“JEU DE PAUME” ANDI
Jeu de Paume kelime anlamı olarak reketle veya labutla oynanan bir top oyunu anlamına gelir.
Kralın meclisi kapatma kararından sonra “Millet Meclisi” üyeleri 20 Haziranda Jeu de paume” salonunda toplandılar. “Hiçbir zaman birbirlerinden ayrılmamaya, Anayasayı tamamlayıncaya kadar her nerede olursa olsun toplanmaya bir teki dışında and içtiler.
And içme töreninden önce Meclis üyelerinden Manuier, Meclis kürsüsünden halkları çiğnenen ve onuru yaralanan milletin temsilcileri, kralı meşum kararları almaya iten entrikaların farkındadır.” diyordu.
Sieyes’in Tiers Etat’ın millet demek olduğunu iddia eden düşünceleri, artık Tiers Etat üyeleri tarafından da benimsenmişti. Bundan böyle vekiller bir bölge adına değil, Millet adına konuşacaklardı.
Etats Generauxların 17 Haziranda ortadan kalkması ve milletin temsilcileri haline gelmesi, kralın egemenliğinin tanınmaması demektir.
Meclis, kralın vergi toplamak için Etats Generauxlara danışmakla yetinmesi geleneğini bozmuş, vergi toplama yetkisini tamamen kendine almıştır. Böylece danışma organı olmaktan çıkıp, yasama organı haline gelmiştir.
Vekiller, bir anayasa yapmadan, vergi namına beş para vermemek için seçmenlerinden vekalet almış olduklarına inanıyorlardı.
Milleti temsil ettiğini iddia eden meclisin direnmesi karşısında kral, 27 Haziran da öbür sınıflara da Millet Meclisi’ne katılmalarını emretti. Bu zorunlu bir tavizden başka bir şey değildi. Kral bir yandan boyun eğmiş gibi görünüyor, diğer yandan millet meclisini ve üyelerini yok etmek için sınırdan asker getirmeye çalışıyordu. Diğer yandan meclis içinde otuz kişilik bir Anayasa komisyonu çalışmalara başlamıştır.
Hazırlanan programa göre;
Bir hukuk beyannamesi ilan edilecek;
Krallığın temel kanununu teşkil eden esasların açıklanması yoluyla Milletin ve Kralın hukukuna açıklık kazandıracaktır.
Bu çalışmalar sırasında krallın askerleri Meclisi kuşatmıştı. Kral, meclisin askerlerin uzaklaştırılması isteğini red etmiştir.
Artık savaş başlamıştır. Bir yandan imtiyazlara dayanan kral, diğer yanda milleti temsil eden meclis vardı.
Anayasayı hazırlayacak olan meclis, 9 temmuz 1789’da “Kurucu Millet Meclisi” adını aldı. Kendilerini milletin temsilcileri ilan edenler. Yasama gücünü ele geçirmekle birlikte iktidarı kralla paylaşmaktan vazgeçmiş değillerdi. Bu dönemlerde halk arasında cumhuriyetçi fikirler henüz yaygınlaşmamıştı. Hatta başlarda böyle bir fikir yok gibiydi. Şimdilik amaç, anayasalı bir monarşiyi gerçekleştirmek, yasama gücünü kralın elinden almaktı.
Burada önemli olan, yasama gücünün kralın elinden alındıktan sonra kimin tarafından kullanılacağı idi. Bu gücü kullanacak hazır bir organ vardı. Bu organ ise “Kurucu Millet Meclisi” adını alan Tiers Etat’tı.
Üçüncü sınıf yada halk sınıfı dediğimiz Tiers Etat’ın içinde, burjuvalar arasında muhafazakar bir grup vardı. Bunlar kendilerine katılan fakir rahip temsilcileri ve asillerin liberal koluyla birlikte uzlaşmaya taraftar bir kanat meydana getiriyordu. Burjuvazinin dışında kalan yoksul halk çoğunluğunun iktisadi bunalımın etkisiyle kıpırdanmaya başlaması üzerine, Haziran sonlarında bu kanat daha da güçlendi. Bu kanadı Monuier temsil ediyordu.
Bütün uzlaşma isteklerinin yanında, feodal düzenden arta kalan, toplumun gelişmesini önleyen, üretim ilişkileri dikiliyordu. İhtilalci burjuvazinin ve ezilen halkların birleştiği nokta, bu feodal düzenin artık son bulması gerektiği idi. Oysa başka birçok tavizler vermeye yanaşan asiller, feodal hakların kaldırılmasına karşıydılar.
İktisadi bunalımın etkisiyle 28 Nisanda itibaren yer yer ayaklanan halk, bazı işyerlerini, tahıl depolarını ve konvoyları talan etmeye başladı. Diğer taraftan Krallın Kurucu Millet meclisine üyelerine karşı zor kullanmaya yeltenmesi, Paris çevresine çoğu yabancılardan oluşan yirmi bin kişilik bir birliğin yerleştirilmesi bardağı taşıran son damla olmuştur.
Latince "köle" anlamını taşıyan "servus"tan gelme bir kelime olan serf, feodal toplumda bir toprağa ve bir lorda bağlı kişiye denirdi.Serfler efendileri olan lordların birer malı gibiydiler ve özgürlükleri,iyi yaşama hakları yoktu.Yaşamak için üretirlerdi. Köleden tek farkları üzerinde yaşadıkları,işleyip ürün elde ettikleri toprakla satılmalarıydı.Serfliğin birkaç derecesi olmuştur.Sürekli olarak efendinin evine bağlı kalan ve haftanın iki üç günü değil, herzaman onun tarlalarında çalışan "demesne" serfleri vardı.Köyün kıyısında iki üç dönümlük toprakları olan,"bordar"denilen çok yoksul köylüler ya da toprağı olmayıp sadece bir kulübesi olan ve boğaz tokluğuna yanaşma olarak çalışan "cotter"lar vardı.Ortaçağ serfinin statüsü antik kölelikten doğrudan doğruya kaynaklandığı halde,ona karşıt olarak ortaçağ serfi,daha başlangıçta işleyeceği bir toprağa kavuşmuştur.
