlıların tıp ve anatomide ne kadar ileride olduklarını gösteren en önemli eserlerden biri de, kuşkusuz geride bıraktıkları mumyalardır. Mısırlılar mumyalama konusunda yüzlerce farklı teknik kullanmışlardır.

Cansız bedenin binlerce yıl bozulmadan saklanabilmesine olanak sağlayan mumyalama işlemi, aslında oldukça karmaşık bir işlemdir. Bu konuda Mısırlıların kullandığı teknik özetle şu şekildedir: İlk önce ölünün iç organları dışarı çıkarılır, burundan beyin alınır, vücut sterilize edilir ve beden natron denilen bir madde ile sarılıp 40 gün bekletilirdi. (Natron; sodyum karbonat, sodyum bikarbonat ve sodyum kloridle, sodyum sülfatın karışımından oluşan bir maddedir.) Daha sonra bu madde vücuttan çıkarılır, kol ve bacaklar gibi vücudun eklemli yerleri çamur ya da kumla sarılır, sonra beden reçineye batırılmış ketenle, kokulu bir çeşit sarı sakızla ve tarçınla sarılırdı. Bir çeşit merhemin vücuda sürülmesinden sonra da ince bir keten tülle örtülürdü.

Mısırlılar mumyalama tekniklerini sadece insanlarda değil, farklı hayvanlarda da denemişlerdir. Antik Mısır'da tıbbın oldukça gelişmiş olduğu, ele geçen arkeolojik buluntulardan ve özellikle mumyalama tekniklerinden açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vücudun şeklini bozmadan, ölünün tüm iç organlarını çıkartarak mumyalamaları, bu işi yapan insanların, her organın yerini bilecek bir anatomi bilgisine sahip olduklarını göstermektedir.

Mumyalamanın dışında Mısırlılar tarafından 5000 yıl önce kullanılmış olan birçok tıbbi teknik ve alet de yapılan araştırmalarda gün ışığına çıkarılmıştır. Bu konuyla ilgili pek çok detay sıralayabiliriz:

-Mısır'da tıpla ilgilenen rahipler, tapınaklarda çeşitli hastalıkları tedavi ediyorlardı. Mısırlı doktorlar, günümüzdeki gibi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardı. Her doktorun kendine ait bir branşı vardı. Göz doktorlarından, dişçilere kadar her konuda ihtisaslaşmış hekimler hizmet veriyordu.

-Mısır'da doktorlar, devlet denetimindeydiler. Eğer hastası iyileşmezse, yahut ölürse devlet bu hatanın sebeplerini soruşturur ve doktorun kullandığı yöntemin kurallara uygun olup olmadığını öğrenirdi. Tedavi sırasında bir ihmalkarlık yapılmışsa, bu durum tespit edilir ve doktora kanunlar çerçevesinde ceza verilirdi.

Image


Smith papirüsü - Bu papirüste, Antik Mısırlıların, ketenden yapılmış yara ve sargı bantları kullandıkları anlatılmaktadır.

-Tapınakların her biri, ilaçların hazırlandığı ve depolandığı tam teçhizatlı bir laboratuvara sahipti.

-Bilinen ilk eczacılık uygulamaları, bandaj ve kompres kullanımı örneklerine Mısır'da rastlanmıştır. Smith Papirüsü'nde, keten bezinden yapılan yapışkan bantların yaraları kapamada ne şekilde kullanıldığından bahsedilmektedir. Keten bez, bunun dışında bandaj için de uygun bir malzemeydi.

-Arkeolojik bulgulardan, Mısır'daki tıbbi uygulamaların tamamına ait detaylı bir tablo ele geçmiştir. Bununla beraber, her biri kendi alanında ihtisaslaşmış 100'den fazla doktorun ismi ve ünvanı da bulunmuştur.

-Ayrıca Kom Ombo'daki bir başka tapınak duvarındaki rölyefin içine oyuk açılmış ve buraya cerrahi aletlerin kutusu yerleştirilmiştir. Bu kutunun içinde büyük metal bir makas, cerrahi bıçaklar, testereler, sondalar, spatulalar, küçük kancalar ve pensler mevcuttu.

-Teknikler çok sayıda ve çok çeşitliydi. Kırıklar, çatlaklar tam olarak oturtuluyor, kırık tahtaları kullanılıyor ve yaralar dikişle kapatılıyordu. Mumyaların çoğunda çok başarılı bir biçimde tedavi edilmiş kırıklara rastlamak mümkündür.
-Mumyalarda herhangi bir cerrahi dikiş izine rastlanmamasına rağmen yara dikilmesi ile ilgili Smith Papirüsü'nde (bu papirüsün tamamı tıpla ilgilidir) on üç referans mevcuttur. Bu, Mısırlıların estetik yara dikimini de başarmış olduklarına işaret etmektedir. Yara dikiminde keten iplik kullanılıyordu. İğneler ise muhtemelen bakırdandı.

-Mısırlı doktorlar, steril yaralar ile enfeksiyonlu yaraları ayırt edebiliyorlardı. Enfeksiyonlu yaraların temizlenmesinde keçi yağı, köknar yağı ve ezilmiş bezelyeden oluşan bir karışım kullanıyorlardı.

-Penisilin ve antibiyotiğin bulunuşu oldukça yenidir. Fakat Eski Mısırlılar bu tür tedavilerin ilk organik versiyonlarını kullanıyorlardı. Ayrıca, Mısırlılar antibiyotiğin farklı çeşitlerini biliyorlardı. Belli türdeki hastalıklara uygun reçeteleri yazıyorlardı.

Görüldüğü gibi Mısır medeniyeti tıp konusunda oldukça önemli adımlar atmış, tedavi yöntemleri geliştirmiş, uzman doktorlar yetiştirmiştir. Yapılan kazılarda, tıp alanında sağlanan bu önemli başarıların yanı sıra, Mısırlıların şehir planlamacılığı ve mimari gibi konularla da çok ilgili oldukları ortaya çıkmıştır

Eski Mısır'da Gelişmiş Metalurji.

(1,2) Altın, gümüş ve yarı değerli taşlardan yapılmış çok ince işlemeli kralın göğüs zırhları.
(3) İnce işlemeli sandalet
(4) Sert altından yapılma, uzun uçlu küçük ibrik,
Metalurji en genel anlamıyla, gerekli hammaddeler kullanılarak metal ve alıaşımlarının üretilmesi, saflaştırılması, şekillendirilmesi ve korunmasını içeren bilim ve teknoloji dalıdır. Eski Mısır medeniyeti incelendiğinde, bundan yaklaşık 3000 - 3500 yıl önce, Mısırlıların başta altın, bakır, demir olmak üzere çeşitli maden ve metallerin çıkarılması ve işlenmesi konusunda uzman oldukları görülmektedir. Metalurjinin gelişmiş olması, Antik Mısırlıların, cevherlerin bulunması, çıkarılması, işlenmesi alanlarında ileri bir teknolojiye ve aynı zamanda gelişmiş bir kimya bilgisine sahip oldukları anlamına da gelmektedir.

Yapılan arkeolojik çalışmalar MÖ 3400 yıllarında Mısırlıların bakır cevherleri hakkında detaylı çalışmalar yaptıklarını ve metal alaşımları meydana getirdiklerini ortaya koymuştur. Dördüncü Hanedanlık döneminde (MÖ 2900 yılları), madenlerin araştırma ve işletmesinin en yüksek düzey yetkililer tarafından takip edildiği ve Firavunların oğulları tarafından denetlendiği bilinmektedir.

(5) Tutankhamun mumyasının boynunda bulunan bu kolyenin üzerinde çok ince altın işçiliği vardır. Bunun yanı sıra firavunun mumyasında, 150 tane mücevher ve kolye daha bulunmaktaydı.
(6) Kalın altın varakla kaplanmış ve gümüş varaklı bir kızağın üzerine yerleştirilmiş tahta muhafaza.
(7) Tanis'te bulunan altın, lacivert taşı ve turkuazdan yapılmış göğüs zırhı.

Mücevherlerdeki ince işçilik, profesyonel altın işleme malzemelerinin kullanıldığını göstermektedir. Gerekli araç gereç olmadan bu derece ince işlemecilik yapılamaz. Mısırlıların altın işçiliğinin kalitesinin ve inceliğinin, günümüz işlemeceliğinden hiçbir farkı yoktur.

Bakırın yanı sıra, eski Mısırlıların sıkça kullandıkları madenler ve metaller arasında demir de vardı. Bronzun üretimi için tin, camların renklendirilmesinde de kobalt kullanılıyordu. Mısır'da bulunmayan metaller ise başta İran olmak üzere diğer bölgelerden getirtiliyordu.

Antik Mısırlıların en çok kullandıkları ve değer verdikleri maden ise altındı. Mısır'da ve Antik Mısır'ın sınırları içinde olan bugünkü Sudan'ın belli bölgelerinde, eski Mısırlılara ait olduğu tahmin edilen yüzlerce altın maden yatağı bulunmuştur. Apollinopolis yakınlarındaki bir altın madeninin planının bulunduğu MÖ 14. yüzyıla ait bir papirüs, eski Mısırlıların altın madenleri konusundaki profesyonelliklerini ortaya koymuştur. Papirüste yer alan bilgilere göre, maden çevresinde sayısı 1300'den fazla evin yalnızca madende çalışanların konaklaması için inşa edildiği anlatılmaktadır. Antik Mısır'da altın işlemeciliği ve mücevher sanatının önemi, bu bilgilerden anlaşılmaktadır. Nitekim arkeolojik kazılarda bulunan, yüzlerce altından yapılmış, kullanım ve süs eşyası da, eski Mısırlıların altın madenciliği ve işlemeciliği konusundaki uzmanlıklarının bir göstergesidir.

Tüm bu bilgiler eski Mısırlıların maden yataklarını tespit edebilecek, bu yataklardan madeni çıkarabilecek, çıkan madeni işleyebilecek, ayrıştırabilecek ve yeni metaller oluşturabilecek bilimsel bilgiye ve teknolojiye sahip olduklarını göstermektedir.

Gize'deki Piramitlerle İlgili Çarpıcı Bilgiler

Gize'deki piramitlerle ilgili yapılan bazı matematiksel araştırmalar, eski Mısırlıların çok gelişmiş bir matematik ve geometri bilgileri olduğunu göstermektedir. Bu hesaplamalara göre, piramitleri planlayanların matematik ve geometri bilgisi dışında, dünyanın ölçüleri, çevresi, ekseni ve bu eksenin eğimi gibi bilgilere de sahip olmaları gereklidir. MÖ yaklaşık 2500'lü yıllarda inşasına başlanan piramitlerle ilgili bu bilgiler, henüz büyük matematik bilginleri Pisagor, Arşimet ve Öklid'den dahi 2000 yıl daha önce bu piramitlerin inşa edildiği göz önünde bulundurulursa, çok daha çarpıcı bir hal almaktadır:

Image


- Piramitin açıları Nil deltasını iki eşit yarıya böler.

- Gize'nin üç piramiti aralarında, bir Pisagor üçgeni oluşturacak biçimde düzenlenmişlerdir. Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine oranları 3:4:5'tir.

- Piramitin yüksekliğiyle çevresi arasındaki oran bir dairenin yarı çapıyla çevresi arasındaki orana eşittir.

- Piramit dev bir güneş saatidir. Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterir. Piramiti çevreleyen taş levhaların uzunluğu, bir günün gölge uzunluğuna eşittir.

- Piramitin dikdörtgen biçimindeki tabanının normal kenar uzunluğu 365,342 Mısır endazesine (dönemin ölçü birimi) denk gelir. Bu sayı günümüzde de kullanılan güneş yılının günlerinin sayısına oldukça yakındır. (Günümüzde güneş yılının gün sayısı 365, 224 olarak hesaplanmaktadır.)

