| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Bilgi Deposu

13 "kısa hikaye" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"kısa hikaye" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Pasaklı Kontes: Aşk Sancısı Çeken bir Kocakarı'ya

 
Pasaklı Kontes: Aşk Sancısı Çeken bir Kocakarı'ya


Hüznüm gözlerimden okunur … ve bakmasını bilen herkes görür içimde büyüyen eLem’i.. tebessümlere hapsettiğim ve asla öpülmesini beklemediğim dudaklarım kandırmasın seni…

neşeyle oynattığım ellerime bakıp aldanma… nazenin parmaklarımdaki kalem kalbimin resmini çizer sayfalara.. ve hep güçlü gibi gözüken ben , gecenin içinde en zor saniyeleri büyütürüm, saatler içinde.. hayatla aramda ki naif bağ orta yerinden kopacak diye beklemedeyim…

ardından bir nokta olup yok olur muyum bilemem… bildigim tek sey yorgunluktan – daha yeni bahar düşmüş -saçlarımda , sonsuz yangınların çıktığı… bir kibrit çöpünün alevinde bile kule donen ben… ve nereden estiğini kestiremediğim bir ikindi sonrası rüzgarla savruluşum… aşıklanmak bize göre değildi… bu yuzden aşktan bir vahy inmişti avuçlarımıza.. ve uykularım(iz)dan bir daha uyumamak üzere uyandırılmıştım/k. Gerisinde kaldığımız omuzların ardından sabrı büyüten duaları ezberlemekti bize düşen… geçmişle yasamak ne kadar doğru bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum.. ama gecmis zaman kipinde olmeyi beklemek zor ve ağır bir imtihan..
ZuLeyha Yusuf ‘u çok özlemişti… ve Allah “Zuleyha seçilen bir kadındır” demişti…

Ben bilmek ve bilinmek isteyen.. ben hüznün nimetlerine müptela olan LeyLâ.. ben belki ZuLeyha..ben belki maşûk , yollarda eriyip biten bir bedevi.. bedeninden boncuk boncuk teriyle yok olmaya dahil bir mavi hüzün…
Ben griye boyanmış bir ömrün emanetçisi.. yorgun ah ‘larda dirilen af …
Bitti beklemelerim.. bitsin beklemelerin…bitti tüm güzel sevdalar.. geriye kalan sadece an’lar…
Ve sen .. gönül yangınını yüreğinde nazlı bir çocuk gibi büyüten kocakarı…
Bırak herşeyi…
Bil…
Herşey…
ya da
hiç bir şey …
sana ait değildi… ve asla da olmayacak…


3 temmuz 2001

Kadınlar neden ağlar?

bir erkek cocuk annesine sordu "Nicin agliyorsun?".

"Cunki ben kadinim" diye cevapladi annesi.

"Anlamadim!" dedi cocuk.

Annesi cocugu kucaklayip "Ve hic bir zaman anlayamayacaksin!" dedi.

Babasina "Baba, annem nicin agliyor?" diye sordu.

Babanin cevabi "Butun kadinlar sebebsiz aglayabilen yapidadir" diye cevapladi.

Kucuk oglan buyudu, yetiskin adam oldu, hala kadinlarin nicin agladiklarini kesfedemedi.

Nihayet oldukten sonra cennete gittiginde Allah a sordu.

"Allahim!" dedi "Kadinlar nicin bu kadar kolay aglayabiliyorlar?"

Allah dediki... "Ben kadinlari ozel yarattim!... Tum yasamin agirligini tasiyabilecek kuvvette olmasina ragmen baskalarina teselli verecek kadar yumusak omuzlar, Dogumun acisina oldugu kadar dogurduklari evlatlarinin nankorlugune dayanabilecek ic kuvvetini verdim.

Baskalarinin kuvvetinin kalmadiginda devam edecek azmi, ailesinin hastaliginda yorgunluga papuc biraktirmayacak kudreti verdim.

Her turlu sart altinda, ve hatta annelerini cok kotu incitselerde, cocuklarini sevmek duygusalligini verdim. Bu duygusallik her yastaki cocuklarinin yaralarini sarmalarina, sorunlarini dinleyip paylasmalarina yardim ediyor.