Batı ve orta Avrupa'da çiftlik arazilerinin büyük kısmı "malikane" denilen bölgelere bölünmüştü.Bir malikane bir köyle,çevresindeki köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir alandan meydana gelirdi.Her malikane arazisinin bir beyi vardı.Feodal dönem için temel ilke şuydu:"Topraksız bey,beysiz toprak olmaz." Serfler efendilerinin malıydı ve efendileri onları başkalarına verebilir, satabilirdi.Hayvandan faklı değildiler.Serfler,efendinin her emrine boyun eğmek zorundaydılar; hizmetlerinin sınırı yoktu ve ilkece,bunların herhangi bir karşılığını da alma hakları bulunmuyordu.Efendilerinin erki sahip olabilecekleri herşeyi kapsardı.Sahip oldukları şeyleri efendinin izni olmadan kullanamadıkları gibi,öldüklerinde mirasları da efendiye kalırdı.Çocukları bile onun malıydı.Serflik durumu verasetle geçerdi ve bölgesel geleneklere göre çoğu zaman anneden geçtiği kabul edilmiştir. Bundan ötürü serf efendisinin izni olmadan evlenemezdi.Serfler özgür insan topluluğundan dışlanmışlardı: Askeri seferlere katılamazlar,halk mahkemeleri toplantılarında bulunamazlar,köy cemaatinin ortak topraklarına giremezlerdi. Kilise serfin din adamı olmasını kabul etmezdi.Yalnız efendinin özgür kararı bir insanı serflik durumundan çıkarabilirdi.Serfin özgür bir insan olmasını sağlayan azat edilme,resmi ve toplumsal bir törenle gerçekleşirdi. Bizans pronia sistemine göre hükümdarlar,devlet gereksinmelerini karşılamak için,özgür köylülerin yaşadığı toprakları geçici olarak ve askeri hizmet karşılığı bazı kimselere dağıtırlardı.Selçukluların "ikta" sistemi de aynı temele dayanıyordu.Osmanlılar toprak düzeni çerçevesinde bir sentez yapmışlardır.Osmanlı İmparatorluğu'nda başlangıçta askeri sınıfın dışında kalan müslüman ve müslüman olmayan halk,özellikle tarımla uğraşan kesim,"reaya" diye adlandırılıyordu.Reaya Osmanlı fetihleri öncesinden beri bu topraklarda çiftçilik yapan yerli halktan,yerleşikliğe geçmiş göçebelerden ve yönetici sınıftan gelip de şu ya da bu nedenle çiftçilik yapmak zorunda kalanlardan oluşurdu.Osmanlı İmparatorluğu miri toprakları,bağımsız bir köylü işletmesine yetecek büyüklükte çiftliklere bölünmüştü.Bir kimseye tımar verilmesi demek,belirli çiftliklerin gelirlerinin bir hizmet karşılığında o kişiye verilmesi demektir.Çiftliklerde çalışan köylülere "reaya",yada "raiyet";kendisine tımar verilmiş kimseyede "sahibi raiyet", yada "sahib-i arz" adı verilir. Reayanın büyük bölümünü oluşturan köylüler kendilerine ayrılan toprağı(raiyet çiftliği) işlemek ve sipahiyle merkezi devlete belirli vergileri ödemek,toprağını terk etmemekle yükümlüydü.Bu uygulamanın nedeni,tımarlı sipahinin gelirlerini reayanın ödediği vergilerin oluşturması,bu vergilerin toplanmasının aksaması durumunda,tımar sahibinin devlet için gerekli sayıda asker yetiştirmesinin olanaksız olmasıydı.Tapu resmi ödeyerek tasarruf hakkını elde ettiği toprağı işlediği sürece,sipahi toprağı ondan geri alamazdı.Tasarruf hakkının reayanın elinden alınıp bir başkasına verilmesinin tek sebebi,toprağın üç yıl üst üstte ekilmeyerek boş konması dolayısıyla o topraklardan devletin gereksindiği vergilerin alınamamasıydı. Reayanın bir bölümü derbentçilik vb. hizmetlerle görevlendirilir,bunun karşılığında da belirli vergilerden bağışık tutulurdu.Reaya koşullarını kolay kolay değiştiremez ve başka bir sosyal sınıfa geçemezdi.Ancak bu durum serflikteki kadar katı değildi.Topraksız reaya vergisini ödediği sürece istediği yere gidebilirdi.Hatta çift sahibi reaya bile,onbeş yıl izini kaybettirmek ya da çiftbozan akçesini ödemek koşuluyla toprağından ayrılabilirdi.Reayanın sınıf değiştirememesi,onun tımarlı sipahi olabilme şansını ortadan kaldırmıştı.Serfliktekinin tersine,reayanın toprağı tasarruf etmesi,ya miras yoluyla ya da tapu adlı bir iktisap vergisi ödeyerek mümkün olmaktaydı.Reayanın ödemekle yükümlü olduğu bazı vergiler vardı.Çift resmi bunlardan biriydi ve köylünün devlet ait olan toprak parçasını tasarruf etmesi karşılığında ödediği bir nevi toprak vergisiydi.Çift resmi,daha önce feodalleşmiş olan bölgelerde; köylü ile senyör arasındaki bazı feodal hizmetlerin,Osmanlı devrinde paraya çevrilmiş karşılıklarının toplamından oluşurdu.Reayadan alınan bir diğer vergi ise öşür veya aşar vergisiydi.Çiftçiler,devlete ait toprakların sürekli ve kalıtımsal kiracısı durumunda bulunduklarından, üründen belli bir oranda tımar sahibine öşür vergisi öderlerdi.Öşürün senelik ürüne oranı;toprağın verim yeteneğine,sulama koşullarına,tarım çeşitlerine,yerel örf ve adetlere göre önemli değişikler göstermekte;bazen her kaza,hatta her köy için ayrı ayrı saptanmış bulunmaktaydı.Gayrımüslüm halktan askerlik görevini yapmamalarından dolayı cizye adlı bir vergi daha alınırdı.Ayrıca avarız akçesi denilen olağanüstü durumlarda(savaş) toplanan bir vergi daha vardı.Görüldüğü gibi reayadan alınan vergiler,reayanın toplum içindeki statüsü feodal toplumdaki sefin durumundan çok daha farklı ve vatandaşlık düzeyinde yüksektir.Osmanlı İmparatorluğu'nda toplanan bu vergilerin dışında reayanın yükümlülükleri arasında çeşitli izin akçeleriyle,para cezaları da belirtilmelidir.Mesela evlenebilmek için kız evi, "resm-i arusane" adı verilen bir evlilik izni harcıyla vergiye bağlanmıştı.Hatırlıyacak olursak serflerde efendilerinin izni olmadan evlenemezlerdi.