- Büyük Piramitle dünyanın merkezi arasındaki uzaklık, Kuzey Kutbuyla piramitin arasındaki uzaklığa eşittir.

- Piramitin tabanının yüzeyi, anıtının yarısının iki katına bölündüğünde, pi sayısı elde edilir.

- Piramitin dört yüzünün toplam yüzölçümü piramitin yüksekliğinin karesine eşittir.

Karnak Tapinağı


Dunyada bugune kadar insa edilmis en buyuk ve en dikkate deger dini kompleks olan Amon Tapinagi,modern Luksor kenti yakinlarinda ki Karnak mevkiindedir.Tapinak.Amon rahiplerinin "Cennetin en buyugu,Dunyanin en eskisi"diyerek hergun ilahiler okuduklari,Tanri Amon inancinin merkezi (Nesut-Towi,anlami 2 kentin Tahti)olan Teb Kentinde tarihi bilinmeyen cok eski bir yapi ile baslamis,orta ve yeni krallik donemlerinde yapilan eklemelerle eski misir'in buyuk kompleksine donusmustur

100 donum alana yayilmis olan kompleksin,guney yonundeki 8 hektarlik alanda,yuzey arastirmalari ve kazi calismalari surdurulmektedir.XI.Hanedan doneminde baslatilan,XVIII. ve XX. hanedanlar doneminde tamamlanan buyuk boyutlu yapilarin cekirdegi AMon Tapinagina iki yanindan koc basli Sfenkslerin bulundugu caddeden girilir.Uzerinde yazit ve desen bulunmayan 113m genisliginde ve 15m kalinligindaki buyuk 1.pilondan sonra yuksek duvar ve sutunlarla cevrilmis sagli sollu koc baslikli Sfenkslerin siralandigi buyuk salona gelinir.Sol yanda II.Seti tapinagi,Amon,MutKhons Tnarilari icin uc kucuk sapel ve sagda uc yani Osiris sutunlari ile cevrili avlusu bulunan III.Ramses Tapinagi yer alir.Ortada 25.Hanedanin HAbes kokenli Firavunlarindan Tharka'ya ait koskun 21.m Yuksekligindeki papirus baslikli 10 sutundan birisi ile Amon bas rahiplerinden XXI.hanedan Firavunu Smendes e air buyuk heykel bulunur.Avluya bitisik olan ve XVIII. hanedan firavunlarindan Horemhab'in insa ettirdigi 2.pilon duvarindan gecilerek buyuk Hipostil hole girilir.Buranin yapimini III.Amenhotep baslanmis,I.Seti devam ettirmis ve II.Ramses Tamamlatilmistir.6 donumluk alana yayilmis 15 ve 23m yukseklikte 134 sutunun olusturdugu buyuk Hipostil holden yukari baktigimizda,sutunlari birbirleri uzerine egilip sallanarak,gokyuzune ulasmaya calisan agaclara benzetirsiniz.

3.pilon III.Amenhotep,4.pilon I.Tutmosis tarafindan yaptirilmistir.4.pilon onunde I ve III.Tutmosis'e ait dikili taslardan 1.ayakta(yukseklik 28m. agirlik 143 ton)digerinin parcalariysa avluda yatmaktadir.Buradan itibaren Tanri Amon'a ait kutsal dar ve kucuk mekanlar,giristeki ana aks'in devaminda ardarda dizilirken,sag tarafta guney yonundeki aksta III.Tutmosis ve Hatcepsut'un yaptirdigi pilonlar ve anitsal heykeller ile kutsal gol ve nilometre yer alr.4.pilonun arkasindan III.Tutmosis in yaptirdigi 14 sutunlu kucuk hipostil hol ve Kralice Hatcepsut'a 2 dikili tastan birisi durmaktadir.(29.56m 200 ton agirliginda).5. pilon I.Tutmosis,6.pilon ise II.Tutmosis tarafindan yaptirilmis.Tapinagin sonunda bulunan en ilginc bolum,III.Tutmosis in yaptirdigi buyuk festival tapinagidir.Botanik ve hayvanat bahcesi olarak bilinen bu bolumde,firavunun suriye seferinden donerken getirdigi hayvan bitkilere ait cok guzel kabartmalar islenmistir.Tamami kesme tastan insa edilen Amon kompleksinde,2000 yil boyunca cesitli firavunlar tarafindan eklemeler yapilmistir.Beraberinde pek cok yazit ve tasvirlerin islenmesi bu kompleksi ayni zamanda dunyanin en buyuk ve en eski arsivlerinden biri haline getirmistir.

Luksor Tapinağı


Karnak Amon Tapınagı yakınında bulunan ve görkemli eski Mısır Mimarlığının Nil kıyısındaki en zarif örneklerinden biri olan tapınak ,Yeni Krallık döneminin 9.firavunu III.Amenhotep tarafindan,Eski Mısır Tanrilarının en büyüğü Amon-Ra adına M:Ö XIVçyy da inşa ettirilmistir.Daha sonraları Tutankamon, II.Ramses,B.Iskender,Roma ve Müslüman Araplar Tarafindan cesitli ekleme ve yapilarla günümüze kadar gelmiştir.1885'de başlatılan araştırma,kazı ve restarasyon calışmaları günümüze kadar devam etmektedir.

Tapinağa 24m yükseklikteki pilondan girilir.Pilon cephesinde 4 tane oturan,2si ayakta duran büyük boy6 adet Ramses heykeli bulunmaktaydi.Günümüzde tahtta oturur şeklindeki iki heykel,girisin saginda ve solunda yer alır.Pilon cephesi boydan boya II.Ramses'in zaferlerine ait tasvir ve yazilarla suslenmistir.Pilon'dan sonra II.Ramses olarak bilinen büyük avluya girilir.Burası Kapalı Lotus başlıklı sütünlar ve aralarında yeralan Osiris heykelleri ile cevrilidir.Avlu girisinin saginda,orta krallikdan kalma orjinal ve küçük Teb üçlüsü tapinaği ile sol yanda ve yukarıda yerel bir şeyh tarafından XIII.yy'da inşa ettirilen Abu al-Haggag Camii yer alır.Avludan sonra güney yönünde sapma yaparak koridor şeklinde uzanan açılmis papirüs başlıklı52m yüksekliğinde 14 devasa sütün çift sıra halinde 2.büyük avluya ulaşır.III.Amenhotep'e ait olan bu sütünların üzerine.Tel Amarna'daki Aten inancını terkederek Teb' e gelen ve Amon inancını kabul eden Tutankamon tarafından,bu dönüşümü kutlamak için süslemeler yaptirilmıştır.Buradan Hıpostil hole girilir.32 sütünlu olan bu ilginç bölümden sonra Khonos,Mut ve Adak şapeli,yuvarlak kemerli,freksli,nişli,iki yanında kalsik roma sütün başlıklı girişi olan Roma kutsal mekanı,doğum odası,III.Amenhotep ve Büyük Iskender'e ait dar ve karanlık kutsal mekanlar bulunur.Her yıl Ağustos ayı sonlarinda 15 gün süreyle kutlanan Opet Festivali nedeniyle Karnak Tapınağından törenlerle getirilen bir örneğini görebiliceğimiz Amon Ra Teknesi bu mekanda bi süre bekletilirdi.Karnak ve Luksor Tapınaklarini birbirine bağlayan yolun sfenksli olan önemli bir bölümü pilon duvarı karşısında bulunmaktadır.

Sırlarla Dolu İnşa Teknolojisi

Antik Mısır'da inşa edilen ve günümüzde hala büyük bir hayranlıkla izlenen en önemli eserler gizemli piramitlerdir. Bu piramitlerin en ihtişamlısı olan "Büyük Piramit" şimdiye kadar dünya üzerinde inşa edilmiş en büyük taş yapı olarak kabul edilir. Bu piramitin nasıl inşa edildiği konusunda Herodot zamanından itibaren birçok tarihçi ve arkeolog, çeşitli teoriler ortaya atmıştır. Kimileri bu piramitin yapımı sırasında kölelerin çalıştırıldığını ve rampa tekniğinden basamaklı piramite kadar birçok yöntemin kullanıldığını savunmuştur. Bu yöntemlerin karşımıza çıkan manzarası şöyledir:

-Bu piramidi kölelerin inşa etmiş olma ihtimali durumunda, çalışan köle sayısının 240.000 gibi olağanüstü bir rakam olması gerekirdi.

-Eğer inşa tekniği olarak rampa yöntemi kullanılmış olsaydı, piramitin yapımı bittikten sonra bu rampanın yıkılması için yaklaşık 8 yıl gerekirdi. Mısır bilimcisi Garde-Hansen'e göre bu, oldukça saçma bir teoriydi. Çünkü bu rampanın yıkılmasından sonra geride kalan dev moloz artıklarını bir yerlerde görmemiz gerekirdi. Ama böyle bir delile hiçbir yerde rastlanmamıştır.44

Garde-Hansen, diğer teorisyenlerin önemsemediği bazı yönleri ele almış ve şunları söylemiştir:

Piramidi ziyaret ettiğinizde şaşırtıcı görüntüleri gözünüzün önüne getirmeye çalışın: 5000 yıl önceki taş ocağı işçisi, günde, piramitlerin inşasında kullanılan 330 taş blok üretiyor. Suyun bastırdığı mevsimde, günde 4000 blok Nil nehrinin üzerinde taşınıyor ve Giza platosuna gelindiğinde bu taşlar platodan yukarıya taşınarak, piramidin inşa edileceği bölgeye ulaştırılıyor. Eğer bu şartlar altında taşıma işlemi gerçekleşiyor olsaydı, dakikada 6.67 blok taşınması gerekirdi. Bu sonuç, sunulan teorinin geçersizliği için yeterli bir rakamdır.45

-Tüm bunların yanında, piramidin bir yüzeyinin alanının yaklaşık olarak 2.5 hektar olduğu düşünülürse, her bir yüzeyin yaklaşık olarak 115.000 kaplama taşıyla kaplanmış olması gerekir. Bu taşlar da öylesine itinayla yerleştirilmiştir ki, taşlar arasında bırakılan mesafe bir kağıdın geçmesine olanak vermeyecek derecede dardır.46

Tüm bunlar piramitlerin yapımlarıyla ilgili sırların günümüz bilim ve teknolojisiyle dahi çözülemediğini gösteren bilgilerden bazılarıdır.

Mısır'ın Gizemi

Nil Vadisi... Binlerce yıldan bu yana durmaksızın akıp giden, yalayıp geçtiği kıyılarda ayrıcalıklı bir medeniyeti, dünya tarihinin en uzun süreli krallığını doğuran Nil nehri...

Tarihin babası Herodot'un da vurguladığı gibi "Nil olmasaydı Mısır da olmazdı" özdeyişinden yola çıkıp, Nil'in koyu mavi suları üzerinde seyrederek bu gizemli ülkenin "tanrılar, firavunlar ve mezarlar" üçgeninde odaklanan eşsiz tarihi içinde kayboluyoruz.

Dünyanın en büyük başkentleri arasında yer alan, Afrika anakarasının kuzeydeki en büyük kapısı, 16 milyon nüfuslu Kahire'nin merkezindeki Kasr El Nil caddesindeyiz. Karınca misali bir insan kalabalığı: Arap'ı, fellahı, levanteni, Nübyalısı, Ermeni'si ve yedi milletten insanıyla eşsiz bir mozaik oluşturan, sokaklarında kebap kokularının, hacı yağı türünden esans kokularına karıştığı, klaksonlarını çala çala giden siyahbeyaz renkli taksilerin kimi zaman kırmızı trafik lambalarını takmadan geçtikleri başkent El Kahira.