Kocalarini tum kusurlariyla sevmek kuvvetini verdim. Erkegin kaburgasindan onlari erkegin kalbini korumalari icin yarattim. Onlara iyi bir kocanin esini asla incitmeyecegini fakat bazen destek ve kuvvetini deneyecek davranislarda bulunacagini anlayacak duyarli bir zeka verdim.

Tek zayiflik olarak kadinlara birer goz yasi verdim. Tamamen kendilerinin sahip olduklari, ihtiyaclari oldugunda kullanmak uzere... Insanlik icin bir gozyasi..." diye cevapladi.

Kadini guzel yapan sey ne saci,ne vucudu, ne kendini ne sekilde tasidigidir.

Kadini esas guzel yapan sevgisini paylasabilmesi, fedakarligi, sorumlulugu,anlayisi, sadece bilgiye degil ayni zamanda kalbe de yonelik aklidir.

Küçük İstavritin Öyküsü

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp
hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği,
sonra hızla çekildi yukarıya...

Aslında hep merak etmişti
denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
Bir yanda büyük bir merak,
bir yanda ölüm korkusu.

"Dudağı yarıklar" denir,
şanslıdır onlar, hani
görüpte gökyüzünü, insanı,
oltadan son anda kurtulanlar.

Ne çare balıkçının parmakları
hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı; yolun sonu.
Koca denizlere sığmazdı yüreği.
Oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
cansız uzanıvermiş dostlarına
değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden,
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.
Yürüdüm deniz kenarına
bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret sade
bir törenle, saldım denizin sularına.

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı.
Gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
Bir kaç değerli pulunu
Elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu, niye?
"Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki
küçük istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar
hep bir umudum olsun diye..."

Serdar Sıralar

Baba - oğul söyleşileri

Baba insan büyüyünce de hep hasta olur mu?
Evet yavrum. Ama çoğunluka mutsuz olduğu zamanlarda.

Baba mutsuzluk nedir?
Beklentin ile buldukların arasındaki olumsuz fark yavrum.

Baba kimler mutsuz olur?
Güçsüzler ve akılsızlar...

Baba para nedir?
Varlıkların değişimi için araçtır.

Parayı ilk kimler kazandı ?
Gerçek üretim yapanlar. Çiftçiler ve hayvan yetiştirenler.

Daha sonra kimler, kimler ?
Onlara hizmet götürenler...

En çok, en çok kimler kazanır ?
Ölümle korkutanlar.
Yaşamı uzatmayı vaat edenler
Bizi "eşyaya" tutsak edenler.

Kimler en güçlüdür ?
Gücüyle haklı çıkanlar ve hakkıyla güçlü olanlar.

Gücüyla haklı çıkanlar hiç korkmazlar mı?
Korkarlar yavrum. Hem de çok korkarlar...
Onların korktukları tek şey, haklıların birlik ve beraberliğidir.
Geçmişten ders almasını bilenlerdir.
Birliklerini sevgi ile vefa ile örenlerdir.
Bağışlarken borçlandırmayanlardır.

Ben onları nasıl tanıyacağım..?!!
Dikkat et bak...! Onlar tüm bu işleri hep "özgürlük vaat ederek yaparlar"
Çünkü amaçları tutsak etmektir !
Saldırdıkları her yerde var olan kültürleri yok ederler.
Barış çinde yaşayanları birbirine düşman ederler.
Ve kendileri de "insan" olmasına rağmen...
İnsanlara sadece tüketebildikleri kadar değer verirler.

Onlar ölmez mi baba?
Evet yavrum. Onlar da ölür. Üstelik diğerlerinden daha da çabuk...

Niye daha çabuk ?
Çünkü öldükten sonra ya anılmazlar, ya da anılsalar da kötü anılırlar.
Bu nedenle gerçekleri kabullenemezler. Oylayarak tarih oluştururlar.
Tarih yazmak ve değiştirmekteki telaşları da bundandır canım oğlum.

Üç Heykel

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü
bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin
tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden
çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar
insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce
heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.

Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.

İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.

Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.

En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim."