Önceki örneklerde olduğu gibi burada da reaya ve serf arasındaki benzerliği görebiliriz.Yalnız önemli bir fark vardır, reayadaki kurallar serflikteki gibi katı değildir. Osmanlı İmparatorluğu'nda tımar sistemi yüzyıllar boyu işlemiştir.Peki Osmanlı'nın tımar düzeninden ne beklentisi vardı? İlk olarak topraklar boş kalmayıp işlenecek ve böylece olası bir kıtlık önlenmiş olacaktı.Tımar düzeniyle maliye rahatlamış vergi toplama işi ortadan kalkmış olacaktı.Devlet büyük bir orduyu hiçbir külfete katlanmaksızın,sürekli olarak elinin altında bulacaktı.Ve en önemlisi merkez dışında oluşabilecek ve sırasında merkeze kafa tutabilecek yerel güçlerin oluşması önlenecekti.Sırf bu amaç ve bu beklenti bile Osmanlı toprak düzeninin bir feodalite olarak sayılmaması gereğini yeterince açıklıkla ortaya koymaktadır.Gerçekten Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu günden itibaren "feodalleşmeye" karşı sürekli bir savaş vermiş ve bu savaşını yüzyıllarca başarıyla sürdürmüştür.Osmanlı, tebasındaki halka ister müslüman olsun ister gayri müslüm herzaman iyi davranmış en azından en alt sınıftakileri bile ezmemiştir. Ortaçağ feodalitesindeki insan soykırımı,serflerin bir ülkenin vatandaşı olmaktan çok uzak adeta birer köle gibi görülmesine Osmanlı İmparatorluğu'nda rastlanmamıştır. Bir devlet içinde medeni ve siyasi haklara,özellikle de seçmen olma hakkına sahip kişi vatandaş olarak nitelendirilebilir.Vatandaşın tanımı ve vatandaş olmayandan ayrımı için tarih boyunca ve bulunulan yere göre çeşitli ölçütler kullanılır.Önce doğum yeri özelliklede aile kökenine bakılır.Sonra hukuki ölçü gelir.Bir de ekonomik,daha doğrusu mali bir ölçüt kullanılır.Belirli tipte ve belirli miktarda mal varlığına sahip olan ve belirlenmiş koşullar altında devlet bütçesine katkıda bulunan kişi vatandaştır.Bu ölçüt genellikle,vatandaş olanla olmayanı ayırmaya değil,vatandaşlar arasında vatandaş olup tüm siyasal haklarını gerçek anlamda kullananları belirlemeye yarar.Böylece,kendisini onurlandıran bir niteliğe karşı ödevlerinden başka hiçbir yükümlülüğü olmayan "edilgen" vatandaşa karşılık bir "etken" vatandaş kavramı ortaya çıkar.Vatandaşlık kişiye birtakım haklar kazandırır,ama buna karşılık en başta vergi borcu ve askerlik olmak üzere birtakım yükümlülükler de getirir. Gerçek vatandaşlık seçme ve seçilme hakkıyla geliyorsa,bunların temelinde de özgür düşünce ve demokrasi yatar.Günümüzde krallıkların yıkılıp yerini halkın kendi kendini yönetebildiği cumhuriyet rejimiyle yönetilen ulusal devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber insan buna bağlı olarak da vatandaş kavramı ön plana çıkmıştır.İnsanlar artık toplumdaki statülerini, gerek iş yaşamındaki kariyerleri gerekse diğer insanlarla etkileşimleriyle kendileri belirlerler.Eskiden bir serfin oğlu olarak doğan birinin bir daha bir üst sınıfa çıkma ihtimali yokken yüzyılımızda insanlar ufak bir bakkal sahibiyken holdingler sahibi bir iş adamına dönüşebiliyor.İnsan hakları,eşitlik,hürriyet,özgür düşünce,demokrasi gibi kavramlar artık insana verilen değerin ne kadar arttığını ve bir ülkenin vatandaşlarını nasıl sahiplenip koruduğunu bizlere gösteriyor
1789 SONRASI FRANSIZ TARİHİ
14 Temmuz 1789 yılında Paris halkı ayaklandı ve Bastille hapishanesini basarak siyasi mahkumları serbest bıraktılar. Aynı yılın Ağustos ayında meclis "Vatandaş ve insan hakları Beyannamesi’ni yayınladı. Eylül 1792'de Cumhuriyet ilan edildi. Cumhuriyetin kurulması Avrupa monarşilerini korkuya düşürdü ve başta İngiltere olmak üzere Fransa beş devletle savaşmak zorunda kaldı.
1799 yılında general Napolyon Bonapart idareyi ele geçirdi ve tek söz sahibi oldu. Kısa zamanda hem askeri alanda, hem sivil idarede başarılar gösterdi. 1804'te Fransa İmparatoru ilan edildi. 1801'de Napolyon 600 bin kişilik bir odu ile Rusya'ya saldırdı. Fakat şiddetli kışa mağlup oldu ve ordusunun ancak altıda biri Fransa'ya dönebildi. 1814 yılında Louis XVIII tahta çıktı ve böylece Fransa'da tekrar krallık kuruldu. 1815 yılında Napolyon iktidarı tekrar ele geçirdiyse de fazla kalamadı.
1848 yılında Fransa'da tekrar Cumhuriyet ilan edildi. Bu cumhuriyet de 1852 yılında yıkıldı. 1870 yılında Fransa Rusya'ya savaş açtı ve yenildi. Prusya orduları Paris’e girdiler. Bunun üzerine Versailles anlaşması ile Fransa Alsace ve Lorraine'in büyük bir bölümünü Prusya'ya (Almanya) verdi. Ayrıca, beş milyon Frank tazminat ödemeyi de kabul etti. 1871 yılında Fransa'da üçüncü defa cumhuriyet ilan edildi. Yeni rejim borçları süratle ödedi. Afrika ve Asya'daki sömürgelerine önem verdi.