Beş bin yıllık tanıklar

Champs Elysee adlı modern büyük bir mağazanın önündeki kaldırıma çömelmiş türbanlı, uzun entarili fellahların tamamladığı akıl almaz ve de matrak kontrastlardan birinin önünden geçerek, kentin en büyük meydanı sayılan, bir ucunda Amerikan Üniversitesi, bir ucunda da dünyaca ünlü Kahire Müzesi'nin yer aldığı El Tahrir meydanına geliyoruz. Bizim Beyoğlu örneği, 19. yüzyılın sonlarında, bilhassa İngilizler tarafından dikilmiş, damlarında Coca Cola, Marlboro türünden Arapça reklam panolarının yer aldığı birbirinden görkemli, "artnouveau" bezemeli binaların önünden geçerek, Kahire Müzesi'nin devasa kapısından içeriye süzülüyor, adeta bir zaman tünelinin içinde kayboluyoruz. Beş bin yıllık derin bir tarihin eşsizliğinin tanıklığını yapan, birbirinden zengin buluntuların sergilendigi vitrinlerin arasındayız
Image


Günümüzden 3 bin 300 yıl kadar önce yaşamış genç kral Tutankhamon'un iç çamaşırlarından, dört bin yıl öncesinin buğday, nohut tanelerine; Musa'nın önderliğinde Mısır'dan kaçan İbranileri kılıçtan geçirmeye kalkışan kral Merenptah'ın mumyasından, keçi kılından yapılmış perukalara; üzerleri kıymetli taşlarla bezenmiş som altın takılardan, yüzyıllar önce Nil kıyılarında yaşamış çocukların oyuncaklarına kadar binlerce arkeolojik malzemenin sergilendiği bu müze, dünyanın dört bir köşesinden gelen ziyaretçilerin başını döndürüyor.

Keops, Kefren, Mikerinos

Bitmez tükenmez heyecan ve şaşkınlık arasında gidip gelen gözlemlerimizin ardından, Kahire'nin banliyösünde, Libya çölünün başlarında yer alan ve antik tarihin yedi harikasından biri olarak bilinen; ancak, bu harikaların arasında tek sağlam kalmış Giza platosundaki piramitlerin yolunu tutuyoruz. Kilometrelerce ötede, çöl kumlarının kaldırdığı toz bulutu içinden bir dağ gibi yükselen Keops, Kefren, Mikerinos piramitleri üçlüsü, insanlık tarihinin bu eşsiz medeniyetinden de öncelere uzanan bir inanış, bir kültür, bir yaşam simgesini çağrıştırıyor.

Beş bin yıldan fazla bir zaman önce firavunlar tarafından mezar olarak kullanılmış bu piramitlerin en eskisi, Giza'nın 22 kilometre kadar güneyinde kalan Sakkara çölünde yükseliyor. Dereceli veya basamaklı piramit adı verilen bu ilk piramit, ilk firavunlardan kral Zoser'in ünlü mimar ve hekimbaşı Imhotep tarafından inşa edilmiş.Akşam yaklaşıyor... Büyük yaratıcı Ra'yı simgeleyen güneş, uçsuz bucaksız Kahire metropolü üzerinde son ışıklarını gezindiriyor. Kentin doğusundaki Kalaa tepesinde yükselen Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii, mermerden yapılmış duvarlarında, batan güneşin ışıklarını tüm güzelliğiyle yansıtmaya başlıyor.
Image


Tapınak kompleksi Luksor

Kahire'den sonra, logosunda şahin başlı tanrı Horüs'ün sembolünü taşıyan Mısır Hava Yolları'nın uçağıyla 700 kilometre kadar güneydeki, Mısır'ın en önemli turizm merkezi sayılan, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük tapınak kompleksinin yer aldığı Luksor'a geliyoruz.

Tanrılar, mezarlar ve firavunlar üçgeninin merkezi olarak da bilinen Luksor'un antik çağlardaki adı Teb. Eski Mısır başkentleri arasında en uzun ömürlüsü olarak bilinen Teb'in doğu yakası, bir zamanlar yaşam tapınaklarının, sarayların, konutların, alışveriş merkezinin bulunduğu, kısaca yaşamın var olduğu yer olarak işlev görmüş.

"Karanlıklar alemi" olarak nitelendirilen batı yakası ise ölüm tapınaklarının yer aldığı, mumyaların hazırlandığı, mezarların bulunduğu yer olarak önemsenmiş.

İnsan, kilometrelerce kare içinde uzanıp giden tanrılar tanrısı Amon'un tapınağı Karnak'ta dolaşırken, kendisini bir sütunlar ormanının içinde buluyor. Amon'un sevgili eşi Tanrıça Mut için yapılmış Luksor tapınağı ise, Karnak tapınağının bir uydusu görünümünde.

Nil'in batı yakasındaki, Krallar ve Kraliçeler vadilerinde, antik Mısır'ın altın dönemi olarak bilinen Yeni imparatorluk Devri'nin ünlü kral, kraliçe ve çocuklarının yeraltı mezarları yer alıyor. Bunlar arasında Ramses'ler, Tutmosis'ler, Amenofis'ler gibi ünlü sülale isimleri var.

Ancak bu mezarlar arasında bir tanesi var ki, dünya arkeoloji tarihinin en muhteşem buluntusu olarak tanımlanan kral Tutankhamon'un mezarı. Gece Karnak tapınağında yapılan ses ve ışık gösterisinden sonra, bir fayton üzerinde gerçekleşen Luksor "by-night" turu da insana apayrı bir keyif veriyor.

Kıyı kıyı Nil'de seyir

Nil üzerinde başlayan gemi turumuz, bizi Luksor'dan sonraki ikinci durak Edfu'ya getiriyor.
Burada "firavunlar Mısırı"nın son döneminde, Mısır-Yunan karışımı krallar tarafından yaptırılmış şahin başlı tanrı Horüs'ün tapınağı yükseliyor. Duvarlarında dizili binlerce hiyeroglif, geçmişin derinliklerine gömülmüş bu muhteşem medeniyetin tarihini dile getiriyor.

Edfu'dan sonraki durağımız, günbatımında ulaştığımız Komombo.

Burada da gene Nil kıyısında yükselen, timsah tanrı Sobek'in tapınağı yer alıyor. Tapınak duvarlarından birinin köşesinde, tarihin ilk doğum sahnelerinden biri resmedilmiş. Hemen yanında da eski Mısırlı cerrahların kullanmış oldukları bisturi, makas türünden tıbbi aletlerin resimleri var.

Dostluk kapısı Assuan

Nil üzerindeki yolculuğumuzun üçüncü gecesinde, Mısır ile Sudan arasında yer alan ve iki ülke arasında yüzyıllardan beri süregelen dostluğun nüvesini oluşturan Nübya bölgesinin merkezi Assuan'a geliyoruz.

Nüfusunun büyük çoğunluğu çikolata renkli insanlardan meydana gelen bu kent, siyahi Afrika'nın kuzeydeki en önemli kapısını oluşturuyor. Işıl ışıl aydınlık Assuan'ın "suk" adı verilen çarşı pazarları, gündüzleri olduğu gibi geceleri de rengarenk.


Bilhassa baharat satan dükkanlar eskilere dayanan büyük bir ticaret geleneğini sürdürmeye devam ediyor.

Kimyon, zencefil, safran, köri, vanilya ve Mısır'a gidip de tadına bakmadan dönülmeyecek olan Nübya'nın ünlü içeceği karkade. Hibisküs familyasından bir ağaççığın kurutulmuş çiçeklerinin kaynatılmasıyla yapılan bu iç ferahlatıcı içecek sıcak veya soğuk olarak içilebiliyor

Ertesi gün, Assuan'ın güneyindeki, Cemal Abdel Nasır'ın yaptırmış olduğu, dünyanın en büyük barajları arasında yer alan Saad El Ali'yi, güzel tanrıça İsis'in küçük bir adacık üzerinde yükselen tapınağını ve granit ocaklarında yatan

42 metre uzunluğundaki bitirilmemiş dikilitaşı gördükten sonra, öğleden sonra "feluka" adı verilen, Nil'in ünlü beyaz yelkenlilerinden biriyle nehir üzerinde keyifle seyrediyoruz. Yaşamımızdaki unutamayacağımız anılar içinde yer alacak enstantanelerden biri bu.

Dönüş yolculuğuna başlamadan önce son olarak, insanoğlunun gerçekleştirmiş olduğu en büyük projelerden birini yakından görebilmek için, uçakla Assuan'ın 350 km. güneyinde yer alan, dünyanın ikinci büyük yapay gölü Bahr El Nasır'ın kıyısında dikili, kral II. Ramses'in yaptırmış olduğu Abu Simbel tapınağını geziyoruz.

Koskoca bir dağın içi kazılarak yapılmış "speos" (mağara) tipi bir tapınak bu. Tapınağın duvarlarındaki kompozisyonlarda yer alan yüzler bize hiç de yabancı değil. Atalarımız Hititler'in Mısırlılar'a karşı yaptıkları ünlü Kadeş Savaşı'nı anlatıyor duvarlardaki bu yontu-resimler, aynı bir çizgi-romanda olduğu gibi...

Abu Simbel'deki unutulmaz gezimizden sonra, Kahire'nin yolunu tutuyoruz.. Aşağıda, büyük bir yılan gibi uzanıp giden masmavi bir çizgi. Onun iki yanında yemyeşil iki bant ve o bantlardan sonra uzayıp giden sapsarı sonsuz bir görüntü: Doğuda, Kızıldeniz'in öbür yakasındaki Arabistan yarımadasında devamını getiren Arap Çölü; batıda da dünyanın en büyük çölü Büyük Sahra'yla kucaklaşan Libya Çölü...

Evet, ömür boyu unutamayacağımız bir seyahatten dönüyoruz. Fransa, İtalya, Amerika, Uzakdoğu, bir yana, Mısır bir yana... İnsanlık ve dinler tarihinin en önemli beşiklerinden birini oluşturan bu kutsal topraklara, Boeing'in penceresinden son bir kez bakarken, yarınlarda buralara yeniden gelebilme hayallerini kurmaya başlıyoruz.

Firavunlar


Kleopatra

M.Ö 69`da iskenderiyede dogdu.Aslen yunanlı olan 3.Kleopatra babası 11.Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardesi ile evlendi. (O zamanlar mısırda egemen olan yunanlılar mısır toplumuna karısmamak için kendi soylarrından olan kişilerle evlenıyolardı bu da akraba evlılıklerı sonucu özürlü insanların dugumuna yol acıyordu.....) Babası öldügünde 18 yasında olan Kleopatra tahta cıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benımsemesi için kendini mısır dinine verdi.Kardesi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı .Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru SeZaR ile geri döndü. (Kleopatra bir halı içinde Sezar`ın sarayına girmiş ve bu büyük kralı kendine aşık etmişti....) Bu olaydan sunra kimsenin bilmedigi bir sebeple kardesi Nil sularında boguldu ....!

Kardeşinin aradan cekilmesi ile kleo tek basına iktidar koltuguna oturmustu.O sırada SeZaRdan bir cocugu oldu ve minik Sezarius`u alıp Romaya gitti. Kleo`nun en büyük hayali iki imparatorlugu birleştirip büyük İskenderin hayali olan bilinen tüm dünyaya sahip olmaktdı.M.Ö 44`de Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı. (ama yanlızca kısa bir süre için..Smile ) SeZaR ölünce roma imp. 2 `ye ayrıldı ve tahta cıkan Octavio (Sezarın yegeni) ve MarcuS Antonius arasında. Doğu artık MarcuS tarafından yönetilmekteydi ve ilk işide Mısırı ziyaret oldu.