Siyah ile Beyazın Savaşı

 
Siyah ile Beyaz


Siyah ile beyazın savaşı, insanlık var olduğundan beri sürmektedir. İster iyi ile kötünün; ister olması gereken ile olmaması gerekenin savaşı deyin; adı ne olursa olsun, sonuçta iki tarafın savaşıdır bu. Bizler de insanoğlu olarak tam orta noktada kalamayan bir canlıyız. Ya siyah olur, kendimizi ve çevremizi kirletiriz ya da beyaz olur, kendimizi ve çevremizi temizleriz...

Bugüne kadar, siyah olan ya da siyahlıklar ile uğraşan çok fazla insan tanıdım. Tuhaf olan şudur ki; hepsi kendini bembeyaz zannediyordu. Kendi siyahlıklarının ve üzerindeki lekelerin farkında olmayan bu insanlar, sütten çıkmış ak kaşık gibi önüne gelen herkesin renklerini sayıyordu. Üstelik ne kadar bembeyaz insan var, tümünü çeşitli önyargılar ile yargılayarak gri olduklarını iddia ediyorlardı.

Bir insanın kendi rengini görmesi gerçekten çok zor bir durum. Fakat biraz düşünüp, kendimize birkaç soru sorarsak, rengimizi kolaylıkla ortaya çıkarabiliriz...

Diyelim ki; akşam eve geldiğinizde çocuğunuzu gereğinden fazla sessiz olarak gördünüz. Sonradan öğrendiniz ki, sizin en değer verdiğiniz eşyalarınızdan birisini kırmış. Çocuğunuz mahcup mahcup gelerek, isteyerek yapmadığını söyledi. Sinirden gözünüzden döner ve ona bir tokat atar mısınız? Yoksa başını koynunuza alıp, bir daha dikkatli davranması gerektiğini mi söylersiniz?

Dini inançlarınız gereği, oruç tutuyorsunuz ve bir ramazan akşamı iftara yetişmek üzere hızla evinize doğru yol alıyorsunuz. Önünüzde ise yavaş yavaş giden bir başka araç sürücüsü var. Üstelik yol da dar olduğu için geçemiyorsunuz. İşte tam bu anda ne yaparsınız? Ağzınıza gelen tüm küfürleri sayar, sonra da arabanızdan sopanızı çıkartarak o sürücüyü haklamaya mı çalışırsınız? Yoksa iftara geç kalmayı göze alabilir misiniz?

Hiç av tüfeğiniz oldu mu? Karlı bir havada, arkadaşlarınız ile av tüfeklerinizi yüklenip kendinizi dağlara vurdunuz mu? O bembeyaz muhteşem doğa güzelliğini, kırmızıya çevirdiniz mi? Öldürdüğünüz tavşanı, ailenize götürüp böbürlendiniz ve ardından da afiyetle yediniz mi? Yoksa yuvada aç bekleyen yavru tavşlanlar aklınıza gelip, hiç ava çıkmadınız mı?

Biraz alkol aldınız ve gecenin bir vakti evinize gitmeye çalışıyorsunuz. Evinize giden yollar, gece yarısı olması nedeniyle bomboş, sizde süratlisiniz. Bir kaç saniye kontrolünüzü kaybettiniz ve bu arada bisiklet ile evine gitmeye çalışan başka bir gence çarptınız. Kimsenin olmadığı bu ıssız sokakta, tekrar gazlayıp son süray olay mahallinden kaçar mısınız? Yoksa arabanızdan inip, çocuğu kontrol eder ve onu hastaneye yetiştirmek üzere arabanızın yönünü hastaneye mi çevirirsiniz?

İşte siyah ile beyaz olmanın, arasındaki ince çizgi, bu kadar ufak detaylarda gizlidir aslında. Çünkü insanın içgüdülerinin çoğunluğu, siyah olmaya meyillidir. Aldığı eğitim, terbiye ve daha sonrasında hayatı birkez de olsa kendi gözünde ölçüp biçmesiyle siyahlıklarını silip, yerine beyazlıklar koyabilir. İçgüdülerine teslim olmuş bir insanın, doğada gezen ve her leşe çöken bir çakaldan hiç bir farkı yoktur.