Fransa, I. Dünya Savaşı'na İngiltere ve Rusya'nın müttefiki olarak girdi. Savaş müttefiklerin galibiyetiyle bitmiş olmasına rağmen Fransa çok büyük zarar gördü. 1915 yılında 800 bin, 1916 yılında da 500 bin insan öldü. 1919'da Versailles'de imzalanan anlaşma ile Fransa Alsace ve Lorraine'ı geri aldı. Zengin maden kaynaklarına sahip olan bu bölgenin Fransa'nın kalkınmasına büyük yardımı oldu.
İkinci Dünya Savaşı'nda Fransızlar yine İngiltere, Rusya ve Amerikalılarla beraberdi. Savaşın başında Almanya, Fransa'yı işgal etti. Fakat daha sonra savaşı müttefikler kazanınca Fransa da işgalden kurtuldu.
1949 yılına kadar yaralarını sarana Fransa, bu tarihten sonra planlı bir çalışma sağladı. Fakat sömürgelerine bağımsızlık vermek zorunda kaldı.
Türklerin islam’a hizmetleri
Türkleri İslam alemine ilk girişlerinin Abbasi halifeleri zamanında daha ziyade askeri maksatlarla olduğu yukarıda belirtilmişti.Bilindiği gibi Türk askerlerini düzenli bir şekilde hilafet ordusu saflarına alan ilk halife el-Me’mün’dür. el-Me’mün zamanında asayiş bakımından İslam Devletinin durumu pek parlak değildi. el-Emin ile el-Me’mün arasındaki iktidar mücadelesi, ülke dahilindeki sükuneti bozmuş ve birçok isyanların çıkmasına sebep olmuştur.Azerbaycan’da isyan ettikten sonra kısa zamanda etrafına büyük bir taraftar grubu toplayan Babek el-Hürremi, dini ve siyasi bakımdan devleti tehdit ediyordu.Ülkenin batı hududunu teşkil eden Mısır’da ise Arap kabilelerinin sebebiyet verdikleri huzursuzluk hüküm sürüyordu.Halife el-Me’mün’ün büyük gayretlerine rağmen bir türlü sükunet sağlanamıyordu.Bazı tarihçilerin ifade ettikleri gibi, “Türklerin İslam alemine girmeleri bu alemin gerilemesine sebep olmuştur” düşüncesinin aksine Türkler, İslam dünyasının siyasi bakımdan zayıflamaya ve parçalanmaya başladığı bir zamanda, adeta hizmete koşmuşlardır. el-Me’mün’ün son yıllarda orduda idareyi ellerine geçiren Türkler, Mısır isyanının bastırılmasında ve bilhassa Bizans’a karşı yapılan seferlerde önemli roller oynamışlardır.
Türklerin desteği ile halife olan el-Mütasım, yirmi yıldan beri devam eden Babek el-Hürremi isyanının bastırılmasına, bu sırada Abbasi ordusunun baş komutanı el-Afşin ile maiyetindeki Türk birliklerini memur etmiştir.Üç yıllık çetin bir mücadelen sonra el-Afşin, Babek tehlikesini ortadan kaldırmıştır(837). Yine
el-Mu’tasım devrinde 838 yılında Bizans’a karşı yapılan ve İstanbul’dan sonra imparatorluğun en önemli şehri olan Amorion (Ammuriye)’un fethinde ordunun sevk ve idaresi tamamen Türklerin elinde idi.
İslam tarihinde Samerra devri diye bilinen yarım asırlık devrede (836-892) askeri kadrolar tamamen Türk hassa askerlerinin kontrolünde bulunuyordu.Yavaş yavaş idari meselelerde de söz sahibi oluyorlardı.Samerra devrinde her ne kadar Türk komutanları ile halifeler arasında bazen her iki tarafın da hayatlarına mal olan mücadeleler oluyorduysa da devleti tehdit eden dış ve iç düşmanlara karşı bu birlikler gönderiliyordu. 870 yılında Basra bölgesinde patlak veren ve 13 yıl devam eden Zencilerin isyanının bastırılması ile İran’da bağımsızlığını ilan ettikten sonra halife ile ihtilafa düşmesi üzerine batıya doğru harekete geçen ve Vasıt’ı bile ele geçiren Yakub b. Leys es-Sarraf’ın durdurulmasında Musa b. Boga el-Kebir gibi Türk komutanları ile Türk askerlerinin gayretleri bilinmektedir.Bütün kötü şartlara rağmen Samerra devrinde devletin parçalanması önlenebilmiştir ve bunda da Türklerin büyük rolü olmuştur.
Devamlı karışıklıkların hüküm sürdüğü Mısır, 869 yılında Ahmed b. Tolun’un eline geçmiş ve kısa zamanda ülkede sükunet sağlanarak Mısır, tarihinin en parlak devrini yaşamıştır.İktidarlarının kısa sürmesine rağmen Tolunların Mısır’da bıraktıkları eserler bugüne kadar ayakta durabilmişlerdir.Mesela Ahmed b. Tolun’un yaptırdığı cami bugün bile Kahire’nin en büyük camilerinden birisidir.Hemen hemen aynı yıllarda diğer bir Türk hanedanı olan Sacoğulları, Azerbaycan’da bağımsızlıklarını kazanıyorlar ve 889-929 yılları arasında Ermeniler ile amansız bir mücadeleye giriyorlardı.Hatta öyle ki Ermeni patriği, Bizans İmparatoru ve Ortodoks patriğinden bir haçlı seferinin düzenlenmesini istemiştir.
X.yüzyılın başlarında itibaren İslam aleminde tam bir parçalanma dikkati çekmektedir.Merkezi hükümeti temsil eden Abbasi halifelerinin hükmü Bağdat’ ın dışına pek çıkmıyordu. Ülkenin doğu eyaletleri Samaniler’ in idaresinde bulunuyordu. Suriye’ de ise Hamdaniler bağımsızlıklarını kazanmışlardı(929). Bunlardan çok daha tehlikelisi 899’ da Bahreyn’ de ortaya çıkan ve kısa zamanda Hicaz ve Suriye’ de söz sahibi olan ve hatta Kabe’ den Hacerü’ l-Esved’ i alarak Asha’ ya götüren Karmatiler ile 908’ de Tunus’ da kurulan, 969’ da Kahire’ yi zapteden ve daha sonra bütün Kuzey Afrika, Mısır, Suriye ve Batı Arabistan’ a hakim olan Şii Fatımi hilafetini zikretmeliyiz.