Kleopatraya delice aşık oldu ve Kleo tekrar yarıda bıraktı planlarını hayata gecımekde gec kalmadı.Octavius`a savas actılar.Actiumda yapılan savaşta kleo ve Marcus kacmak zurunda kaldı .İskenderiydeki sarayına dönen Kleopatra elbet Octavius `un MıSıRı ele geçirecegini biliyodu. MarcuS`da onu peşi sıra mısıra dündü ama korkunc bir haberle sarsıldı Kleopatrası ölmüştü intihar ertmişti.Bunu duyunca o da kendini öülümün kollarına bıraktı ama ölümüne sebep olan bu haber bir dedikodudan ibaret idi.Bunu haber alan Kleo artık tek basına kalmıstı mısır elinden ucup gitmek üzereydi ,tek yapıcagı hayatına son vermek olmuştu artık.Mısır dininde İsİs`in simgesi olan kobra yılanı ile intihar etti.Öldüğünde sadece daha 39 yaşındaydı. Plutark`a göre 9 dil bilen Kleo aşırı zeki bir kadındı ama herkesin bildigi gibi cok güzel de degildi.O salona girdigi zaman kimse bakmazdı bile derdi.Mısır Tanrısı İsİs ile kendini özdeştirmişti.SeZaR da Osiris dogan cocuklarıda Horus`u simgeliyordu.Ensest ilişki cocuğu,hafif meşrep ,sımarık ama işini ciddiye alan -bir kadın idi.

Isis :

10.000 adı olan bereket tanrıcası Reankarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatranın içinde yaşadına inanılıyordu.

Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan iskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel iskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne cıkarıldı.Bulunan ilk parcalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan cıkan 2 sfenx burdaki kalıntıların Kleo`nun sarayı oldugunu kanıtladı bu gercekten büyük bir arkeolojik buluştu.

Sudan cıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parcadan biriydi.Hiç bir zaman Kleonun tam bir resmı veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep baska türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden cıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü cok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdigi haritalrdan yola cıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra MıSıR`ın son hükümdari oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.

Akhenaton

Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskici, savasçi ve acimasiz kisilerdir. Bu firavunlarin ortak özellikleri Mısır'in çok tanrıli dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılastirmalaridir. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardir ki, digerlerinden çok farklidir. Bu firavun tek bir yaraticiya inanilmasi gerektigini savunmus ve bu yüzden özellikle çok tanrıli dinin kaymagini yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazi askerler tarafindan büyük baskiya maruz kalmis, sonunda da öldürülmüstür. Bu firavun MÖ 14. yüzyilda basa geçmis olan IV. Amenofis'tir. IV. Amenofis MÖ. 1375'te tahta çiktiginda yüzyillarin getirdigi bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsilasti. Bu döneme dek toplum yapisi ve halkin kraliyet sarayi ile olan iliskileri degismeden gelmisti. Toplum dis olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapilarini kapali tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açikladigimiz gibi, Mısır'in dogal cografi kosullarindan kaynaklanmaktaydi.

Firavunlarin halka benimsettirdigi resmi din, eski ve geleneksel olan her seye katiksiz bir bagliligi zorunlu kiliyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yaziyor:

Eski gelenegin kutsadigi bir çok aliskanligi kaldirip, halkinin, bunca garip bir biçimde betimlenmis sayisiz tanrısina saygi göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardi, o da Aton'du. Aton'a tapti ve onu günes biçiminde imgelestirtti. Öteki tanrılarin rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayini bugünkü El-Amarna'ya tasidi.

Babasinin ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskiya maruz kaldi. Bu baskinin sebebi, geleneksel çok tanrıli Mısır dinini degistirerek tek tanrı inancina dayali bir din getirmis olmasi, ve her alanda köklü degisikliklere girismesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna'ya yerlestiler. Burada "Akh-et-aton" adinda yeni ve modern bir sehir insa ettiler. IV. Amenofis de "Amon'un Hosnutlugu" anlamina gelen adini Akh-en-aton yani "Aton'a Boyun Egen" olarak degistirdi. Amon, çok tanrıli Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis'e göre "göklerin ve yerin yaraticisi" idi, ki bu sifatla Allah'i kast etmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.

Bu gelismelerden hosnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulundugu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton'un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altinda kaldilar.

Akhenaton'dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrıli dini yeniden yayginlastirdilar ve eskiye dönüs için önemli bir çaba harcadilar. Yaklasik bir yüzyil sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlik yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre Israilogullari'na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.

Hatcepsut:

Tatmosis’in krallığı döneminde tüm piramitler yağmalandı. Mısır bir başıboşluk dönemindeydi. Tatmosis gömüleceği güvenli bir yer buldu, orası Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi’ne ilk gömülen kraldır ve burayı gizlice yaptırmıştı. Tatmosis cesur bir kumandandı. Hiçbir firavunun gidemediği yerlere kadar gitmiştir. 5 çocuğu oldu ancak sadece Hatçepsut yaşayabildi. Kral seçmek zor bir işti, erkek çocuğu ise yoktu. İkinci derece eşlerin de çocukları kral olabiliyordu. Hatçepsut Kralın ikinci eşinden olan (yarısoylu) 2.Tatmosis ile evlendi. Evlendiklerinde Hatçepsut 12, Tatmosis ise 20 yaşındaydı. Tatmosis 40 yaşında öldü. Zayıf biriydi ve savaşlara bile gitmedi. Bu dönem olaysızlık dönemiydi.

Nefruri diye bir kızları oldu. Hatçepsut 32 yaşındayken eşi öldü ve imar iskan programını başlattı. Bir yapı inşa ettirdi, hiçbir kraliçe böyle bir mezar inşa etmemişti. Sonra burası tapınak oldu. Bu kadın harika işler başarıyordu. Babasının enerjisi onda ortaya çıkmaya başlamıştı.

Hatçepsut’un heykelleri diğer kralların heykellerinden farklıydı. Yanakları dolgun olarak gösterilmiştir.Hatçepsut babası için iki dikilitaş yaptırdı. 95’er metre ve 350şer ton ağırlığında iki dikilitaş yedi ayda tamamlandı. 270 km.lik yolda kızaklarla sürüklendi. Karnak’ta ayağa dikilmesi gerekiyordu ama nasıl?

Mısır ABD’ye dikilitaş yaptı ama çok zor götürdüler. Teknolojileri (demiryolu hatıı ve buharlı makineler) olmasına rağmen dikiltaşı hareket ettirmek dört ay sürdü. Bu da muazzam işleri muazzam insanların yapabileceğini akla getiriyor.

Hatçepsut, Senmut’ı kızının öğretmeni olarak atadı. Ona bazı şanslar ve olanaklar tanıdı. Mısır’ın seçkinleri arasında Senmut’ın kendi tapınağı da vardı ancak bu tapınak gizlenmişti.

Mısır Hatçepsut sayesinde refaha kavuştu. 2.Tatmosis’in başka bir eşinden olan oğlu (Hatçepsut’ın üvey oğlu) 3. Tatmosis artık büyümüştü. O da kral olmak isteyecekti. Hatçepsut, iktidarını sürdürmek için firavun sıfatının aldı. Bu sıfatı alan tek kadındır. Takma sakal bile takıyordu.

Saraydan birisi Hatçepsut için şunu yazmıştır:

“Hatçepsut iki cinsin çıkarlarını birleştirdi. Herkes onun önünde eğilmeli”

Hatçepsut soylu kadınların öncüsü demekti.

3.Tatmosis Hatçepsut’un kral olmasından pek de rahatsız değildi. O eğleniyordu ve ordunun başındaydı. İkisi de bu durumdan hoşnuttu.

Hatçepsut Pant’a bir ticaret seferi yaptı. 15 büyük gemi Kızıl Denizde 380 km. yol almıştır. Tapınağının duvarlarında bu sefer harfi harfina kayıtlıdır. Afrika’daki kabile yaşamı ilk defa görülmüş veya dile getirilmiştir. Hatçepsut’un Mısır’ı bu işin üstesinden geldi ve başarı kazandı. Ancak zendin bir ülke böylesine uzun ve zor bir seferi yapabilirdi.

Senmut’un mezarında Hatçepsut’ın taş sandığı bulunmuştur. Böyle bir sandık ancak soylu birinin mezarında bulunurdu. Sıradan bir insan soylu bir sandık ile gömülmüştü. Bu sandık Hatçepsut’ın karliçelik döneminde yapılmıştı. Kral sıfatını alınca kendisine yenisini yaptırdı.

Senmut ve Hatçepsut’ın sevgili olduğu kesin olarak görülüyor. Bu da neden Senmut’un hiç evlenmediğini açıklıyor. Bu durum Mısır’da garip karşılanan bir durumdu.

Deir El Bahri Tapınağını yapan işçiler dinlendikleri zamanlarda duvarlara Hatçepsut ve Senmut’un aşk yaptığını çizmiş vebirçok resimde beraberken birbirlerine sevgi gösterirken görülüyorlar. Mısır bilimcilerin çoğu sevgili olduklarını iddia eder. Kimi araştırmacılar bu işin Senmut’ın yaptığını söylüyor ancak bu kanı kabul görmedi.

Sahel Adası, Mısır’ın ilan tahtası gibi bir yer olmuştur. Haznedar Ti, Hatçepsut’ı bir taşın üstüne resmetmiş. Haznedar Ti, Nubialılarla savaşta Hatçepsut’ın da bulunduğunu yazmış. Onun orduyla beraberken çok aktif ve idealist bir kadın olduğunu anlatmış.

Amonhotep de Hatçepsut’a nasıl sesleneceğini bilememiş, hem kadın hem de kral olduğu için kafası karışmış ve ona tutkusunu belirtmiştir.

Hatçepsut’ın tapınağının yanına Senmut’ın yeni bir tapınağı yapılmıştı. Bu normal bir durum değildi. Senmut hep yanaklarında kırışıklarıyla resmedilmiştir. Senmut tapınağına gömülmek istemişti. Duvarlarda ölüm kitabından sözler var. Tavanda astronomiyle ilgili çizimler var ve bu Mısır’da bir ilk olmuştur.

Senmut öldükten birkaç yıl sonra Hatçepsut da ölmüştür. Vadidedki en uzun ve derin mezar Hatçepsut’inkidir. Hatçepsut’ın mezarına ulaşmak için çalışmalar yapılmıştır fakat çalışmalar gitgide zorlaşmıştır ve mezar odasının girişi de kapalıdır. Howard Carter odaya ulaşmıştır ancak bu çok zor olmuştur. Duvar kaliteli değildi, kireçtaşıydı. Htachepsut’ın mezarında Senmut’ı aradılar ancak bulamadılar. İki mumya vardı birisi Hatçepsut ve diğeri de babasıydı. Kırmızı quartzdan iki sandık bulundu.

3. Tatmosis sonunda firavun oldu. Çok başarılı bir savaş adamıydı. 17 seferin başında da hep o vardı. Muhteşem anıtlar yaptırdı ama inşaatla hiç ilgilenmiyordu. Bu açıdan Hatçepsut’la çok iyi anlaştılar. Onlar ortak yöneticiler olarak resmedilmiş ta ki Hatçepsut’ın Kırmızı Tapınağı parçalanana kadar. Hatçepsut’ın tüm tapınaklardaki adları silindi ve çevresindeki erkeklerin adları yazıldı. Bir kadının kral olabileceğini kabullenmediler. Tarih yeniden yazıldı. Burada Hatçepsut hiç varolmadı. Tarih gerçeği bulmanın sadece bir yoludur...

Mumyalar bulundu. Bunlara Ramses 1, 2, 3, Hatçepsut ve Senmut’ınki de dahildi. Senmut’ın resminde gösterilen kırışıklar gözönünde bulundurulunca bir mumya Senmut ile bağdaşıyordu. Bu nedenle bu mumyanın Senmut’ın mumyası olma olasılığı büyüktür. Ejiptologlar bu mumyaya “yanakları kırışık, bilinmez adam” adını vermişlerdir.