Şimdi kendimize son bir soru sorma vakti. Siyah ile beyazın bin yıllardır süregelen bu müthiş kavgasında, sizin renginiz nedir? Yukarıdaki soruların bir tanesine dahi ‘yoksa’ ile başlamayan bir yanıt verdiyseniz, elinize silgi almanın zamanı çoktan gelmiş ve geçiyordur. Renginizi seçmek konusunda ne kader vardır ne de kısmet. Karar tamamen sizin. Ya gördüğü her türlü kötülüğe karşı bir şans daha veren, yaşama hakkına saygı duyan, hayatı kendinden ibaret zannetmeyen elinde mumla gezerek çevresini de ışığa boğan bir beyaz olursunuz, ya da öfkesini kontrol altında tutamayan, gördüğü her fırsatı değerlendiren, hayatı tamamen kendi ego tatmini için yaşayan bir çakal olarak karanlıklara gömülürsünüz...

Yaşayarak Öğrenme - Deneyim

Bilmek ve görmek çok farklı şeylerdir.Söz gelimi eski kız arkadaşınızın  şu an başka biriyle olduğunu tahmin etmek yahut bunun  bilgisine sahip olmak az ya da çok yani göreceli olarak sizi etkileyecektir.Fakat onları beraber gördüğünüzde hiç şüphe yok ki bundan duyacağınız  ızdırap çok daha  fazla  olacaktır.Bu aslında  bir  nevi görselliğin insan üzerindeki etkisini de gösteriyor.İşte bunun  gibi "yaşayarak öğrenme" ile normal okuyarak ya da dolaylı yollardan öğrenme arasında da ciddi farklar  vardır.Mesela bazı ızdırapların başa gelen kötü olayların ne kadar acı olabileceğini her ne kadar tahmin edebilsek bile   -tabi bu kişinin birazcık empati yeteniğine bağlı olarak değişen bişeydir- yine de tam olarak birebir o acıyı anlamamız kavramamız  mümkün değildir.Birşeyi anlamak için kuşkusuz  o olayı yaşamak şart değildir.Fakat o olayın tam anlamıyla vehametini yaşayan kişinin nasıl bir  halet-i ruhiye içinde olduğunu bilebilmek adına  aynı olayı daha önceden yaşamış olmak kesinlikle büyük bir avantajdır.Yinede  şunu da  unutmamak gerekir ki her birey kendi karmaşık organizması içersinde aynı olayı farklı şekillerde  yaşayabilir.Bu onun yapısı  algılamalarıyla ilişkidir.Bu da  demek oluyor ki farklı kişilerde  aynı olaylar  birebir aynı etkiler  uyandırmayabilir.Ama ortalaması  alınacak olsa  benzer sonuçları görmek mümkündür.

Sözü fazla  uzatmadan bununla  ilgili  bir anektodu paylaşmak istiyorum sizinle..

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da 'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş.Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş: 'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?'Napolyon birden öfkelenmiş. 'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun?' diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.

Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş' emri verilecek... Adamcağız içinden 'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin’ diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.Karşısında Napolyon varmış.

Tek cümleyle cevaplamış Napolyon: 'İşte böyle bir duygu!'


Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir...

Voltaire: Eflâtun'un Rüyası

Eflâtun çok rüya görürdü; o zamandan beri de daha az rüya görmüş değiliz. Eflâtun insan yaradılışının eskiden ikiz olduğunu; işlediği günahların cezası olarak da erkek, dişi diye ikiye ayrıldığını düşünmüş.

Eflâtun matematikte yalnız beş muntazam cisim olduğu için, ancak beş mükemmel dünya olabileceğini ispat etmişti. Onun Devlet'i de büyük rüyalarından biri oldu. Bundan başka uykunun uykusuzluktan, uykusuzluğun da uykudan geldiğini, insanın ayın tutulmasına, bir su havuzundan başka bir yerde bakarsa kör olacağını da rüyasında görmüştü. O zamanlar, rüya görmek, insana büyük bir ün kazandırırdı.