Bunlardan başka 945 yılında Şii Büveyhiler Bağdat’ ı işgal ettiler. Böylece Abbasi hilkafeti Şiilerin tahakkümü altına girmiş oluyordu. Siyasi birliğin bozulması, iktisadi çöküntüye de zemin hazırlıyordu. Halifenin iktisadi bakımdan zayıflaması ve valilerine avuç açması parçalanmayı daha da hızlandırıyordu. İslam dünyasında bu parçalanma devam ederken Bizans imparatorluğu toparlanıyor ve İslam ülkelerine karşı saldırılarını sürdürüyor ve toprak kazanıyordu.
İslam dünyasının siyasi bakımdan böyle zor bir durumla karşılaştığı sıralarda yeni bir güç ortaya çıkıyordu. 1038 yılında istiklalini kazanan ve 1040 yılında Dandanakan savaşını kazanarak İran’ da tek siyasi güç haline getiren Selçuklu devletinin politikası iki yönde gelişiyordu:
Bağdat halifesini Şii Büveyhilerin tahakkümünden ve Suriye ile Mısır’ ı Fatımiler den kurtararak bozulan İslam birliğini sağlamak,
Bizans’ a karşı yapılan akınlara hız vererek fetih ruhunu yeniden canlandırmak. Selçuklu sultanı Tuğrul Bey bir taraftan yeni bir ruhla Anadolu gazalarına büyük bir canlılık verirken diğer taraftan da Bağdat’ ı kurtarmak için hareket geçti. 1055 yılı Aralık ayında büyük bir merasimle Bağdat’ a girdi. Böylece Abbasi halifesi Büveyhilerin tasallutundan kurtarılmış oluyordu.
Hz. Ömer zamanında başlayan Anadolu gazaları asırlarca devam etmesine rağmen, Anadolu’nun fethi bir türlü gerçekleştirilememişti. Bu büyük fetih Selçuklulara nasip olmuştur. Anadolu’nun Müslüman ülkesi haline gelmesini temin eden 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt savaşıdır. Savaşın cereyan ettiği Cuma günü Abbasi halifesi el-Kaim Biemrillah tarafından hazırlatılan ve aynı gün İslam memleketlerinin minberlerinden okunan hutbe, bu savaşın İslam aleminin kaderi üzerindeki tesirini göstermektedir. Hutbede şöyle söyleniyordu:
“Allah’ım! İslam sancağını yükselt. Şehinşahu’l-Azam Sultan Alparslan’ın senden dilediği yardımı esirgeme. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu lütufkar ve her zaman tesirli olan desteğinden mahrum kılma. Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarıyla neticelendir. Çünkü o senin rızan için rahatını terk etti, malı ve canıyla buyruklarına uymak için senin yoluna düştü. O’na zafer kısmet eyle. Ey Müslümanlar. O’nun için Allah’a yalvarıp yakarınız; O’nun şerefli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine erişmesi için Allah’a dua ve niyazda bulununuz. Allahım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve önünde kafirlere boyun eğdir.” Bu hutbe sultan Alparslan’ın İslam’ a yaptığı hizmeti açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Anadolu’nun fethi, Filistin in ve bilhassa Kudüs ün Selçuklular’ ın hakimiyetine geçmesi Avrupa hristiyan dünyasında büyük bir heyecanın uyanmasına sebep oldu. Papa II. Urbain’in teşvik ve tahrikleriyle meşhur Haçlı seferleri başladı. Kalabalık orfular halinde Anadolu, Suriye ve Filistin’e gelen Haçlılar ile savaşan yegane kuvvet, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun parçalanması üzerine Anadolu da bağımsızlığını kazanan Anadolu Selçukluları ile Suriye ve Filistin’deki diğer Türk emirlikleri idi. 10962da başlayan ve 1099 yılında Kudüs’ün zaptı ve Müslüman halkının katledilmesi ile sona eren I. Haçlı seferinin sonunda Yakın-Doğu da Haçlı devlet ve kontlukları ortaya çıktı. Beş asırdan beri birer Müslüman beldesi olan Filistin ve Suriye’nin bazı kesimleri tekrar Hıristiyanların eline geçmiş oluyordu. Anadolu’yu kendilerine II. Bir vatan olarak gören Türkler, bu Haçlı sürülerine karşı başarıyla karşı koyuyor ve bu ülkede onların yerleşmesine engel oluyordu.
Diğer taraftan Türkler, Suriye ve Filistin’deki Haçlı devletleriyle de amansız bir mücadele içindeydiler. Musul emiri İmadeddin’in 1144’te Urfa’yı zaptı. II. Selahaddin Eyyübi tarafından Kudüs’ün fethi takip etti. Artık Haçlılar, Suriye ve Filistin’de de tutunamıyorlardı. Mısır Türk-Memluk hükümdarı Sultan Baybars, sahil şehirlerindeki son Haçlı kalıntılarınıda birer birer ortadan kaldırdı. Sultan Baybars’ın İslam alemine yaptığı ikinci büyük hizmeti de bütün Türkistan, İran ve Irak’ı harabeye çeviren ve batıya doğru ilerlemekte olan Moğol ordusunun 1260 yılında Ayn Calüt’ta malup ederek durdurmuş olmasıdır. Ayn Calüt savaşında öncü kuvvetlerin komutanı olan Baybaras, bu savaşta gösterdiği başarı üzerine Sultanlığı elde etmiştir. Ortaçağ’ın büyük tarihçilerden Bedreddin el-Ayni: “Moğollara karşı islamiyeti Türkler kurtarmıştır” diyerek Ayn Calüt zaferinin önemini belirtmektedir. Baybars’ın hükümdar olmasından üç yıl önce Bağdat, Moğollar tarafından işgal edilmiş ve Abbasi hilafetine son verilmiştir. Baybars, Moğol katliamından kurtularak Dımaşk’a kaçmış olan Abbasi halifesi ez-Zahir’in oğlu Ahmed’i Kahire’ye davet ederek 9 Haziran 1291 tarihinde el-Mustansır Billah ünvanı ile halifeliğini ilan ve ona biat etti. Böylece 5 asırdan beri hilafeti ellerinde bulunduran ve manevi bakımdan İslam aleminde hala itibarı olan Abbasi hilafetini yeniden kurmuş oluyordu.