Hatçepsut’ın 22 yıllık Hanedanı çok başarılı geçmiştir. Kendisinin yetiştirdiği erkekler tarafından hasıraltı edilmişti.

3.Tatmosis 20 yıllık krallığında neden Hatçepsut’ın izlerini silmeye çalıştı?

Çünkü o bir kadındı ve tek nedeni de buydu. Ancak bu gerçek görmezlikten gelinemez. En güzel tapınak Hatçepsut’ın tapınağıdı

Ramses
En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.

Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldıgı görülmüştür: 'Hükumdarlığımdan çok şey bekleyin'

Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınğnı yaptırtmaya başlamıştıç Bu tapınak Dagın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlıgın kendinden korkmasını istiyordu.

Ebu Simbel ve Ramses'in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.

Nubia'dan Mısır'a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses'in bu heykellerinden korkuyordu.

Ramses eşi Nefertari'ye de tapınak yaptırdı ve 'Güneşin parladıgı kadın' yazıdırttı.

Teb'de tapınaklar inşa etti. Memfis'teki yönetimi ve başkenti Delta bolgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en buyuk profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.

Kadeş Savaşı
Ramses savaşa hazırlandı Ra birligi yokedildi ve Ramses'in kampı savunmasız kaldı. Hitit casusları konuşturuldu ancak bir işe yaramadı. Ramses tuzaga dusurulmuştu. Sadece Amon birligiyle harekete geçebilecekti.

Herşeye rağmen Ramses kontrolu elşne almayı başardı. ' Ben yalnızım ama Amon beni koruyacak' dedi ve harekete geçti. Hititlilere 6 kere hücum etti. Yenilmek aklına bile gelmemişti. Hititliler kaçtı ve yenilgiyi zafere dönüştürmüş oldu.

Ölen Hitit askerlerinin sağ elleri kesildi ve üstüste kondu. Bu sadece birinci rounddu.

Ertesi sabah Ramses kişisel bir zafer kazandı. Hititler barış önerdi. Ramses barışı kabul etmedi ancak sadece ateşkesi kabul etti. Ramses'in Mısır'a dönüşü muhteşemdi ve savaşın her anını tapınak duvarlarına kazıttı.

Hititlerle ramses arasındaki bu anlaşma tarihteki bilinen ilk barış anlaşması olarak kabul edilir. Ramses'in Kadeş'i bırakma sebebi çıkış sırasındaki yenilgiyi kaldıramaması olarak gosterilebilir.

Ancak Kadeş savaşı daha önce oldugu bilinmektedir bu nedenle bu olasılık ortadan kalkar.

İsrail Savaşı

Deltada yaşayan İsrailliler artmıştı ve firavunla bazı çatışmalar ortaya çıktı. Musa Firavun'dan halkın gitmesi için izin istedi ancak Firavun izin vermeyince Musa asasını yere attı ve asa yılana dönüştü. Firavun bundan etkilenmemişti çünkü firavunun kendi adamları da bunu yapabiliyordu. Yere düşe yılan kafasını kaldırdı. Musa " Nil'deki balıklar ölecek ve Nil'in suyu igrenç olacak. Mısırlılar Nil'in suyunu içemeyecek" dedi ancak firavun yine de İsraillilere izin vermedi.

10 lanet gerçekleşecekti. Bu lanetlerin 10.su ise Mısır'da doğan herkesib ilk çoçukları ölecekti. Bu da gerçekleşmişti.

Bunun üzerine Firavun önce gitmelerine izin verdi sonra da vazgeçti.

Musa bir mucize gerçekleştirdi ve Nil'in suları ikiye ayrıldı ve İsrailliler kaçtı.Onları izleyen Mısırlılar ise boguldu. Firavun sonunda yenilmiştir.( Bu tarihte gercek olarak kabul edilmiştir ancaok Mısır tarihinde yazılı olanlar bunlar degildir.)

Bu olayın gerçekligi konusunda şüpheler mevcuttur. Eger bunlar gercekse neden herşeyi yazmayı adet edinen Mısırlıların kayıtlarında yoktur? Acaba tek neden Mısırlıların yenilgilerini kaydetmemeleri miydi?

Ramses bir gece bir rüya görür ve rüya yorumu yapabilenYusuf (joseph) çağırılır. Rüyada 7 şişman inek 7 zayıf ineği yemiştir.Yusuf'un yorumu 7 bereketli yılın ardından 7 kıtlık yılının gelecegidir.

Kıtlık donemi ge4rcekten de gelir ve Mısır buna daha önceden hazırlandıgı için hiç etkilenmeden atlatır.

Mısır'ın bir bolgesinde belli bir kayalık kutlesi vardır ve burdaki kayaların üstünde İsrail çıkışı kayıtlıdır ve çıkış burdan ögrenilebiliyor.Burada aynı zaman da savaş zaferleri kayıtlı ve İsraillilerin göçebe bir toplum oldugu belirtiliyor.

Ramses 67 yıllık hükümdarlıgının sonunda 92 yaşında öldü ve 100 çocugu oldu ( bu çocuklarının hepsi öz cocukları degildir).
Tüm tapınaklara oğullarının kabartmaları yapılmıştır.

Krallar vadisinde her mezar numaralandırılmış vaziyettedir. 5 numaralı mezar Ramses'in oğulları için yaptırılmış mezardır ve en geniş mezar oldugu bilinmektedir.

Çıkışa denk gelen firavunun Ramses ( adsız firavun) oldugu tarihte kesin olarak kabul edilmiştir.


Ramses tüm eşleri arasında en önem verdigi Nefertari idi. Ramses ve Nefertari Nil'e açıldılar ancak Nefertari öldü ve Ramses ona Mısır'ın en güzel tapınağını yaptırdı. Ramses Nefertari'nin ölümünden sonra çok değişti. Artık ordularının başında savaşamıyordu. Artık eski gucu kalmamıştı.

Konfüçyüs ve Felsefesi

Konfüçyüs ve Felsefesi

Konfüçyüs



Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.

Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu'nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.

Konfüçyüs'ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.

Konfüçyüs felsefesi


Konfüçyüs'ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs'e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi'nde şunlar söylenir: "Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur."


Adların düzeltilmesi

Konuşmalar'da 'adların düzeltilmesi' diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde 'efendi' denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul" olacağını söylerdi.

Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs'ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.


Denge felsefesi


Konfüçyüs'ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, "zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına" kapılmamak olduğunu, uyumunsa "bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması" olduğunu söyler. Konfüçyüs'ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.

Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin'in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.

Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,

Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle "üç din tek dindir" sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.


Konfüçyüs ve Eski Yunan


Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan'da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi' arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.

Konfüçyüs'ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates'in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates'in altın kuralı, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma" diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.

Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine "efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir" demişti. Tzu-lu'ya da şunları söyler: "Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur."


Ahlak ve jen


Konfüçyüs'e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.

Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde jen, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince?deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman 'iyilikseverlik' kimi zaman da 'insancıllık' diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir jen. Konfüçyüs, Konuşmalar'da ?jen? ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: "Eğer gerçekten dilersek olur." Konfüçyüs'e göre jen, 'efendi' ya da 'üst insan' dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona "yemek yemeyi unutturur", "yaşlandığının farkına varmaz."

İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.

Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.

Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs'e göre, "öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı aptal eder"; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.

Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki 'Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir' Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.


Konfüçyüsçülüğün tarihi serüveni

Konfüçyüs'ün M.Ö. 479 da Çiyu-fu'da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch'in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh'in Shih Huang Ti Çin'i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin'i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi'ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin'e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.

Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.

Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911'de Ch'ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin'in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu'nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs'ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin'de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs'ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313'ten 1905'e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs'ün Dört Kitap diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.

20. yüzyıl ortalarında Çin'de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.

1960 Kültür Devrimi'nin, Halk Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao'nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs'e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.

Bilgi ve insan

Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler'de "bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği"ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar'da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, "dünya işlerinde... ahlaksal olanın tarafını" tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.

Konfüçyüs, yöneticilere "eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur" der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, "efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini"; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.

Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin'in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı.

Divânü Lügati't-Türk - Kaşgârlı Mahmut

Divânü Lügati't-Türk, Kaşgârlı Mahmut tarafından 25 Ocak 1072'de yazmaya başlanmış ve 10 Şubat 1074'te bitirilmiştir. Abbasî Halifesi El-Kaim döneminde yazılmış, Halife Muktadi Bi'llah'a sunulmuştur. Bu kitap Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin de Arapça kadar önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacı ile yazılmıştır.

Türkçe'nin neden öğrenilmesi gerektiğini şöyle anlatır:

"Ant içerek söylüyorum, ben Buhara'nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır."

Türk adı altında da şu bilgileri verir:

"Bir ad olarak Türk adını Tanrı vermiştir, dedik. Çünkü bize Kaşgarlı Halefoğlu Şeyh Hüseyin ona da İbn ül-Gurkî denilen kimse İbn üd-Dünya demekle tanılan Şeyh Ebû Bekr il-Müfid ül-Cürcanî'nin Ahır zaman üzerine yazmış olduğu kitabında Ulu Yalvac'a tanık varan bir hadis yazmıştır. Hadis şöyledir, ' Yüce Tanrı' -Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları Doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım, diyor. İşte bu,Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü , Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara 'Kendi ordum demiştir. Bununla beraber Türkler güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, övünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyiliklerle görülmektedirler."


Divân'ın ilk önce Kilisli Rıfat, daha sonra Konyalı Atıf Bey ve Besim Atalay tarafından Türkçe çevirileri ve Türk bilim adamları tarafından açıklamaları yapılmıştır.

Divân Batıda ilgi uyandırmış, 1928 yılında C. Brochkelmann Kaşgarlı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Dankoff'un Divânü Lugât-it Türk çevirisi ile James Kelly'nin makaleleri de son çalışmalardır.

Kitabın metni Türkçe ve açıklamalar Arapçadır. Arapça gramer kuralları örnek olarak hazırlanmış ve her bölümde kelimeler Arap alfabesine göre sıralanmıştır. Türk dilinde onsekiz harf kullanıldığını, yazılışta yeri olmayan, ancak söylenirken kullanılan yedi harf ile duraklama harfinin de bunlara eklenmesi gerekir, demiştir.

11. Yüzyılda Kaşgârlı Mahmud'un Çizdiği Dünya Haritası

Mahmud Divân'da şöyle demektedir:
" Rum ülkesinden Maçine dek Türk illerinin hepsinin boyu beşbin ,eni sekizbin fersah eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde daire şeklinde gösterilmiştir."


Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İtil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan'a , Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya'ya işaret edilmiştir. Ortada Yarkent, Kaşgar, Barsgan, Balasagun, Yifruç, İkiöküz, Asbuâli, Kumri, Talas v.s. gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır.

Asya'nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pekçok hatalarla dolu olmasına karşılık, Doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi'ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Yecüc ve Mecüc'lerin dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya'ya gelince; onu haritasının Doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir.

Yukarda görüldüğü gibi, ilk Japon haritası bir Japon tarafından 14.yüzyılda çizilmiş, bir Dünya haritasında yer alması ise 15.yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında, bir plan biçiminde olsa, yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının 11.yüzyılda Kaşgârlı Mahmud tarafından çizilmiştir.

Ayasofya'nın Mucizeleri nelerdir?

Kalp hastalığını iyileştiren su, unutkanlıkları iyi eden yer, türlü hastalığa deva delikli direk, paskalya geceleri ortaya çıkan yumurta kabukları, geceleri içeride dolaşan ışıklar, Nuh'un gemisinin tahtalarıyla yapıldığı söylenen kapılar ve daha birçok açıklanamayan olay...