İşte siz'e hiç de 'kötü olmayan rüyalarından biri daha. Eflâtun'a öyle geldi ki, ilksiz matematikçi büyük Demiourgos, uçsuz bucaksız uzayı, sayısız kürelerle doldurduktan sonra, yaptığı işleri gözleriyle gören tanrıların bilgisini denemek istemiş. Küçük şeyleri büyük şeylere benzetmek caizse, çömezlerine heykel ve tablo yaptıran Phidias'la Zeuxis gibi o da tanrıların her birine şekil versinler diye birer parça çamur vermiş. Bu paylaşmada Demogorgon'a, Dünya denen çamur parçası düşmüş; o da bu çamur parçasına bu şekli verdikten sonra bir şaheser getirdiğini iddia etmiş. Kıskançlığa yol açacağını ,sanıyor,hatta meslek arkadaşları tarafından bile övülmeyi bekliyormuş; onların kendisini yuhalarla karşıladıklarını görünce şaşa kalmış.

Bu tanrılardan şakayı çok seven bir tanesi ona : "Doğrusu ya, demiş; çok iyi iş gördünüz: dünyayı ikiye ayırdınız; sonra birinde oturanlarla diğerinde oturanlar münasebette bulunamasınlar diye de iki yarım kürenin etrafını su ile kapladınız. Kutuplarda oturanlar soğuktan donacaklar, Ekvator'da oturanlar ise sıcaktan ölecekler. Yolcular açlıktan, susuzluktan ölsünler diye çok tedbirli davranıp büyük kum çölleri meydana getirdiniz. Koyunlar, inekler, tavuklar şöyle böyle iyi şeyler ama, doğrusunu isterseniz yılanlarla örümceklerden hiç hoşlanmadım. Soğanla enginar da çok iyi şeyler ama, yeryüzünü bir çok zehirli bitki ile kaplarken ne düşündüğünüzü anlayamadım; eğer dünya da oturanları zehirlemek istiyorsanız o başka...

Öyle sanıyorum ki, otuz çeşit maymun bundan daha çok köpek, yalnız dört veya beş çeşit de insan yarattınız: sonuncu hayvana akıl dediğiniz şeyi vermekle de onu diğerlerinden ayırmak istediniz. Ama doğrusunu isterseniz, şu akıl hem gülünç, hem de deliliğe çok yakın bir şey. Zaten bana öyle geliyor ki, siz bu iki ayaklı hayvana pek öyle büyük bir değer vermiyorsunuz; çünkü kendisine bir sürü düşman, çok az savunma imkanı, bir sürü hastalık, çok az ilaç, bir sürü tutku, çok az bilgelik vermişsiniz.

Anlaşılıyor ki siz, yeryüzünde bu hayvanlardan çok fazla sayıda bulunmasını istemiyorsunuz: çünkü karşılarına çıkan tehlikeleri hesaba katmasak bile, işinizi o kadar iyi ayarlamışsınız ki, günün birinde çiçek hastalığı her yıl bu çeşit hayvanların onda birini alıp götürecek, bu hastalığın kız kardeşide geriye kalan onda dokuzun hayat kaynağını zehirleyecek; bu da yetmiyormuş gibi, ve hadiseleri öyle iyi düzenlemişsiniz ki, geri kalanların yarısı dava peşinde koşmakla, yarısı da birbirlerini öldürmekle uğraşacak; böylece onların size minnet duyguları ile bağlanacaklarından emin olabilirsiniz; doğrusu ya güzel bir şaheser meydana getirdiniz."

Demogorgon kızardı: yaptığı işte hem maddi hem de manevi kötülük olduğunu anlıyordu; ama kötülükten çok iyilik olduğunu da iddia etmekten geri kalmıyordu; "Tenkid etmek kolay, dedi; ama elindeki hürriyeti kötülükle kullanmayacak, her zaman aklı başında hür bir hayvan yaratmak kolay mı sanıyorsunuz ? Dokuz bin çeşit bitki dikmek gerektiği zaman bunlardan bir kaçının zararlı olmasına engel olmak kolay mı sanıyorsunuz? Bir parça su, kum, balçık ve ateş oldu mu, artık deniz ve çöl olmayacak mı sanıyorsunuz? Benimle alay eden sayın bay, siz de Merih yıldızını doğurdunuz; iki büyük şeritle bu işin içinden nasıl çıktınız, hele bir görelim; aysız geceleriniz bakalım nasıl bir tesir bırakacak; yarattığınız insanlarda delilikten, hastalıktan eser var mı, yok mu şimdi göreceğiz."