13 Eylül 2008
17
:24 |
Spinoza
|
0
fav |
0
yorum
| etiket:
deneme
,
eğitim
,
felsefe
,
haber
,
ingiltere
,
kitap
,
magna carta nedir
,
psikoloji
,
tarih
,
türkiye
,
şiir Anlam olarak Büyük sözleşme büyük ferman anlamlarına gelir.1215 yılında
imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana
kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir.
Aslen, Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında, kralın
yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı
yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun
kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu
kılıyordu.
Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında
bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din
adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesinde
yer alan, “Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına
göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak
veya hapsedilmeyecek veya mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak veya
kanun dışı ilan edilmeyecek veya sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde
olursa olsun zarara uğratılmayacaktır” hükmü, vatandaşların hakları ve
özgürlükleri açısından çok önemli kurallar getirmiş olup, hukukun
üstünlüğü ilkesinin birçok ülkede yerleşmesine neden olmuştur.
Kapitülasyonlar
Osmanlı Devletinde yabancıların statüsünü tespit eden hukukî, malî, idarî ve dinî özellikteki antlaşmalar. Kapitülasyonlara, kısaca “imtiyaz” veya “imtiyâzât-ı ecnebiyye” de denir.
Osmanlı Devleti tarihinde ilk olarak, Sultan Birinci Murad Han zamanında, 1365 yılında, Dalmaçya kıyılarında fakir bir ülke olan Ragusa Cumhuriyetine, beş yüz duka haraç karşılığında, ticarî imtiyaz verildi. 1397’de Osmanlı ülkesine gelen Bizans elçi ve konsoloslarına bazı imtiyazlar verildi. Bu imtiyazlar karşılığında, Bizans İmparatorluğundan İstanbul’da bir Türk mahallesi kurma ve bu mahallede oturan Türklerin davalarına bakmak üzere kadı ile din işlerine bakacak müfti tayin etme hakkı alındı. Yıldırım Bayezid’in oğulları Süleyman Çelebi, Musa Çelebi ve Mehmed Çelebi devirlerinde de (Bkz. Fetret Devri), yabancılara bazı imtiyazlar tanındı. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fethinde, Bizans’ın Venedik ve Ceneviz’e tanıdığı imtiyazları, küçük bazı değişikliklerle kabul etti. 1479’da yine Fatih tarafından Venedik’e, Kefe ve Trabzon’da ticaret yapma hakkı tanındı. Fatih Sultan Mehmed tarafından Venedik’e verilen bu imtiyazları, Yavuz Sultan Selim 1513’te ve Kanunî Sultan Süleyman 1521’de yapılan Osmanlı-Venedik ticaret antlaşmalarıyla genişleterek kabul ettiler. Mısır’ın fethinden sonra Fransız, Venedik ve Katalanlara Memlûklar tarafından verilen imtiyazlar, Yavuz Sultan Selim tarafından da tanındı. Osmanlı sultanları, verdikleri bu imtiyazlarla, fethettikleri ülkelerde ticarî faaliyetlerin canlı kalmasını ve ellerine geçirdikleri önemli transit yolların faal olmasını sağlıyorlardı. Ayrıca, bu asırda Amerika’nın ve Ümit Burnu’nun keşfedilmesi sebebiyle, İpek Yolu ticareti, Osmanlı topraklarından uzaklaşmış, ticaret batıya kaymıştı.
Almanya-İspanya İmparatoru Şarlken’le İran şahının, Osmanlı Devleti aleyhinde birlik kurmak istediklerini tespit eden Kanunî Sultan Süleyman Han, Şarlken’in Avrupa’ya hakim olma isteğine mani olmak için, rakibi Fransa’yı siyasî bakımdan destekledi. Veziriâzam Makbul İbrahim Paşa, Fransız konsolosu ile 1535’te tasarı şeklinde, ticarî bir muahede hazırladı. Ahidnâmeye göre, Fransız tüccarlarının yüzde beş gümrük ile her iki devlete ait gemilerle serbestçe dolaşmaları ve bütün hukukî muamelelerde, Fransız konsoloslarının kaza (hüküm erme) hakları kabul ediliyordu. Bundan başka Fransız tebaa hakkında, davalarda hüküm verecek kadıların yanında bir Fransız tercümanı hazır bulunacaktı. Müslüman tebaadan birisine olan borcunu ödemeden kaçan Fransız'ın yerine başka bir Fransız ve konsolos yakalanmayıp, Fransa kralı aleyhine dava açılacaktı. Her iki taraf için eşitlik ilkesini esas alması sebebiyle, antlaşma, padişah tarafından tasdik edilmedi.
Osmanlı padişahlarının, siyasî ve ticarî menfaatlerine uygun olarak verdikleri imtiyazlar, Avrupa’da Osmanlı idaresi lehinde büyük propaganda yapılmasına, Osmanlı Devletinin büyüklüğünün tanınmasına, dolayısıyla İslâmiyetin yayılmasına yol açtı. Hattâ Avrupa’da reform hareketlerinin önderi olarak kabul edilen Luther’in; “Ey Rabbim! Büyük Türkleri bir an önce başımıza getir de, senin ilâhî adaletinden onlar sayesinde nasibimizi alalım” demesine sebep oldu.
Kanunî Sultan Süleyman’ın vefatından sonra, 1569’da Sultan İkinci Selim Han, Fransa Kralı Dokuzuncu Charles ile 18 maddelik; 1581’de Sultan Üçüncü Murad Han, Üçüncü Henri ile 19 maddelik; 1579’da Sultan Üçüncü Mehmed Han, Dördüncü Henri ile 32 maddelik; 1604’te Sultan Birinci Ahmed Han, yine Dördüncü Henri ile 53 maddelik; 1743’te Edirne’de Sultan Dördüncü Mehmed Han, Ondördüncü Louis ile 55 maddelik; 1770’de Sultan Birinci Mahmud Han, Onbeşinci Louis ile 84 maddelik kapitülasyon antlaşmaları imzaladılar.
Bunlardan başka, 1578’de Toskana Krallığına; 1565’te Ceneviz Cumhuriyetine; 1580, 1593, 1603, 1606, 1622, 1624, 1641, 1662, 1675 yıllarında İngiltere’ye; 1598, 1612, 1634, 1668, 1712 yıllarında Hollanda Krallığına; 1617’de Avusturya’ya; 1678’de Polonya’ya; 1700’de Rusya’ya ve 1737’de İsveç Krallığına çeşitli imtiyazlar verildi.