921 YIL KİLİSE, 481 yıl da cami olarak hizmet gören Ayasofya, gerçekten çok etkin bir bina. İçeri girildiğinde insan ister istemez yüzyılların ağırlığını hissediyor. Bu dev yapı büyüklük yönünden Dünya'da dördüncü, kubbe yüksekliği yönündense beşincidir.

Yüzyıllarca Hıristiyan Ortodoks Kilisesi' nin yönetim merkezi olan Ayasofya'ya Osmanlılarda çok önem verdiler. Bu önem onun maddi ve manevi varlığını büyüttü. Çeşitli mitler, öyküler, inançlar üst üste yığıldı.

Gerçi, Dünya'nın birçok yerindeki ünlü ibadethanelerin kendilerine göre mitleri vardır. Yapım zamanlarının eskiliğine göre, çeşitli garip inançların hedefi olmuşlardır. Fakat Ayasofya'nın bu alandaki ünü çok fazla. Onun her yanı garip öykülerle dolu...

Maketini arılar yaptı


Ayasofya birçok kereler yapıldı ve yıkıldı. En son yıkılışı da Bizans tarihinde geçen Nika isyanı sırasında oldu. M.S. 532 yılındaki bu isyan sırasında Ayasofya tamamen yandı.

Bizans İmparatoru Justinyanus kiliseyi yeniden yaptırmaya karar verdi. Yapacak mimarı bir türlü bulamadı. O günlerde çok ilginç bir olay oldu. Bir dini ayin sırasında elindeki kutsal ekmekçiği bir arı kapıp kaçtı. İmparator arının saklandığı peteği bulup getirene ödüller vaat etti. Sonunda birisi bulup getirdi. Hayretle gördüler ki, petek mabet maketi şeklindeydi. Mabedin mihrap yerinde de kutsal ekmek duruyordu.

Beyazlı delikanlının getirdiği altın

Sonra yapım başladı. Sıra kubbeye geldiğinde para bitmişti ve durmak zorunda kaldılar. İşte tam bu sırada, beyazlar giymiş bir delikanlı ortaya çıktı. Beraberinde çuvallarla yüklü katırlar da getirmişti. Delikanlıyı, İmparator Justinyanus'un huzuruna çıkardılar. İmparator çuvalların içindeki altını görünce, şaşkınlığını gizleyemedi.

Justinyanus buna çok sevindi. Olayı yakınlarına anlattı. Fakat tılsım bozuldu. Beyazlı delikanlı bir daha görünmedi

Mimar kaçıyor

Duvarlar kubbe seviyesine gelince bu defa, mimarbaşı ortadan yok oldu. Roma'ya kaçtığını öğrendiler. 7 yıl sonra mimar, Roma'daki işini de yarım bırakıp tekrar İstanbul'a döndü. İmparator, mimarbaşını görünce çok kızdı. Fakat mimarbaşı ona şöyle dedi:"Bu koca yapının temelinin çok sağlam olması gerekir, eğer kalsaydım acele ettirecektiniz ve yapının sağlamlığı tehlikeye düşecekti."

Ayasofya'nın yapımı, 40 yıl sürdü. Büyük kubbenin üzerine altın bir haç takıldı. Bu haç o zamanlar öyle parlaktı ki, güneş vurunca, ışığı Alemdağ'dan,hatta Istranca Dağlanrından dahi görülüyordu.
Yılanlar imparatoriçenin cesedini yiyorlar

Justinyanus'un karısı İmparatoriçe Thedora,

güzelliğinden başka bir şey düşünmeyen çok günahkâr bir kadındı. Ölünce yılanların kendisini yiyeceklerinden çok korkuyordu. Bu nedenle kurşun bir lahit yaptırdı ve kilisenin büyük kapısı üzerine gömülmesini emretti.

Ancak efsaneye göre iki yılan, lahitte delikler açarak içeri girdiler ve cesedi yediler. Şimdi Ayasofya'nın giriş kapısı üzerinde görülen delikler yılanların açtığı delikler olarak kabul edilir.

Terleyen direk

Ayasofya'nın kıble tarafındaki kapılarından soldan sayılınca sonuncusunun iç tarafında bir mermer sütun var. Bu sütunun en büyük özelliği kış ve yaz nemli olması. Bu yüzden bu sütuna "terleyen direk" deniyor. Sütunun zemininden başlayarak bir buçuk metrelik bir kısmı bakır plakalarla kaplı.

İnanca göre sürekli baş ağrısı çekenleri, sindirim sistemi hastalıkları olanları ve sıtmaya tutulanları bu direk tedavi ediyor. Önce iki rekât namaz kılınıyor, sonra hasta avuçlarını önce bakır plakalara sonra da yüzüne sürüyor. Bu hareket üç kez tekrarlanınca hastalıklar iyi oluyor...

Ayrıca elleri çok terleyen kimselerin, direğin üzerinde bulunan deliğe parmaklarını soktukları ve artık ellerinin terlemediği birçok defalar görülmüş...

Terlemenin nedeni...

İnanca göre, Ayasofya'nın büyük bir kubbesi bir depremde yıkılınca, 300 rahip Mekke'ye gitmişler ve orada zemzem suyundan almışlar, bunu Mekke toprağı ile karıştırıp,bu sütunun altına harç olarak koymuşlar. Sütunun bu yüzden "terlediğine"inanılıyor.

Bir başka inanca göre de Hızır Peygamber, parmağım Ayasofya'daki deliğe sokmuş ve binayı Mekke'ye yöneltmiş yani kıbleye çevirmiş.

Terleyen direğin ya da diğer adıyla ağlayan direğin öyküsü, görüldüğü kadarıyla Osmanlı döneminde ortaya çıkmış. İslam inançlarıyla beslenmiş.

Sütunun yapısının gözenekli olduğu ve kılcal damarlar yoluyla temeldeki suyıK emdiği ve bu yü zden terlediği, en geçerli bilimsel açıklamalardan biri. Ama acaba neden sadece bu direği gözenekli taştan yapmışlar? Bu soru cevapsız kalıyor...

Kuyudaki şifalı su

Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasında bir kuyu var. Eskiden bu kuyu kalp hastalığına tutulanların sık sık geldikleri bir yerdi. Bunlar üç cumartesi art arda aç karnına buraya geli}, sabah namazını kılar ve bu sudan içerlerdi.

Bu gelenek cami müze haline getirilene kadar sürdü. Kuyunun üzerinde yaklaşık 50 santim çapında, demir bir kapak var. 7 metrelik bir çubuk sarkıtıldığında dibine ulaşılamıyor. Su hâlâ mevcut, tadı tatlımsı ve mineralli.

Bu suyun ne tür bir bir bileşim taşıdığının, incelenmesi gerekir. Yüzyıllardır orada durduğuna göre acaba bozulmuş mudur? Sonra niçin kalp hastalığına iyi geliyor? Bu da düşündürüyor. Yoksa suyun bir özelliği mi var? Bu soruların cevaplarını, devletin yetkili kurumlarına bırakıyoruz.

Geçenlerde bilim dünyası çikolatanın içinde bulunan bir maddenin hormonal etki yaptığını açıkladı. Ama bu etki özellikle, aşk yüzünden kalbi kırılanların üzerinde görülüyormuş. Demek ki, bu madde,beyinde aşırı üzüntü yaratan merkezi etkiliyor. Ayasofya' daki kuyunun şifalı suyunun da böyle bir özelliği neden olmasın!



Ayasofya'nın içinde büyük salonun ortasındaki kuyunun ağzı (üstde). Eskiden kalp hastaları, gelip bu kuyudan su içerler ve iyileşirlermiş. Ayasofya'nın ihtişamlı kubbesinin içeriden görünümü (altta).


"Tabuta dokunursanız, Ayasofya yıkılır"


Ayasofya'nın orta kıble kapısı üzerinde bir tabut var. Sarı pirinçten yapılmış bu tabutta Kraliçe Sofya yatıyor.

Yalnız bir tehlike var, "Bu tabuta sakın dokunmayın" deniyor. Çünkü tabuta el sürü-lürse-jbüyük bir gürültü başlıyor ve tüm bina sallanmaya başlıyormuş.

Kubbenin dört tarafında birer melek resmi var. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail'dir. Bu melekler kanatlarını açmış bir biçimde çizilmişler. İnanca göre Azrail, imparatorların ölümlerini, Mikail düşman saldırılarını, Cebrail ve İsrafil ise olacak olayları haber veriyor.

İnananlar, tabut ile bu melekler arasında bir ilişki kuruyorlar... Tabutun koruyuculuğunu da üstlenen melekler, ona dokunulmasına izin vermiyorlarmış.



Esrarengiz kapılar

Ayasofya'nın güney tarafında ufak ve dar bir koridorun ucunda örülmüş bir kapı var. Buna "açılmaz kapı" deniyor. Anlatılanlara göre Fatih Sultan Mehmet İstanbul'a girdiğinde Rum Ortodoks Patriği yanındakilerle bu kapının önünde dua ediyormuş.

Osmanlı ordusu kiliseye girince, Patrik bu kapıdan kaçıp kaybolmuş ve kapı bir daha açılmamış. Her paskalyada bu kapının önünde" kırmızı yumurta kabukları" ortaya çıkarmış...

Bir de "Kapanmaz Kapı" miti var. Fetih günü, Fatih'in ordusundan biri bu kapıya öyle bir vuruş vurmuş ki, kapı yere gömülmüş ve bir daha asla açılmamış


İmparatoriçe Thedora'nın gömüldüğü lahit (üstte). Deliklerden 2 yılanın girip, Thedora'nın cesedini yediği kabul ediliyor. Ayasofya'nın içinden bir başka görünüm (altta)



Pençe nişanı


Binanın güneydoğusundaki kubbeyi tutan fil ayağının bir yüzünde 6 metre yükseklikte ele benzeyen bir iz var. Kuşaktan kuşağa anlatılanlara göre, fetih günü, Fatih Sultan Mehmet'in atı ürkmüş, Sultan eliyle bu kemere tutunmuş. Atı ise sütunun kaidesini zedelemiş. Buraya kadar bir şey yok. Ama pençe izinin yerden 6 metre yükseklikte olduğu ve bu yüksekliğe, hiçbir atın erişemeyeceği düşünülürse, olayın esrarı bir anda ortaya çıkıveriyor


Gizli ayin


Bir başka olay Kanuni Sultan Süleyman döneminden. Gece bir derviş grubu camiye ibadet etmek için geliyormuş. Uzaktan Ayasofya' nın bütün ışıklarının yandığını görmüşler, içeriden ilahi sesleri geliyormuş.

Dervişler korkup içeri girmemişler, olay padişaha iletilmiş. Kanuni adamlarıyla bizzat gelmiş ve dışarıdan olayı aynen görmüş. Sonra içeri girilmesini emretmiş ama içeri girenler kimseyi bulamamışlar. Her yer kapkaranlıkmış. Bu da Ayasofya'nın, halk deyişiyle, pek tekin bir yer olmadığına işaret eden bir efsane...



Ayasofya'nın mucizelerinin sonu gelmiyor

Büyük kıble kapısının kanatlarının Nuh'un gemisinin tahtalarından yapıldığı bir diğer inanç. Eskiden deniz seferine çıkılmadan önce, yolcular bu kapıya gelir, dua eder ve Hz. Nuh'tan yardım dilerlermiş...

Alıntıdır...

Mezopotamya

Mezopotamya, bugün Irak, doğu Suriye ve Güneydoğu Anadolu'yu (Türkiye) kapsayan coğrafi bölgeyi tarif eden bir isimdir. Mezopotamya Eski Yunanca'da "iki nehir arasındaki yer" demektir; μέσος ("arasında" ve πόταμος ("nehir". Kastedilen iki nehir Fırat ile Dicle'dir, zira bölge bu iki nehrin arasında kalır.