Tanrılar hep beraber gidip Merih'i de incelediler; ve hep birden tanrının üzerine çullandılar. Zühal yıldızını doğuran o ağır başlı tanrı da ellerinden kurtulamadı; İuppiter Mercuros Zühre adındaki yıldızları yaratanlar da bir sürü sitem ile karşılaştılar.

Ciltlerle kitap broşür yazıldı; nükteli sözler söylendi, şarkılar çıkarıldı; tanrılar ayıplarını birbirlerinin yüzlerine vurdular; herkes birbirine diş biledi; sonunda ilksiz Demiorgos hepsini susmaya mecbur etti; onlara: "İyi işler de gördünüz kötü işler de dedi; çünkü çok zekisiniz ama kusursuz da değilsiniz; eserleriniz ancak birkaç yüz milyon yıl sürecek; ondan sonra da daha bilgili olacağınız için daha iyi işler göreceksiniz: kusursuz, ölmez iş görmek yalnız bana mahsustur."

İşte Eflatun'un çömezlerine anlattığı şeyler bunlardı. Sustuğu zaman bunlardan bir tanesi ona : "Sonra uyanıverdiniz değil mi üstat?" dedi.

Politika nedir?

 Çocuk babasina sorar: "Baba politika nedir?"
 
 Baba şöyle der: "Bak oğlum, ben eve para
 getiriyorum, öyleyse ben kapitalistim. annen parayi yonetir, öyleyse o hükumettir.
 
 Deden paranin doğru idare edilip edilmedigine dikkat eder,
 öyleyse o da sendikadir. hizmetci kiz ise işçi sinifidir. bizlerin
 ise tek hedefi vardir, senin rahatligin. dolayisiyla sen de halksin.
 ve altinda bezi ile yatan küçük kardesin ise gelecektir.
 
 Söyle bakalim anlayabildin mi?" Çocuk düsünür ve o gece
 babasinin anlattiklarini düsüneceğini söyler. Gece yarisi çocuk uyanir.
 Çünku küçük kardeşi altını pisletmiştir ve ağlamaktadır. Ne
 yapacağını bilemeyen çocuk anne ve babasinın yatak
 odasina gider. Annesi yalniz ve derin bir sekilde uyumaktadir, oyle
 ki onu uyandiramaz. hizmetci kizin odasina gider. bakar ki babasi
 hizmetci kizla yatmaktadir. dedesi de pencereden gizlice
 onlari izlemektedir.Hepsi öyle meşguldürler ki çocuğun orada
 olduğunu farketmezler bile.Çocuk hicbir sey yapamadan yatagina geri
 döner.
 
 Ertesi sabah baba çocuga kendince politikanin ne
 olduğunu anlatmasini ister.
 
 "Evet" der çocuk, "kapitalizm" işçi
 sinifini kötuye kullaniyor... Sendika bunu seyrediyor... bu arada
 hükümet uyuyor... Halk ise dikkate alınmiyor...
 
 Ve gelecek bokun icinde yatiyor! İşte politika budur..

Tolstoy - Fakirlik

Bir gün çok zengin bir adam oğlunu yanına alarak, insanların ne kadar fakir olabileceğini göstermek için bir köye götürdü.
Çok fakir bir ailenin evinde bir gün-bir gece geçirdiler. Şehre dönerken baba oğluna sordu:

"Yolculuğumuzu nasıl buldun?"

"Çok güzeldi babacığım" diye cevap verdi oğul.

"İnsanların ne kadar fakir olabileceğini gördün değil mi?"

"Evet."

"Peki ne öğrendin ?"

"Şunu gördüm" dedi oğul:"Bizim evde bir köpeğimiz, onların dört köpeği var. Bizim evde bahçenin yarısına gelen bir havuzumuz var, onların kilometrelerce uzunluğunda dereleri var. Bizim bahçede ithal lambalarımız, onların yıldızları var. Bizim terasımız ön bahçeye kadar, onların ki ise ufka kadar uzanıyor."

Ufaklık konuşurken, babası şaşkınlıktan tek kelime bile edemedi. Ve
çocuk ekledi:

"Ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğiniz için, teşekkür ederim babacığım !"

Nikolay Lev TOLSTOY