Bu kapitülasyonlar, yabancılara; Osmanlı Devletinde yerleşmek, dolaşmak ve ticaret yapmak haklarını tanıyordu. Ancak ticaret hususunda tam bir serbestliğe sahip bulunmuyorlardı.
Bundan başka, kapitülasyonlara göre, yabancıların Osmanlı Devletine getirdikleri, ticaret eşyası üzerinden başlangıçta %5, daha sonra %3 gümrük resmi alınmaktaydı.
On sekizinci yüzyılın ilk yarısına kadar verilen kapitülasyonların bir bölümü, antlaşma niteliği taşımaktaydı. Ancak büyük bölümü (%90’ı), padişah fermanları ile tek taraflı verilmiş imtiyazlardı. Bu tip kapitülasyonlar, padişah hayatta olduğu müddetçe yürürlükte kalır, istenildiği an kaldırılabilirdi. Bu yüzden her padişah değiştiğinde imtiyazların da yenilenmesi gerekiyordu. Ancak bu yenileme işlemlerinin uzun zaman alması ve Avrupa devletlerinin her defasında yeni imtiyazlar istemeleri üzerine, 1740’ta Sultan Birinci Mahmud ile Fransa Kralı Onbeşinci Louis arasında, daimî statü ile yeni bir kapitülasyon antlaşması yapıldı. Yeni antlaşma, Fransa’ya tanınan ticarî ve hukukî imtiyazları genişlettiği gibi, kapitülasyon kavramına da yeni bir nitelik kazandırdı ve karşılıklı bağlayıcılığı olan bir ticaret muahedesi şeklini aldı. Bu devrede verilen imtiyazların hiçbirisi, devletin aleyhine olmamıştı. Zira maksat, batıya kayan ticaret yollarını tekrar Osmanlı ülkesine çekmek ve iç pazarı da devlet eliyle korumaktı. Bu durum, 1838’e kadar Osmanlı lehine devam etti.
1838’de İngiltere’yle başlayan ve diğer Avrupa devletleriyle devam eden bir dizi ticarî antlaşma, Osmanlı Devletinin iktisadî bakımdan batının hakimiyeti altına girmesine sebep oldu. Bilhassa İngilizlerin yetiştirmesi olan Mustafa Reşit Paşa ve arkadaşlarının gayretleriyle imzalanan 1838 Baltalimanı Antlaşması, yabancı ülkelere, Osmanlı Devletini sömürmek için, kapitülasyonlara ek ticaret imtiyazları sağladı.
1838 ticaret antlaşmalarıyla Osmanlı Devleti, bazı ticaret eşyası üzerinde mevcut yed-i vâhid (tekel) usulünü kaldırmayı taahhüt ederek, yabancılara iç ve dış ticaret hususunda tam bir serbestlik tanıdı. Bununla beraber Osmanlı ülkesinden çıkacak mal üzerinden % 9 iskele ve % 3 çıkış resmi olmak üzere % 12 nispetinde resim alınmaktaydı.
Mustafa Reşit Paşanın yetiştirmelerinden; Âlî ve Fuad paşalar da, 1861’de imzaladıkları yeni ticaret antlaşmalarında, 1838 ticaret muahedelerinin iç ve dış ticaret serbestliği prensibini öngörmesi yanında, ihraç edilen mallardan alınmakta olan % 12 iskele ve gümrük resmini yabancı tüccarlar için başlangıçta % 8’e ve sekiz yıl sonra da % 1’e indirdiler. Böylece 1838’de Reşit Paşa ile başlayan ve 1861’de Âlî ve Fuad paşalarla devam eden idareciler, Osmanlıyı Avrupa’nın mahkûmu yaptılar. Artık yabancı tüccarlar, Osmanlı memleketlerine yayılıp Osmanlı tüccarları gibi iç ticarette iş yapıyorlar, hammaddeyi kolaylıkla Avrupa’ya ihraç ediyorlar, mamul getirip satıyorlardı. Kendi memleketlerinde bundan daha kârlı ve imtiyazlı ticaret yapmalarına imkân yoktu. Avrupalı tüccarlara verilen bu imtiyazlara karşılık, Osmanlı tüccarlarının ve esnâfının korunması için en ufak bir tedbir alınmamıştı. Âlî ve Fuad paşaların ıslahat lâyihalarında, ticarete dair ciddî tek bir fikir yoktu.
Osmanlı topraklarından hammadde ihracı başlayınca, yerli sanayi, hammadde bulmakta sıkıntıya düştü. Başka bir ifadeyle Osmanlı sanayiinin çöküşü hızlandı. Böylece Osmanlı ekonomisi, zamanla, mevcut gücünü kaybetti ve gelişmelerin gerisinde kaldı. Nihayet Avrupa’nın gittikçe gelişen ve genişleyen ticarî, iktisadî ve teknolojik rekabeti karşısında tutunamayarak 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızlı bir çöküş dönemine girdi. Avrupa devletlerinin desteğine duyulan ihtiyaç, Osmanlı hükümetlerini, onların karşısında meselelerini eşit şartlarda müzakere etme gücünden mahrum bıraktı. Yapılan bu ticarî antlaşmalar, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinin mallarına karşı ilgiyi arttırarak, yerli mallara olan talebi azalttı. Bilhassa Osmanlı lirasının değerinin yüksek tutulması, yabancı tüccarı cezbederken, yerli sanayii hareketsiz bıraktı. Ticaret ve sanayi geriledi.
1838 antlaşmasıyla ekonomisi felce uğratılan devlet, Rusya ile harbe sokulup, 1854’te İngiliz ve Fransızlarla ilk borç antlaşmalarını imzalamak mecburiyetinde bırakıldı.