Verimli toprakları ve uygun iklim şartları nedeniyle çok eski zamanlardan beri yoğun göçe sahne olmuş Mezopotamya, birçok farklı kültür ve halkın karıştığı bir bölge olmuştur ve bu nedenle de medeni gelişime sahne olmuştur. Bilinen ilk okur yazar topluluklara ev sahipliği yapmış bölgede birçok medeniyet gelişmiştir ve bu sebeplerden Medeniyet(ler) Beşiği olarak da anılmıştır. Hiçbir zaman Mezopotamya olarak anılan belirli bir siyasi mevcudiyet olmadığı gibi sınırları belirli bir bölge değildir. Basit anlamda Yunan tarihçileri bu bölgeyi anmak için bu ismi anmışlardır.


Tarih


Mezopotamya tarih boyunca farklı kavimlerin bir arada yaşadığı bir bölge olmuştur. Bölgeye uzun süre devam eden sürekli göçler, hem siyasi iktidarın belirli bir çizgi izlemesini engellemiş hem de kültürel ve teknolojik anlamda kent ve toplumların gelişimini körüklemiştir. Mezopotamya bölgesi dünyanın en tanınmış ve köklü medeniyetlerinden birkaçına ev sahipliği yapmıştır; Sümerler, Akadlar, Persler, Babilliler ve Assurlular gibi. Bunların dışında daha birçok halk ve kavim Mezopotamya'da kök salmıştır.


Yazı Öncesi Dönemden Sümerlere


Son buz devrinin sonlarına doğru, hâlâ hüküm süren buzul veya buzul arası iklim koşullarından kaçmak için insanlar topluluklar halinde güneye doğru göç etmişlerdir. Bu dönemlere dair kuzey Irak'ta ve çevre bölgelerde çeşitli yerleşim alanları göze çarpar. Daha sonra iklimin tarım için uygun hale gelmesiyle kuru tarım başladığı gibi yerleşim birimleri de oluşmaya başlamıştır.

Güneydoğu Anadolu'da Çayönü (Diyarbakır, Türkiye) ve Göbekli Tepe (Şanlıurfa, Türkiye) gibi yerleşim yerleri Neolitik dönemde Mezopotamya'daki göze çarpan yerleşim bölgelerindir. Bunlara kuzey Irak'taki Cermo da eklenebilir. Bu yerleşimler dönemin kültürel ve teknolojik gelişimini anlamak için önemlidirler.

Tarım gelişimi ve köy yaşamının başlangıcından yazının ortaya çıkışına kadarki dönemin ünlü yerleşim bölgelerine örnek olarak Samarra, Halaf ve Hasuna verilebilir. Bu dönemde her kent aynı zamanda ayrı bir kültürel tarz ortaya sunmaktaydı. Bu kentlerin ortak yönü konutların ortaya çıkışıdır. Yine de konutların mimari tarzı kentten kente değişiklik gösterir. MÖ 5500-MÖ 5000 dolaylarında Mezopotamya'da öne çıkan iki kültür kuzeyde Halaf kültürü ve güneyde Ubaid (Obeyd) kültürleridir.


Uruk döneminden bir heykelcik.Bölgenin bir sonraki evresi Uruk dönemi (MÖ 4000-MÖ 3100) olarak anılabilir. Bu dönemde güneydeki kentler büyük oranda gelişmiştir. Bu gelişmeler sadece kültürel planda değil aynı zamanda teknolojik plandadır da. Uruk kenti, dönemi karakterize eden kent olarak, çok önemli bir konumdadır. Sulu tarımın geliştiği bu dönemde, madencilik ve teknoloji dallarında da ortaya çıkan gelişmeler kentlerin genel durumunu yükseltmiştir. Uruk kentinin ünlü Mezopotamya kahramanı Gılgamış'ın evi olduğu da söylencelerde yer alır. Bu dönemde ticaret büyük oranda gelişmiştir ve Mezopotamya'nın o dönemde bilinen sınırları içeresinde yoğun bir ticaret ağı oluşmuştur. Ayrıca Anadolu ile yapılan ticaret, Anadolu halklarının kültürünü de Mezopotamya'ya, sınırlı anlamda da olsa, taşımıştır. Bu dönemin sonlarında yazı geliştirilmiş ve kayıt tutumu da başlamıştır. Bu dönemlerde ve daha sonra bir süre güneydeki gelişimlerin kuzeye geçmesi uzun zaman almıştır.


Sümerler


Mezopotamya'da yaşayan birçok farklı kavimden ilk öne çıkan ve daha sonraki medeni oluşumların temelini atan Sümerlerdir. Gerek yazı, dil, tıp, astronomi, matematik gerekse din, fal, büyü ve mitoloji gibi alanlarda ilk öne çıkan ve bilinen toplum Sümerlerdir. "Yaratılış" ve "Tufan"a ilk kez Sümerlerde rastlanır. Sümer döneminde Mezopotamya'da 18'i büyük olan yaklaşık 35 büyük şehir ve kasaba vardı. Bunlara örnek vermek gerekirse Kiş, Nippur, Zabalam, Umma, Lagaş, Eridu, Uruk ve Ur zikredilebilir.

Lagaş'ta iktidara gelen Ur-Nanşe yaptırdığı inşaatlarla öne çıkmıştır. Urukagina da
ilk yazılı reformları sayesinde tanınmıştır. Son dönemlerde Sümerlerin baş tanrısı konumundaki Enlil'in tapınağı Nippur'da idi bu nedenle Nippur Sümerlerin dini başkenti sayılırdı.

MÖ 2400-2350 yıllarında Sümerler düşüşe geçerken, Akkadlar yükselişe geçmiştir.


Image



Bir Akkad kralının zafer anıtının parçası, MÖ 2300 dolaylarına ait.


Akkadlar


Akkadlar Sami kökenli bir topluluktur. Sümerler döneminde Mezopotamya'ya göçen bu topluluk Sümer kültürünü benimsemiştir. Sümerler sonrasında Mezopotamya'nın lideri konumuna gelen halk, Mezopotamya'daki medeni gelişimin öncüsü Akkadlar olmuştur. Ayrıca Akkadlar daha sonra Mezopotamya'da güçlü konuma ulaşacak yine Sami kökenli Asur ve Babil halklarına da öncülük etmişlerdir. Akkadlar, Sümerlerden farklı olarak kent krallıklarından ziyade Evren veya Dünya krallığı kavramını Mezopotamya'ya getirmiştir. Bölgenin merkezi bir idare eline geçmesi de ilk kez Akkadlar döneminde olmuştur.

Akkad hanedanının kurucusu kral Sargon'dur. Agade isimli bir başkent kuran Sargon kayıtlara göre 34 savaş yapmıştır. Yine de Sargon'a dair bilgilerde mitoloji ile gerçeklik karışıktır. Sargon'un torunu olan Akkad kralı Naram-Sin de dedesinin yolundan gitmiş birçok sefer yapmıştır. Fakat Naram-Sin'den sonra bölgedeki güç dengeleri değişmiş ve Akkadlar düşüşe geçmiştir. Kısa bir süre için de Zagros Dağlarından inen ve işgale başlayan Gutiler yönetimi ellerine geçirmişlerdir.


Üçüncü Ur Hanedanı


Akkadların yönetimindeki zayıflıklar nedeniyle, birçok kentin yönetici hanedanı yönetimi tekrar ellerine geçirmişlerdir. Bu kentlerden öne çıkanı Ur kenti ve yöneticisi 3. Ur Hanedanıdır. Hanedan Akkadların izinden giderek bütün bölgeyi kontrol altına almak istemiştir. Yaklaşık 100 yıl kadar (MÖ 2100-MÖ 2000) süren bir dönemde Ur kenti Mezopotamya'nın en büyük siyasi gücü olmuştur. Dönemlerinin sonu yoğun göçler ve çevre toplulukların saldırıları ile gelmiş ve yönetimleri zayıflamıştır. Ur Sülalesinin yönetiminin sonu aynı zamanda Sümerlerin Mezopotamya'daki yönetimlerinin sonu demektir. Daha sonra Sümer kökenli olmayan kavim ve sülaleler egemen olmuşlardır. Yine de bu dönem kültürel, dini ve mimari açıdan medeni gelişimi büyük oranda etkilemiştir.


Image



Hammurabi kanunnamesi....


Asur ve Babil


3. Ur Sülalesinin çöküşünden sonra kuzeyde büyük bir siyasi güç olarak Asur, güneyde ise din ve kültür merkezi olarak Babil öne çıkmıştır. Aynı zamanda 2. binyılın erken dönemlerinde bölgeye gelen Hurri ve Amurrular (veya Amoritler) bölgenin gerek nüfus gerekse kültürel yapısını büyük oranda etkilemiş, daha sonraki siyasi olaylara da etki etmiştirler.

2. binyılın başlarında yükselen kavimlerden biri Asurlardır. Özellikle oluşturdukları geniş ticaret ağı onların Mezopotamya kültürünü farklı bölgelere yaymasına ve farklı kültürleri de Mezopotamya'ya taşımasına neden olmuştur. Anadolu'ya yazının gelmesi de yine bu dönemdeki Asurlu tüccarlar sayesinde olmuştur.

Diğer yükselen kavim ise güneyli Babil'dir. Amurru kökenli olan Eski Babil sülalesi, 5. kral Hammurabi ile dönemin diğer krallıkları üzerinde egemenlik kurmuştur. Bu sıralarda Anadolu'da Eski Hitit Devleti fetihlere başlamış ve sonunda Hitit Kralı I. Murşili MÖ 1595 yılında Babil'i alarak Babilin egemenliğine son vermiştir.


III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden. Louvre MüzesiDaha sonraki dönemlerde Kassitler öne çıkmış, Anadolu'daki Hititler güçlenmiş, Hurriler Mitannilerin önderliğinde yeni bir siyasi güç oluşturmuşlardır. Yaklaşık iki yüzyıl süren Mitanni-Hurri egemenliğinin zayıflaması Asurların yükselmesine olanak vermiş ve MÖ 13. yüzyılda Asur kralı I. Şalmaneser Mitanni-Hurri devletini sonlandırmış ve Asur egemenliğini kesin olarak başlatmıştır. Fakat bu Asur egemenliği de yoğun göç dalgaları sebebiyle zayıflamıştır. MÖ 9. yüzyılın başında kuzeyde Asur'un tekrar yükselmesine kadar bölge karışık bir dönem geçirmiştir. Bu zamana kadar Mezopotamya ve çevresinde birçok yeni devlet ve kavim ortaya çıkmıştı.

MÖ 9. yüzyıldan yaklaşık MÖ 5. yüzyıla kadar süren Asur yönetimine Yeni Asur Krallığı denmiştir. Bu dönemde yoğun bir yayılma politikası benimsenmiş, her kral sayısız sefer yapmıştır. Yine de güney Mezopotamya'da Babil egemenliğini korumuştur. Babil dışında Urartular ve Medler de bağımsız birer güç olarak konumlarını korumuşlardır.

Bir dönem Asur zayıflasa da III. Tiglatpileser ile tekrar yükselmeye başlamış Urartu kralını yenmiş ve yayılma politikasıyla diğer önemli güçleri, Babil ve Medleri, rahatsız etmiştir. II. Sargon ve sonrasında Asur'un konumu daha da yükselmiş; Asur birçok krallığı egemenliği altına aldığı gibi Mısır'a yapılan büyük seferlerle Mısır'ı da yağmalamıştır. Yeni Asur Krallığı'nın en geniş olduğu dönemde Medler ve Babilliler, İskitlerle birleşerek Asur'a savaş açmış ve sonunda Asur'un yıkılmasına neden olmuştur.