Alınan borçların faizlerinin ödenememesi ve yeni borçların alımı ile 1870’te borç miktarı, 792 milyon frangı buldu. Bunu fırsat bilen Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti üzerinde siyasî ve askerî baskılarını arttırdılar. Bu sırada Abdülaziz Han'ın şehadeti ile tahta geçen Sultan Beşinci Murad’ın kısa süren saltanatından sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han, padişah oldu. Birinci Meşrutiyeti ilan ederek, Kanun-u Esasî’yi kabul etti. Bu sırada Tanzimatçıların uyguladığı yanlış ekonomik politikalar ve yabancılara verilen imtiyazlar sebebiyle, devletin malî durumu iyice kötüye gitti. Avrupa basını, Osmanlı Devletinin malî iflas hâlinde bulunduğunu yazıyordu. Bu sırada Bosna-Hersek isyanı ile Midhat Paşa ve adamlarının tahrik ve teşvikleriyle Osmanlı-Rus Harbi patlak verdi. Devletin içinde bulunduğu malî kriz daha da büyüdü.
Yabancı devletlerin baskılarını önlemek ve Osmanlı Devletinin kaybolan itibarını iade etmek isteyen Sultan İkinci Abdülhamid Han, birçok malî tedbirler aldı. Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu. Alacaklı ülkelerin temsilcilerinden ve Osmanlı memurlarından meydana gelen bu idare, tütün, tuz ve ipek vergileriyle damga pulu ve balık gelirlerini toplamaya yetkiliydi.
Yapılan bu düzenlemeyle devlet, borçlarının büyük bir kısmından kurtuldu ve yabancı devletlerin iç işlerimize müdahalesi önlenmiş oldu. Böylece Sultan’ın şahsî kabiliyeti ve akıllı siyaseti sayesinde devlet, malî itibarını elde etti ve siyasî istiklâline kavuştu. Alınan bazı tasarruf tedbirleriyle de, borçların önemli bir kısmı ödendi.
Sultan Abdülhamid Han, yürürlükte olan ekonomik imtiyazları, devleti idare siyasetinde, maharetle kullandı. Yabancı devlet şirketlerine ihaleler yoluyla çeşitli bölgelerde yeni yatırımlar yaptırdı. Bu sırada İngiliz ve Fransız şirketleriyle birlikte Alman firmalarına da imtiyazlar verdi. Bu şekilde, yabancı devlet ve firmalar arasında mücadele başladı. Demiryolu yapımındaki mücadeleyi Almanya kazandı. Almanya’dan alınan malî destekle 1888’de Haydarpaşa-İzmit demiryolu Ankara’ya kadar uzatıldı. 1902’de Ankara-Bağdat demiryolunun yapımı da Almanlara verildi. Alınan yeni tedbirlerle eğitim, bayındırlık ve tarım alanında müspet gelişmeler oldu. Bütün memlekette ticaret, ziraat ve sanayi odaları açıldı.
Yabancılara tanınan imtiyazların yer aldığı kapitülasyonlar, Birinci Dünya Harbi'ne kadar devam etti. Sultan Beşinci Mehmed Reşad Han, 9 Eylül 1914’te, kapitülasyonların 1 Ekim tarihinden itibaren yürürlükten kaldırılacağını, bütün yabancı devlet temsilcilerine bildirdi. İmtiyazlardan faydalanan Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusyası, milletlerarası özellikte bir antlaşmanın tek taraflı olarak yürürlükten kaldırılamayacağı görüşünü ileri sürerek, Sultan Beşinci Mehmed Reşad’ın kararını protesto ettiler. Ancak, bu arada Osmanlı Devleti savaşa girdi. Birinci Dünya Savaşından sonra, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile, kapitülasyonlar bütün ağırlığı ve şartları ile kendiliğinden geri geldi. 20 Ağustos 1920’de, Sultan Vahideddin Han'ın tasdik etmediği Sevr Antlaşması'yla yabancılara tanınan haklar arttırıldı. Ancak İstiklâl Savaşı'ndan sonra 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kesin olarak kaldırıldı.
Sözlük anlamıyla; bir ülkenin, vatandaşlarının zararına olacak şekilde yabancılara verilen ayrıcalıklardır. Osmanlı Devleti'nde Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1535'de ilk kez padişah fermanıyla Fransızlara tanınan hakların tümüdür.
Fransa Kralı I. François 1525'de Cermen İmpapartoru V. Carlos tarafından esir alınmış bunun üzerine Kralın annesi Kanuni'ye bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu sırada Mohaç Seferi'ne çıkacak olan Kanuni, bu yardımla Habsburglarla yakınlaşma sağlanabilir düşüncesiyle, yardım etmeyi kabul etmiştir. Fakat herşey Sultan Süleyman'ın planladığı gibi olmamış, Fransız dostluğu zamanla resmi bir kimlik kazanmıştır.
1535'te Fransızlarla Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşmayla Fransızlara birtakım haklar verilmiştir. Kapitülasyonlar, bu dostluk antlaşmasının yarattığı yakınlaşma ortamında verilmiş olan haklardır. Buna göre; Fransız bayrağı taşıyan gemiler Osmanlı egemenliğinde bulunan bütün limanlarda serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Diğer yabancı devletler gemilerini, Osmanlı egemenliğinde bulunan denizlerde ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi.
Bu sayede Fransızlar kapitülasyonlar gereği Osmanlı denizlerinde serbestçe ticaret yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Katoliklere ibadet özgürlüğü verilmesi, Fransız konsoloslarına kendi vatandaşlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesinde yargı yetkisi tanınması gibi hükümler, daha sonraki yıllarda İmparatorluğun zayıflamasıyla, devletin bağımsızlığını yok edecek kurallar haline getirilmiştir.
1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında yeni kapitülasyonlar verilmiştir. 1740 kapitülasyonlarıyla, Fransa'ya tanınan haklar daha da genişletilmiş, diğer batılı ülkelere de aynı hakların tanınması kabul edilmiştir. 1740 kapitülasyonlarından sonra Osmanlı sınırları içerisindeki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları sağlanmış, hatta bu haklar sayesinde İstanbul'da yanacı postaneler açılmıştı.
Sevr Antlaşması'nın imzalanmasıyla kapitülasyonlardan yararlanma hakkı Yunanistan ve Ermenistan'a verilmiş, yabancı gemilere, Türk gemilerine tanınan bütün hakların tanınması kararlaştırılmıştır. 22 Mart 1922'deki Sakarya Zaferi'nden sonra Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri bakanları konferansında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Türkiye ve kapitülasyonlardan yararlanan öbür devletlerin katılmasıyla kurulacak bir komisyonca kapitülasyon hükümlerinin gözden geçirilmesi konusunda karara varılmıştır. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşmasıyla yürürlükten kalkmıştır