Yeni Asur Krallığı sonrası dönemde Babil yükselişe geçmiş ve Yeni Babil olarak anılan bir dönem başlamıştır. Yeni Babil, Asur'un bütün topraklarına egemen olduğu gibi çevre krallıklara birçok sefer düzenlemiştirler. Bu sıralarda Medler Urartu devletine son vermiştirler. MÖ 539 yılında Perslerin Babil'i ele geçirmesiyle Yeni Babil son bulmuştur. Bu dönem ve sonrasında Persler tüm Mezopotamya'yı egemenlikleri altına almıştırlar.


Image


III. Tiglatpileser'i gösteren rölyef. MÖ 8. yüzyılın üçüncü çeyreğinden...


Sonraki Dönemlerde Mezopotamya


Mezopotamya Büyük İskender'in Persleri egemenliği altına alışına kadar Perslerin egemenliği altında olmuştur. Daha sonra bir süre Pers imparatorluklarının egemenliği altında kalmış, daha sonra Romalılar kuzeybatı bölümünü egemenlikleri altına almışlardır. Pers Sasani İmparatorluğu döneminde egemenlikleri altındaki Mezopotamya'nın büyük kısmı Del-i Iranşahr yani "İran'ın Kalbi" olarak anılmaya başlanır ve başkent Mezopotamya'da yer alır. MS 7. yüzyılın erken dönemlerinde Arap halifeleri Şam'ı kontrol altına alır ve zaman içinde Mezopotamya Arapların egemenliği altında tekrar birleşir. Yine de bu dönemde iki vilayet şeklinde idare edilir: kuzeyde Musul başkent, güneyde Bağdat başkenttir ki Bağdat daha sonra hilafetin de başkenti olur ve 1258 yılına kadar böyle kalır. 1508-1534 arasında Safaviler kısa bir dönem için Mezopotamya'yı kontrolleri altına alsalar da 1535'te Osmanlılar (Türkler) Bağdat'ı egemenlikleri altına alırlar. Osmanlı Devleti'nin egemenliği sırasında Mezopotamya üç vilayete ayrılarak idare edilir: Musul, Bağdat ve Basra. 1. Dünya Savaşı'nın sonunda Mezopotamya kısa bir süre için İngilizlerin yönetimine geçer ve İngilizler bugünkü Suriye ve Irak'ı bir Haşimi yöneticiye bağlı bir devlet olarak kurar. 1920'de İngilizler tarafından Irak ulus devleti kurulur ki bugünkü Irak sınırlarının yanı sıra bugünkü Kuveyt de sınırlara dahildir. Daha sonra 1961 yılında Kuveyt bağımsızlığını ilan eder.


Yazının Gelişimi


İlk yazı denemeleri piktogramlardan geliştirilmiştir. Bunlar hikayeleri, tarihi ve bazı olayları anlatan tabletlere çizilmiş resimlerdir. Daha sonraları farklı harfler için farklı işaretler geliştirmeye başlarlar ki buna çivi yazısı denmiştir. Bu yeni yazı türü kısa sürede yaygınlaşır ve piktogramlardan daha fazla kullanılmaya başlar. Harfler, kil tabletler üzerine oyulurdu.


Matematik, Tıp ve Astronomi


Mezopotamyalılar iki sayı sistemine sahipti. Sümerler, zamanı altmış dakikalık saatlerde ölçen ilk insanlardır ve haftada yedi günlük bir takvim de oluşturmuşlardır. Babilli astronomlar gündönümü ve tutulmaları hesaplayabiliyorlardı. Astronominin gelişimi din ve mitoloji ile iç içedir zira insanlar astronominin bir amacı olduğuna inanıyorlar ve ona bazı dini veya mistik unsurlar yüklüyorlardı. Örneğin tutulmalar kötüye işaretti. Her ne kadar anatomi ve tıp konusunda bilgileri olmasa da tıbbi tanı listeleri oluşturmuşlar, hastalıkları gözlemlemişlerdir.


Mezopotamya Halkları ve Dilleri



Mezopotamya büyük oranda göç almış, birçok kavme ev sahipliği yapmıştır. Fakat göç eden toplulukların çoğu var olan Mezopotamya kültürünü benimsemiş, ayrı bir kültür veya dil olarak barınamamıştır. Bu nedenle Mezopotamya'da var olmuş çoğu halkın, yazılı kayıtlar sayesinde, sadece isimleri bilinmektedir. Bunlara Guti, Amurru (Amorit), Kassit gibi halklar örnek olarak verilebilir.

Bugüne ulaşan çivi yazılı kayıtlar, tabletler sayesinde Mezopotamya'nın en yaygın dillerinin Sümerce ve Akadca olduğu söylenebilir. Bunlardan Sümerce Hint-Avrupa ve Sami kökenli bir dil değildir. Bazı özelliklerinin Ural-Altay grubu dillerle benzerlik gösterdiği düşünülmüştür. Yapılan çalışmalarla Sümerce ve Türkçede ortak olan birçok söz tespit edilmiştir (dingir-tengri, kabkagag-kap kacak gibi). Bugün Sümerce bu dil gruplarından ayrı bir dil olarak ele alınır. Akadca ise, Sami kökenli Akadların dilidir ve Sami kökenlidir. Daha sonraki dönemlerde kullanılan Babilce ve Asurca da Sami kökenli dillerdir.

Bunların dışında Hurrilerin Mezopotamya'ya girişi ve daha sonra Mitannilerin liderliğinde önemli bir siyasi konuma gelmeleriyle Hurrice de, en azından bir dönem için, Mezopotamya'nın önemli dillerinden biri sayılmıştır. Hurriceye dair pek bilgi yoktur yine de Urartuca ile aynı kökenden geldiği bilinmektedir.

Sümerce gibi diğer dillerden farklı özellikler taşıyan bir Mezopotamya dili de Elamca'dır.


Din ve Mitoloji


Antik Mezopotamya dini, kayıtları bilinen en eski dindir. Antik Mezopotamya dininin temelleri Erken Sümer Hanedanları tarafından atılmış, daha sonra oluşan uygarlıklar ve bölgeye yerleşen kavimler bu dini yapıyı benimsemiştirler. Her ne kadar bölgenin bölümleri arasında farklılık gözlense de temel dini figürler, destanlar ve inanışlar aynı kalmıştır.

Sümerce "evren" sözcüğü an-ki'dir. Bu tanrı An (veya Anu) ve tanrıça Ki'yi işaret eder. Bu çiftin çocuğu Enlil, hava tanrısıdır ve zamanla Sümerlerin ve daha sonraki kavimlerin baş tanrısı olmuştur.

Destanlar çoğu zaman hem tarihi, hem de dini/mitolojik öğeler taşımaktaydı. Yine tarihi kayıtlarda da dini ve mitolojik unsurlara rastlanır; örneğin kral listelerinde mitolojik unsurlarla gerçekler karışık biçimdedir. Daha sonraları ortaya çıkan birçok dinde de geçen ve araştırmacılarca Mezopotamya kaynaklı olduğu düşünülen anlatılara "Tufan" ve "Yaratılış" örnek olarak verilebilir.

Mezopotamya mitolojisi Sümer, Akad, Asur ve Babil odaklı olmakla beraber bölgeyi etkilemiş sayısız halkın mitolojilerinden yoğun biçimde etkilenmiştir. Politeistik bir din olan Mezopotamya dininin tanrı ve tanrıçaları zaman içinde isim değiştirse de özellikleri genelde aynı kalmıştır. Bazı önemli tanrı ve tanrıçalar şunlardır:

An, Sümer gök tanrısı daha sonraları Anu olarak anılmaya başlanır. Ki ile evlidir fakat diğer Mezopotamya dinlerinde Uraš olarak anılan bir eşi vardır.

Marduk, Babil'in baş tanrısı.
Gula veya diğer bölgelerde Ninişina, şifa tanrıçasıydı. Birisi hastalandığında şifa için ona dua edilirdi.
Nanna (bazı bölgelerde Suen, Nanna-Suen veya Sin), ay tanrısı. Enlil'in çocuklarındandı.
Utu (Šamaš veya Sahamaş), güneş tanrısı.
İştar, Asurlu aşk ve cinsellik tanrıçası. Sümer tanrıçası İnanna'dan köken aldığı düşünülür.
Enlil, Mezopotamya dininin en güçlü tanrısı olarak görülürdü. Karısı Ninlil çocukları ise: İnanna, Iškur, Nanna-Suen, Nergal, Ninurta, Pabilsag, Nuşu, Utu, Uraš Zababa ve Ennungi.
Nabu, yazı ve bilgelik tanrısı.
Ninurta, Sümer savaş tanrısı.


Image


Zigguratlar

Zigguratlar Mezopotamya'da yapılmış olan büyük tapınaklardır. Kil ve balçıktan yapılan zigguratlar çok yüksek yapılardı.

Düğün Gelenekleri


Düğünlerin kuralları, asırların izlerini taşıyor. Çoğumuzun bilmeden uyguladığı geleneklerin aslında değişik açıklamalar var.

Gelinler Neden Beyaz Giyer?
Beyaz, Romalılar zamanından beri kutlamaların rengi olarak kabul edilir. 20.yüzyılın başında, bu renk masumiyetin ve temizliğin sembolü olmuştur. Günümüzdeyse beyaz yine eğlence ve neşenin rengi. Ama artık evlenirken başka renkleri tercih edenlerde var.

Hristiyan Düğünlerinde Nedimeler Neden Bir Örnek Giyinir?

Bu, Romalılardan kalma bir gelenek. Bir takım kötü ruhların, gelinle damadı lanetleyeceğine inanan Romalılar, bu lanetleri yanıltmak için düğüne şahitlik edecek kişilerden bazılarının gelin ve damada benzer giyinmelerini istermiş. Aynı geleneğe daha sonra kilise düğünlerinde de devam edilmiş.

Neden Damat Gelini Öper?
Gelini öpmek eskiden evlilik anlaşmasının mühürü olarak kabul edilirmiş. Aynı zamanda gelinin ruhundan bir parçanın damada, damadın ruhundan bir parçanın da geline geçtiğine inanıldığı için bu gelenek günümüze kadar gelmiş.

Düğün Pastası Nasıl Ortaya Çıkmıştır?
Pasta verimliliğin ve iyi şansın sembolü olarak ortaya çıkmıştır. Eski dönemlerde düğün törenlerinin sonunda gelinin başında bir ekmek kırılmış. Buğdayın, kadın doğurganlığının temsili olduğu kabul edilirmiş. Davetliler de, şans getirmesi için ekmek kırıntılarından alırlarmış. Orta Çağ’da, damat ve gelin küçük ekmeklerden oluşan hale içinde öpüşürlermiş. 17. yüzyılda bir Fransız aşçı, bu ekmeğe daha farklı, daha güzel bir şekil vermeye karar vermiş ve ilk düğün pastasını ortaya çıkarmış.

Düğün Sonunda Neden Çiftin Üzerine Pirinç Atılır?

Hemen bütün kültürlerde, bu bolluğun sembolü olarak kabul edilir. Bazı ülkelerde gelinler, ellerinde başak dallarında oluşan bir demet taşır, konuklar, şans getirmesi için bunlardan alır.

Neden Düğün Sonunda Gelin Buketi Havaya Fırlatılır?

Gelinin fırlattığı buketi yakayalan kişinin şanslı olduğuna ve kısa bir süre içinde evleneceğine inanılır.

Neden Yüzük Sol Elin İkinci Parmağına Takılır?
Çok eski çağlarda tıp ile ilgili araştırmalar yapan ilk bilim adamları, bu parmaktan kalbe doğru, kesintisiz uzanan bir damar olduğuna inanırlarmış. Bu yüzden de evliliğin sembolü olan yüzüğün bu parmakta taşınması o çağlardan günümüze uzanan bir gelenek olmuş.